David Harvey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
David Harvey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kent ve İktidar (Kansu YILDIRIM*)


Paris Komünü’nden bugüne kentler, iktidarı hedefleyen, iktidar bloğu içerisinde çatlak yaratmak isteyen veya sisteme alternatif bir örgütlenme modeli deneyimleme arzusunda olan muhalif kesimler için özel bir öneme sahiptir. Kentler, imara açılmış yerler, parklar, yollar ve kanalizasyon sistemlerinden oluşan, üst üste bindirilmiş binaların kümelendiği alanlar değildir. Üretimin, tüketimin, bölüşümün ve dolaşımın, buna paralel, eşitliğin ve eşitsizliğin, rekabetin ve ortaklığın iç içe geçtiği yeniden-üretim mekânlarıdır. Daha doğrusu, kapitalist üretim ilişkilerinin ideolojik, ekonomik ve siyasal düzeylerde devamlılığı için gerekli canlı ve cansız varlıklara ev sahipliği yapan ünitelerdir. Bu perspektif doğrultusunda kentler, sınıf karşılaşmalarının ve çatışmalarının alanıdır ve kentlerin yönetilmesi işi, toplumsal sınıflar için öncelikli bir gündemdir. Bu da Marksizm içerisinde mekân-iktidar ilişkisinin özgül bir boyutunu oluşturur.

Çelişkilerin Sahası

Friedrich Engels “Konut Sorunu” eserinde Marksist kent biliminin yapıtaşlarını döşemiştir. Kırdan kentlere göç etmeye başlayan işçi ve ailelerden oluşan “artı nüfusun” konut kıtlığı ile paralel arttığını belirten Engels, varsılların ile yoksulların yaşam alanları arasında temas noktaları bulunmadığının üzerinde durur. 1800’lerin ortasında Londra, Paris, Liverpool ve Berlin gibi kentlerde eşzamanlı gözlenebilen bu süreç, gelir düzeyi yüksek sınıfların gözde mekânlar ve yapılar için yoksulların yaşam alanlarını tasfiye etmesini beraberinde getirmiştir. Çünkü kentler ticaret sermayesinin gelişimi için gerekli olan emek-gücünü, lojistik desteği ve pazarı, burjuvaziye doğrudan veya dolaylı sunar. Sermayenin kent ölçeği üzerinden büyümesi ve sermaye birikiminin hızlanması, şüphesiz, işçi sınıfının sömürülmesi ve mülksüzleştirilmesi anlamına gelir.

“Kapitalizmin mezar kazıcılarının” yığın olarak yaşadığı, sömürü ve mülksüzleşmeden kaynaklı devrim potansiyelinin kuvvetlendiği kentlerde, Henri Lefebvre’ye göre sermaye sınıfları bu “tehdit”i fark etmişlerdir. Emekçi sınıflar kentlerde öz-yönetim pratikleri oluşturmaya çalışırken sermaye de tahakküm kapasitesini kent üzerinden geliştirmiş ve genişletmiştir. Sermaye birikim süreçlerinin ve hegemonya projelerinin tatbik alanı olan kentler, sermayenin varlık sebeplerinin sürdürülebilirliği için garantör mekanlara dönüşmüştür. “Survival of Capitalism” eserinde Lefebvre, Marx’ın “Kapital”i yazdığı dönemden bugüne sermayenin mekânları denetleyerek ve kontrol ederek büyümesini gerçekleştirdiğinden bahseder. Mekân üzerinde kurulan hâkimiyet, mekânların metalaştırılmasının önünü açar. Metalaşan mekânlar, sınıflar için aynı zamanda davranış pratiklerinin üretildiği savaşların izlerini taşır. Bu nedenle üretim sürecinin karmaşıklaştığı, işbölümünün derinleştiği ve yaygınlaştığı kentlerde sınıf mücadelesi sürekli vardır ve cereyan eder. Çok bileşenli bu mücadele de Lefebvre’nin eksik noktası, hem ekonomik hem de siyasal düzeyde kentlerin ideolojik yeniden-üretimdeki yerinin kavranılmasında belirir.

Kent Hakkı

Manuel Castells “The Urban Question” eserinde ve Lefebvre eleştirilerinde bu boyutun üzerinde durur. Castells, Lefebvre’nin kent toplumunu sanayi toplumunun yerine ikame eden bir hattan ilerlediğini, üretim biçimini kent toplumuna endeksleyerek sınıfın nesnel konumunu dar bir ölçekten değerlendirdiğini söyler. Çünkü Lefebvre “gündelik hayatın eleştirisi” temasında “sınıfın öznelliğine” odaklanarak, buradan genel bir sınıf ilişkisi çıkarsaması yapar. Kent mücadeleleri, sınıf mücadelelerinin yerini tutmaya başlar. Castells’in bu gözlemine göre Lefebvre’nin tespitleri “proletarya veda etmenin” farklı bir sürümüdür. Burada Althusser’e yüzünü dönen Castells, kent mekânlarını “toplumsal yapının bir ifadesi” olarak, “ekonomik sistemin, siyasi sistemin ve ideolojik sistemin kombinasyonları” olarak benimser. Haliyle bu tip bir kombinasyon, kent mekânı içindeki mücadeleleri, çatışmaları ve toplumsal hareketleri yoğunlaştırır: Bu ilişkilerin karmaşık yapısından kaynaklı kentsel krizler, “üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin özel bir görünümüdür”.

Castells ve Lefebvre’nin görüş ayrılıklarına karşı mutabık kaldığı bir nokta vardır. Andy Merrifield’ın belirttiğine göre “belirli bir mekân teorisi yoktur” fikrinde iki isim benzer düşünmektedir: “Belirli bir mekânsal biçimin, mekânın ve onu diğerleriyle tarihi olarak verilen biçimler ve süreçlerle eklemlenmesinin özelliklerini izah edebilmek için bir toplumsal yapının teorisinin tanımlanması gereklidir”. Söz konusu toplumsal yapının teorisi, belirli bir siyaset biçimini ve pratiğini de içerir. Bu bağlamda, Lefebvre’nin geliştirdiği “kent hakkı”,  “bir çığlık ve talep” gibi “dönüştürülmüş ve yenilenmiş kent hayatı hakkı”nı ifade eder. Lefebvre, Paris Komünü’ne geri dönerek Komün’ün hem ölçek itibariyle, hem de hizmetlerin organizasyonu açısından “devrimci kentçilik anlayışının” ilk örneği olduğunu, “kentlerin insanoğlunun gerçekliğinin bir ölçüsü ve normu olarak kendisini gerçekleştirmenin görkemli ve üstün çabası” olduğundan bahseder. Bu minvalde kent hakkı, belirli bir mekân üzerindeki emekçilerin ve halk kesimlerinin yönetim süreçlerine aktif ve dolaysız katılımını hazırlayan bir haktır. Hakkın içeriği iktisadi biçimde tanımlanacak olursa, David Harvey’in ifadesiyle, kentlerde ortaya çıkan “artı ürünün üretimi ve kullanılması üzerinde demokratik denetim” demektir. Bu hak, bireysel ya da sosyal hak kategorilerinden farklıdır çünkü yönetime talip ve ortak olma süreçlerini içermesinden ötürü kolektif hak kategorisine sokar. Kent ölçeğindeki tüm sınıflar yahut “kent sakinleri” bu kolektif hakkın öznesidir. Talepleri duyulmayan ve yönetim pratiklerine dolaysız katılım imkânı bulunmayan farklı toplumsal sınıflar, kent hakkı aracılığıyla kent üzerindeki iktidar mücadelesine davetlidir. Bu da görüleceği üzere kolektif hakkın öznesi olarak kolektif özneyi ve onun pratiklerini gündeme getirir.

Kolektif öznenin kentleri sahiplenmesini bir tür kendi kaderlerini tayin hakkı olarak da görebiliriz. Çünkü Harvey’in belirttiği gibi, sermaye güçleri ve müttefikleri birikim açısından kritik rol oynayan kentlerin yönetimi ve kentsel düzenlemeler için çok farklı araçları devreye sokar. Bunun sebebi, kentsel süreçler ve nüfusun tamamı üzerinde ideolojik, siyasi ve ekonomik hâkimiyet kurma ihtiyacıdır. Sömürü koşullarını arttıran ve kentsel dönüşüm süreçleri ile mülksüzleşenlerin sayısını çoğaltan sermayenin kent üzerinde kurduğu iktidar, ezen-ezilen ilişkisindeki konumları kalıcılaştırır. Buna karşı koymak, kent üzerinde dile getirilen bir iktidar perspektifi ile yola çıkmak, egemen sınıfların arzuladığı sınıf ilişkileri kompozisyonunu dağıtacağı gibi, yeni tip toplumsal üretim ilişkilerinin gerçekleşmesi için gerekli zemini sağlar.

*Kampfplatz Dergisi Yayın Kurulu


ASİ ŞEHİRLER: ŞEHİR HAKKINDAN KENTSEL DEVRİME DOĞRU, David Harvey, (Çev.) Ayşe Deniz Temiz, Metis, 2013.

Asi Şehirler Asimetrik İlişkiler (Kansu YILDIRIM)

Geçtiğimiz yıllarda Kuzey Afrika’da, Kıta Avrupa’sında ve Atlantik’in diğer yakasında ABD’de patlak veren eylemler, ekonomik, siyasi ve toplumsal yapıda ciddi kırılmalara ve geçişlere neden olmuştu. Bu eylemlerin birbirine yakın tarihlerde ve benzer gerekçelerle başlaması dışında, ortak bir kritik noktaları daha bulunmaktaydı: Kitlesel düzeyde öfke halinin boşaltılması ve belirli mekânların işgali. Öyle ki, İspanya’daki harekete “öfkeliler” (Indignados), New York’ta ve Londra’daki eylemlere “işgal et” (Occupy) isimleri konmuştu. Madrid’de Puerto del Sol Meydanı, Kahire’de Tahrir Meydanı, Barselona’da Plaza de Catalunya, Londra’da Londra Borsası önü, New York’ta Wall Street pek çok kez büyük ölçekli gösterilere tanıklık etti ve hemen hepsinde ya polisle ya da iktidarın gayrimeşru inzibatlarıyla çatışmalar yaşandı.

Üç kıtada kitleleri eylemlere ve çatışmalara iten başlıca faktörleri iki başlıkta sıralayabiliriz. İlki, 2008 yılından itibaren tüm dünyayı sarsan ekonomik krizin, siyasette ve sosyal güvenlikteki yansımalarının alt ve alt-orta sınıflara fatura edilmesi; resesyon sonrası pek çok beyaz yakalının işsiz kalması ve ABD’de konut piyasasındaki balonun patlaması ve mağduriyetlere gösterilen reaksiyonlar. Diğeri, Kuzey Afrika ülkelerinde baş gösteren kapitalizmin azgelişmiş ülkelerde yarattığı yoksulluk ve yoksunluğa paralel, beyaz yakalı işsizliği, gıda krizi ve yerleşik siyasi iktidar hanedanlıklarının toplumun farklı kesimleri üzerindeki artan baskılarına duyulan tepkiler. Bu iki faktörün oluşturduğu bileşke, gerek Arap isyanlarında olduğu üzere otoriteleri sarstı, iktidarların değişimine neden oldu; gerekse yeni bir muhalefet kültürünün oluşması için teknoloji ile mekân arasındaki ilişkinin alternatif yönlerine dikkat çekti. Ancak kitlelerin ve mekânların ölçeğini biraz daha büyülttüğümüzde kapitalizmin esas (ekonomik-siyasal iktidar) savaşımının tekil mekânlardan ziyade halk kesimlerinin yaşadığı kentler üzerinde gerçekleştiğini görürüz.

Kapitalizm ve Kent

David Harvey’in ağırlıklı olarak 2008 ve 2011 yılındaki güncel makalelerinden oluşan “Asi Şehirler” isimli kitabı, sermaye hareketinin ve kitlesel direnişlerin siyasi-stratejik, ekonomik ve coğrafik açılardan çoklu analizini gerçekleştirmekte. Harvey’in özellikle üzerinde durduğu noktalar, sebep ve sonuç ilişkisinin kaybetmeksizin, sermaye siyasetinin ve direnişin mekâna, bilhassa kentlere ilişkin tüm öğeleri. “Asi Şehirler”de Harvey, kent ve kentleşme olgusunun Marksist bir analiziyle işe koyuluyor.

Anaakım iktisadın mimari çevreye yapılan yatırımları, konut ve kentleşme alanındaki ekonomik hareketliliği makro-ekonomik perspektif içerisinden “ulusal ekonomiye” sıkıştırılmasına itiraz eden Harvey, kapitalist kentleşmenin ekonomik ve toplumsal bilançosunun bu bakımdan yeterince irdelenemeyeceğini belirtiyor. Gerçekten neoliberal zihniyet ile kaleme alınan Dünya Bankası’nın 2009 yılı “Kalkınma Raporu”na göz atıldığında esnek bir arazi ve gayrimenkul piyasasına yapılan vurgu eşliğinde, sermaye birikimini hızlandırmak amacıyla kamunun elini bu piyasalardan çekmesini, “bir kentin müteahhitlere ve spekülatör finansçılara devredilmesine” yönelik teorik nasihatlerde bulunulduğu görülecektir. Kente dair tüm yatırım biçimlerinin ve kalemlerinin tamamen sermaye güdümüne göre yönlendirilmesindeki amaç, kapitalizmin tarihsel olarak kaçamadığı krizlere mekânsal çözüm olarak kentin sunulmasıdır.

Kapitalizmin genel siyaseti, varlığının da devam koşulu olan, “artı sermayenin üretilmesi ve soğurulması için sürekli karlı alanlar” bulmaya endekslidir. Marx’ın Kapital’in ilk cildinde ve Harvey’in “Asi Şehirler”de belirttiği bu siyaset biçimi, “Faustvari bir çelişkiye” yol açar: “Sermayedar, sermayedar olmak istiyorsa sürekli artı değerin bir kısmı daha fazla artı değer elde etmek için harcanmalıdır”. Ancak bunun sonucunda artı ürün üretiminin genişlemesi, sermaye birikiminin para, sermaye, ürün ve nüfus gibi “lojistik büyüme eğrilerinin” negatif yönleri ile karşılaşılır. Öncelikli sermaye izleği, bu artı ürünün soğurulması üzerinedir. İşte bu nedenle kentleşme, bir soğurulma mekânına denk düşer.

Tarih, Harvey’in gösterdiği üzere, bunun farklı veçhelerdeki örnekleriyle doludur. 1848 devrimleri sonrasında Bonaparte’nin Paris’te, 1942, 1975, 2008 yıllarında ABD’de, 1992 yılında İsveç’te, 1997-1998 yılları arasında Doğu ve Güney Asya’da yaşanan krizler, krizlerden çıkış yolları kentsel mekâna dair gelişmelerden kaynaklanıştır; çözümlerin belirli ağırlığı kentleşmeyle ilgilidir. Harvey ilginç bir çalışmadan bahseder: Amerika’da 1980’dan 2010 yılları arasında, 1929, 1973, 1987, 2000 krizlerini önceleyen gayrimenkul patlamaları görülmüştür. Bu bakımdan her kriz dönemi arasında inşa edilen “gökdelenler”, basit bir mimari eserden öte “finansal bir olguya” işaret eder.

“Şehir Hakkını” talep etmek 

Kentlerin sermaye açısından artı ürünün soğurulması, sermayeye kaynak transferleri, krizlere bir reçete ya da tüketim mekânları olması, fiilen karşıt ilişkilerin de doğmasına neden olmaktadır. Özellikle sermaye güdümlü siyaset sonucunda “kamu düzeni”, “çevre düzenlemesi”, “yaşanabilirlik” gibi gerekçelerle örtünmüş istimlâk, kentsel dönüşüm, kamulaştırma, soylulaştırma projeleri emekçi sınıfların yerleşim alanlarını tehdit etmektedir. Kent çeperlerinde yeni ve güvenlikle yalıtılmış, nakde dayalı “ortak alanlar” yaratmaya çalışan sermayedarlar, bu mekânlar üzerinde yaşayanları hukuksal zor, kamu görevlileri ya da çeteler eliyle tasfiye etmeye yönelmektedir. Ne var ki, Rio’nun favelalarında, Lima’nın Seul’un, İstanbul’un gecekondularında sözüm ona “soylulaştırmaya” karşın ciddi tepkiler doğmuştur.

Mülksüzleşme süreçlerine kitlelerin öncelikle yapması gereken şey Harvey’e göre “Şehir Hakkı”nı talep etmektir. Çünkü bu hem bir siyaset biçimi, hem de pratiğidir. Ranciere’e göre siyasetin “ihtilaflı olan bir ortak alanın faaliyeti” olduğunu belirten Harvey, Negrilerin “ortaklık” (Duyuru & Ortak Zenginlik) temasından hareketle “kentlerde müşterek alanların yaratılması” için bir rota çizmektedir; lakin daha önce “Şehir Hakkı”nın gerekliliğine öncelik tanımaktadır. “Şehir Hakkı”, emekçi sınıfların ve ezilen kesimlerin mağduriyetine neden olan, “artı ürünün üretimi ve kullanılması üzerinde demokratik denetim” talebinden teşkil bir hak kategorisidir. Bu hakkı bireysel ya da soysal haklardan ayıran en önemli özellik, kolektif bir özneye ve mücadelesine kapı aralayan “kolektif haklara” girmesidir. Bu nedenle Harvey, kentler üzerine olan tüm savaşımları ivedilikle gerekli ve elzem görmektedir. Buna göre şuna varabiliriz: Kitlelerin neoliberal kent siyaseti altında ezilişine karşı gösterdikleri tüm yerel ve irtibatsız hareketler, “Şehir Hakkı” talebi etrafında örülmelidir. Çünkü bir kent, “insanın içinde yaşadığı dünyayı arzularına daha uygun hale getirmek için” verdiği tüm çabaları içeren bir mekândır ve insanlar kentleri “inşa ederken sadece betonarme yapıları değil, bireyliklerini de inşa etmektedir”. Harvey, tüm kapitalist kentleşme siyasetlerine karşı verilen tepkilerin “Şehir Hakkı” yani sermayenin yarattığı asimetrik ilişkilere ket vuracak artı ürünün üretimi-denetimi üzerinde yoğunlaştırıldığında Henri Lefebvre’nin bir sözünün doğrulanacağına dikkat çekmektedir: “çağımızda kentten doğmayan bir devrimin beyhude bir çaba olacağı”…

ASİ ŞEHİRLER, David Harvey, Çev. Ayşe Deniz Temiz, Metis Yayınları, 2013.


Asi Şehirler (Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru)


ABD’de 2001′den beri spekülatif bir biçimde şişirilmekte olan gayrimenkul ve ona bağlı finans sektöründe 2008′de iktisadi bir kriz patlak verdi ve kısa sürede tüm Avrupa’yı girdabına aldı. Asi Şehirler, neoliberal iktisat tarafından kurgulanan kriz anlatısı ile krizin kendi üzerlerinden telafi edildiği kitlelerin konumu arasındaki makasın giderek açıldığı bu zaman kesitini tahlil ediyor. Bir ayağı sokakta olan kitap, doğrudan eylem lehine uzun vadeli bir kavramsal analiz de sunuyor. Harvey, 1980′lerin ikinci yarısından bu yana olgunlaştırmakta olduğu kentsel iktisat anlayışını burada özlü bir biçimde ortaya koyarken, bir yandan da kavramsal soru ve çözümlemelerin kentsel toplumsal hareketler açısından ne gibi yeni doğrultulara işaret edebileceğini irdeliyor.

Asi Şehirler (Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru)
Yazar: David HARVEY
Çeviri: Ayşe Deniz TEMİZ
Yayınevi: Metis Yayınları

Kapital İçin Bir Kılavuz (Kansu YILDIRIM)

Marx’ın Kapital’i İçin Kılavuz, David Harvey’in 2007 yılında verdiği derslerin ses ve video kayıtlarının internet sitesine koyulmasından yola çıkarak başlamış, akabinde metinleştirilmiş bir “ders” kitabıdır. Ders ifadesi, zihinlerde didaktik bir çağrışım uyandırmasın. Harvey, Kapital okumalarını ve sorgulamalarını, kimi zaman yoğun soyutlama düzeylerinde, kimi zaman ise tarihi olgularla betimleyerek ama en önemlisi okuyucuyla “konuşarak” rahat bir dil eşliğinde yapıyor. Harvey’in metodolojik ve yazım açısından kolay anlaşılır olmaya özen gösterme nedeni, çağdaş kapitalizmin sorunları. 

Kitaba başlangıç olan video kayıtları üzerine Verso’nun teklifini kabul etmesinde “ekonominin kötüye gidişini”, “küresel kriz”in yansımalarını ve “Marx’ın analizine ilginin tekrar canlanışını” gerekçe gösteriyor. Zaten Harvey’i Kapital derslerine iten başlıca faktör, genç kuşağın Marksist siyasal iktisattan yoksun kalışı ve aslında bu yoksunluğun Marksist devrimci siyaset içinde farklı biçimlerde cisimlenişleriydi. Bu nedenlidir ki anlaşılır olma kaygısı, Kılavuz’da tam bu noktada devreye giriyor ve 1970’lerden sonra karşılık bulmaya başlayan Marksist metin okumalarındaki son derece soyut argümanlara ve saf akademizm iştahına bir eleştiri olarak beliriyor. Kılavuz’un başlangıcındaki başka bir eleştiri yine kitap içinde çeşitli pasajlarda karşımıza çıkıyor: Tekil entelektüel formasyonlardan sıyrılarak Kapital’i kavrayabilme. 

Buraya bir not düşelim, Nail Satlıgan bir röportajında Ernest Mandel’den “Kapital ve Marksizm bir makro sosyal bilim yapıtıdır” cümlesini alıntılamıştı. Söz konusu alıntıdaki “makro” ifadesi, Harvey’in “Kapital’in zenginliğine” yaptığı vurguyla birlikte düşünülünce daha da netleşiyor: “Sayfalarında sayısız siyasal iktisatçının, filozofun, antropologun, gazetecinin ve siyaset teorisyenin yanı sıra Shakespeare, antik Yunanlılar, Faust, Balzac, Shelley, peri masalları, kurtadamlar, vampirler ve şiirler cirit atar.” Kılavuz’un ilerleyen sayfalarında Kapital’den alıntılanan pasajlar kadar anekdotların altının çizilmesi, bu durumun bir yansıması. Örneğin, Harvey, daha önce Balzac okumadığını ancak Kapital okumalarından sonra Balzac okumaları sırasında “Hah! Marx’ın alıntı yaptığı yer burasıymış” dediğini aktarıyor. Harvey Kılavuz’da Balzac ve diğer tarihsel eserlerin, sadece estetik düzeyde konumlanmadığını, Marx için geniş bir referans havuzu teşkil ettiğini belirtiyor; Marx’ın Kapital’i tamamladıktan sonra İnsanlık Komedyası üzerine çalışmak istediğini ekliyor. 

Klasiklerden Kapitale Çıkan Yol

Kılavuz’daki tekil entelektüel formasyon ve akademizden sıyrılmış çok yönlü okumalardan birisi de klasik siyasal iktisatçıların başlıca tarihsel kurgusunu ele alırken açığa çıkıyor: Daniel Defoe’nin Robinson Crusoe’u. Klasik siyasal iktisatçıların piyasa ekonomisine model olarak ortaya çıkardıkları Crusoe, “tek başına, ıssız bir adada, doğa durumunda barınmaya uygun bir hayat tarzı oluşturur ve piyasa ekonomisi mantığını adım adım tesis eder”. Ne var ki, “Marx’ın şaka yolla imasında” gösterdiği gibi tek başına olan Crusoe, “batan gemiden bir saat, bir kasa defteri, mürekkep ve kalem kurtarmış” ve “halis bir İngiliz olarak derhal muhasebeye koyulmuştur”. Crusoe, o adada piyasa ekonomisini icat etmemiş, piyasa ekonomisi zihniyetini oraya taşımıştır. 

Harvey, klasiklerin Crusoe ile doğallaştırma-meşrulaştırma kurgusuna karşı çıkarak, başka bir Defoe hikâyesini önerir: Moll Flanders. Moll, meta üretiminin ve dolaşımının işleyişine ideal örneklerden birisi olabilir, Harvey’e göre. Moll, “sürekli başkalarının arzuları üzerine spekülasyon yapar (…beş kuruşsuz kaldığında, son parasını muhteşem bir elbise, bir atlı araba ve mücevherlere yatırarak baloya gider, orada genç bir soyluyu kendine aşık edip gece onunla kaçar, ama sabahleyin beş kuruşsuz olduğunu öğrenir”. Moll, dünyayı dolaşan bir figür olarak, “meta mübadelesi denizinde parasal bir nesne gibi dolaşımdadır”. Harvey, Moll Flanders’ı Wall Street tipi kapitalizme benzetir.

Kılavuz’da Kapital’in artı değer ve birikimle ilgili başlıklarını okuyan Harvey, Faust’a gönderme yapar. Önce toplumdaki hâkim “kapitalist” algısının Marx tarafından sarsılışını gösterir. Harvey, kapitalistlerin mekanizmadaki dişliler olduğunu, rekabetin zorlayıcı yasaları mecbur bıraktığı için yeniden yatırım yapmak durumunda kaldığını belirtir. Kapitalistler psikolojik düzeyde “kişileşmiş sermaye” olarak mübadele değerinin arttırılmasına ve sınırsız para-biçiminde toplumsal gücün biriktirilmesine odaklandıklarından “para biriktirme en derin arzuların fetişi konumuna” bürünmüştür. Şayet bir kapitalist zorlayıcı yasalardan sapma gösterirse (servetlerinin dolaşımdan uzak tutmak gibi) kapitalizmi evrensel mantığı onları -ve varsa fraksiyonlarını- hizaya sokar. Ama “kapitalistlerin bir ikilemi” vardır, Marx bunu Faust alıntısıyla ifade etmiştir: “İki ruh, heyhat, göğsüne bağdaş kurmuş; biri durmadan diğerinden ayrılıyor”. 

Kapitalist biriktirmelidir ama tüketmelidir de. Harvey, bu ikilemin süreç içerisinde burjuva ideolojisine dönüştüğünü şöyle izah eder: “Kapitalistler bir taraftan rekabetin zorlayıcı yasaları yüzünden biriktirmeye ve yeniden yatırıma mecbur edilir, diğer yandan da tüketme arzusundan mustariptir. Bu ikinci arzuyu dizginleme zorunluluğu, daha sonra gönüllü burjuva erdemi ideolojisine çevrilmiştir. Hatta kar da erdemin karşılığı olarak yorumlanmıştır!”. Özetle bu ideolojik sarmal, kitlelere yeniden yatırımı erdem olarak topluma sunar ve yatırım yapanın istihdam yaratması kültleştirilir.

Kapital’in Güncelliği

Harvey, Kapital’i okuma sistematiği içinde meta, mübadele, para-biçimi, sermayenin dolaşımı, artı değerin üretim süreci gibi konuları zengin betimlemelerle sunmasında sadece üçüncü kişilerle sınırlı kalmaz; kendi deneyimlerini ilave eder. Kılavuz’da işgünü başlığını incelerken güncel mesleki kategorilere değinir. Harvey, çağrı merkezinde çalışanları kendi gençlik dönemleri ile karşılaştırır: “Eski filmlere bakılırsa telefon operatörleri eskiden bizimle sohbet ederdi (ben onlarla flört bile ettiğimi hatırlayacak kadar yaşlıyım). Şimdi ise operatörler saat başı belli sayıda çağrıyı cevaplamak zorundalar. Bu sayıyı tutturamazlarsa kovuluyorlar.”. Harvey, çağrı operatörlerinin üzerinde yoğunlaşan baskının temel nedeni olarak, Marx’ın Kapital’de sunduğu, içerisinde kar öğelerinin bulunduğu zamana işaret eder. Kapitalist zamanı ister çünkü bu, “değerin toplumsal olarak gerekli emek zamanı” olmasının zorunlu bir sonucudur.

Harvey’in Kılavuz’u için seçilen pasajlar ve örneklendirmeler elbette yeterli değil. Harvey çapı ve kütlesi oldukça büyük, kapitalist sistemin dinamiklerini ortaya koyan bir yapıtı birkaç yüz sayfada incelemeye çalışıyor. Nicel sınırlara karşın akıcı anlatımı ile okuyucuyu güzel bir seyahate çıkarıyor. Ve Harvey ısrarla giriş kısmında şunu belirtiyor: “Fakat esas olarak sizin kendi Kapital okumanızı yapmanızı istiyorum”.

MARX’IN KAPİTAL’İ İÇİN BİR KILAVUZ, David Harvey, Çeviren: Bülent O. Doğan, Mart 2012, Metis Yayıncılık, 371 sayfa

Arap Baharı, Demokrasi ve Kapitalizm (Ebubekir AYKUT)

“Arap Baharı” denilen süreç, 2010 Aralık’ında Tunus’taki isyanla başlamıştı. Tunus’taki isyanı Mısır, Libya, Bahreyn’deki ayaklanmalar ve günümüzde Suriye’de devam eden çatışmalar takip etti. Bildiğimiz kadarıyla Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Yemen, Cezayir, Ürdün gibi ülkelerde de sonuca ulaşamayan hareketlenmeler yaşandı. Arap ülkelerindeki babadan oğla geçen tek adam yönetimleri ya da medyanın kullandığı dille “diktatörlükler” yıkılıyordu.  Bir şeyler değişiyor gibiydi. Ama şu sorular hala akılları kurcalamakta idi; değişimin nedenleri neydi ve değişimin sonucu ne olacaktı?

Demokrasi Talebi

Hâkim medyada ve köşe yazılarında değişimin Arap halklarının demokrasi özleminden kaynaklandığı sıklıkla vurgulanıyor. Aslında isyan eden Arap halklarının siyasal taleplerinden birisi de demokrasi, ama hangi içeriği ile. Hâkim anlayış demokrasiyi belirli aralıklarla halkın sandığa gidip oy kullandığı ve çok partili bir siyasal sitem olarak kavrıyor. Ya da daha sofistike versiyonuyla demokrasi, düzgün işleyen bir seçim sitemine ek olarak, siyasal süreçlere müdahil olabilen güçlü bir sivil toplumun varlığı ile niteleniyor. Arap halklarının demokrasi talebi ise düzenli ve meşru bir seçim sistemini ve güçlü sivil toplumu içermekle birlikte ekonomik ve toplumsal adalet gibi başka arzuları da kapsıyor. Aslında bu ülkelerdeki muhalif grupların çeşitliliği de göz önüne alındığında demokrasi talebinin birbirinden farklı birçok anlama gelmesi de yadırganmamalı.
Nedenleri ne olursa olsun ve birbirinden farklı demokrasi kavrayışlarına sahip olsalar da bu ülkelerdeki halk bir şeylerin değişmesini istiyordu. Değişim rüzgârları varolan siyasal iktidarlara yöneltilmişti. Sonuçta da Tunus, Libya ve Mısır gibi ülkelerdeki tek adam yönetimleri alt edilmiş, demokratik seçimler yapılmıştı. Demokrasi kazanmış gibiydi. Ama yolunda gitmeyen bazı şeyler vardı. Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi, Tunus’ta ve Mısır’da İslami yaşam tarzını topluma dayatan partilerin seçimleri kazanması ve Mısır’da Mübarek’in zamanında görevlerini yapan askerlerin seçilmiş siyasal yönetime müdahale edebilecek şekilde yönetimde kalmaya devam etmesi demokrasi havarilerinin kafasını karıştırmaktaydı. Yine de onlar iyimser kalmaya devam ediyorlar ve Arap halklarının öğrenme sürecinde olduğunu düşünmekteler.

Kapitalizm, Emperyalizm ve Sınıf

Yaşanan değişimi demokrasi talebi üzerinden açıklanmaya çalışanlara ek olarak sorunu kapitalizm, emperyalizm, sınıf ve özgürleşme ekseninde tartışan solcular da vardı. Bu eksendeki tartışma gerilimli bir hat üzerinden ilerliyordu. Bir yandan yaşananlar halk hareketleri olarak, kayıtsız şartsız değil, bir özgürleşme meselesi olarak önemseniyordu, diğer yandan değişimin kapitalizmin yarattığı ekonomik ve toplumsal adalet sorunlarını çözemeyeceği “gerçeği” kafaları kurcalamaktaydı. Muhalif gruplar içerisinde ekonomik ve toplumsal adalet vurgusu yapanların varlığı solcuları bu isyanlara ilgisiz kalmaktan alıkoyuyordu. Gerçi bazıları yaşananların yeni bir toplumsal kurtuluş hareketleri olduğu konusunda gayet iddialıydılar.
Libya’da Batı müdahalesinin açık hale gelmesi, Mısır, Libya ve Tunus’taki hükümetlerin Batı ile artan yakın ilişkileri, Suriye’de El Kaide’nin ve diğer İslamcı grupların baskın olduğunun fark edilmesi ve Batı’nın muhalif güçlere açıktan desteği solcular arasında emperyalizm meselesinin de tartışmaya dâhil olmasını gerektiğine dair kanaati güçlendirdi. Bu bağlamda emperyalist müdahalelerin artık eskisi gibi doğrudan değil ülke içerisindeki güçler üzerinden dolaylı bir biçim aldığı iddiası dillendirilmeye başlandı. Ayrıca dünyaya sınıf gözlüğüyle bakanlar tarafından yaşananları bu ülkelerdeki hâkim sınıflar arasında bir iktidar mücadelesi olarak kavramak gerektiği iddia edildi. Değişimden sonra ekonomik ve toplumsal adalet sorunlarının devam ediyor olması gerçeği de yaşananları dolaylı emperyalist müdahale ve hâkim sınıflar arasında mücadele olarak görme düşüncesini haklı çıkarmaktaydı.

Sermaye Birikim Süreci ve Devlet

Arap Baharı denilen süreçte yaşananları açıklamanın birçok yolu var elbette. Açıklamaların çoğunluğunun demokrasi, kapitalizm, emperyalizm gibi kendi açıklama araçları ve kavramları var. Dahası analizlerde bu açıklama araçlarına açıkça söylenmese de belli varsayımlar ve sabiteler eşlik ediyor; demokrasi için serbest piyasanın gerekliliğine iman ya da toplumsal olayları kavramada ekonomik ve sınıfsal ilişkilerin açıklayıcılığına olan inanç gibi. Yine de yaşananları kavrayabilmek için resmin bütününü yani dünya ölçeğinde yaşanan dönüşümü göz ardı etmemeliyiz.

Resmin bütününü kavramak açısından David Harvey’in Sermayenin Mekanları kitabında kapitalizmi açıklamak için ürettiği kavramlar üzerinden meseleyi tartışmak yardımcı olabilir. Harvey, Arrighi’nin gücün territoryal ve kapitalist mantıkları arasındaki ayrımı kullanarak kapitalist üretim ilişkilerini açıklamaya çalışır ve bu bağlamda gücün kapitalist ve territoryal mantıkları arasında problemli ve diyalektik bir ilişkinin var olduğunu iddia eder. Kapitalist mantık bir taraftan territoryal düzenlemelere özellikle devletin düzenlemelerine ihtiyaç duyarken diğer taraftan mekânsal engellerden ve devletin kontrolünden kaçmaya meyillidir. Territoryal mantık (günümüzde ulus-devlet) ise bir yandan kendi varlığını devam ettirebilmek için sermayeyi kontrol etmek zorundadır, diğer yandan bu kontrol sermayenin varlığını ve gelişimini kısıtlar.

Harvey günümüzde territoryal mantık ya da ulus-devlet ve alt birimleri (kent, bölge vb.) sermaye birikim koşullarını oluşturma ve kolaylaştırma amacına tabi hale geldiğini vurgular.  Refah devleti, müdahaleci devlet, kalkınmacı devlet ya da rantçı devlet gibi devlet formları sermaye birikim sürecinin belli bir aşamasında tarihsel işlevlerini yerine getirmekteydi. Ama sermayenin dünya ölçeğinde 1970lerden sonra krize girmesiyle birlikte yeni bir sermaye birikim süreci ortaya çıktı ve yeni sermaye birikim süreçlerine uygun düzenlemeler yeni bir devlet formunun gerekliliğine işaret ediyordu. Devletin yeni işlevinin ve ekonomideki rolünün dönüştürülmesi süreci Batı’da 1980ler ile başlamış 1990lara gelindiğinde hemen hemen tamamlanmıştı. Oysaki Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devlet biçimi halen eski sermaye birikim sürecinde çok sorun yaratmamış yapılar ekseninde şekillenmekteydi ancak bu yapılar yeni sermaye birikim süreçleri karşısında problem kaynağı olmaktaydı.

Neoliberal dönem ile birlikte sermaye birikim süreci finans sermayesinin hâkimiyetine girdi ve kapitalistler karlı alanlara yatırım yapabilmek için sermaye önündeki engellerin kaldırılmasını talep etmeye başladı. Bu sürecin Arap ülkelerinde yaşanan değişim ile ilgili iki etkisinden bahsetmek mümkündür.  Öncelikle bu ülkelerdeki devlet biçimi yeni sermaye birikim süreçleri ile uyumlu değildi. Ya da var olan devlet biçimi en uygunu değildi. İkincisi sermayenin finansallaşması bu devletler içerisinde hâkim sınıflar arasında ve hâkim ve ezilen sınıflar arasındaki sınıf mücadelesini ateşledi. Yeni sermaye birikim süreçlerinin ülke içindeki temsilcileri siyasal yapının dönüşümünü talep etmekteydi ve bu talep demokrasi talebi olarak dillendiriliyordu. Eski hâkim sınıf sermaye birikim sürecindeki hâkimiyetini kaybedince diğer hâkim sınıf fraksiyonu ve ezilen sınıfın talepleri için alan açıldı. Elbette bu söylediklerimiz daha kapsamlı bir incelmeyi gerektiriyor ama resmin bütünü ve başlangıç için uygun gibi.

Elbette yaşananların ekonomik süreçler dışında birçok farklı yönü var. “Emperyalizm ve Savaş” adlı dosyadaki bu yazılarda yaşananları farklı bakış açılarından ve farklı konular üzerinden değerlendiriyor. Onur Kartal yaşanan değişim sürecini kapitalizm ve sınıf ilişkileri üzerinden analiz ediyor ve sınıf mücadelesi perspektifinin önemine dikkat çekiyor. Göksu Uğurlu ise emperyalizmi Üçüncü Dünyacılık denilen bir perspektif içersinden değerlendirenleri eleştirel olarak ele alıyor ve anti-emperyalizm kavramının günümüzde edindiği “emperyalist” içeriğe işaret ediyor. Kansu Yıldırım ise yeni dönemde savaş olgusu ve kapitalizm arasındaki ilişkileri inceliyor ve savaş yönetişiminin kapitalizmin araçlarından biri haline dönüştüğünü vurguluyor.

David Harvey, Sermayenin Mekanları, çev. Başak Kıcır, Deniz Koç, Kıvanç Tanrıyar, Seda Yüksel, Sel Yayıncılık, İstanbul: 2012


Sermaye Muamması Çözülüyor mu? (Ebubekir AYKUT)


Kapitalizmin krizde olduğuna dair teorik saptamalar, verilere dayalı analizler ve siyasal propagandalar yıllardır dillendirilmekte. Özellikle Marksistler krizlerin ikili doğasına sıklıkla vurgu yapmaktalar; kapitalizmin kendini yeniden rasyonelleştirmesi veya kapitalizme alternatiflerin doğabilmesi için fırsat anları. Her ne kadar kapitalizmin tarihi birçok krizi içeriyor olsa da çoğunlukla krizlerin sermaye tarafından fırsata dönüştürüldüğünü görürüz. Çünkü krizler aynı zamanda kapitalist sistemin yeniden üretimi için bir imkân yaratır. Aynı şekilde 2008 krizi dünyanın her köşesinde aynı etkiyi yaratmış olmasa bile incelemelere konu olmuş ve olmaya devam etmektedir.

David Harvey’in 2010 yılında kaleme aldığı, 2012 yılında Sel Yayınları’ndan Sungur Savran çevirisi ile yayınlanan Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri eseri 2008 krizi ekseninde kapitalizmin krizlerinin tarihini incelemekte. Kapitalizmin krizlerinin tarihini ele alan bir kitap ama 2008 krizini kavrayabilmek için. Harvey’e göre, günümüzde krizin neden olduğu sarsıntıları ve yıkımı, yaşadığımız koşulları kavrayabilmenin yolu kapitalizmin kriz yaratan içkin doğasını yani sermayenin akışını ve eğilimlerini anlamaktan geçer. “Sermaye, kapitalist olarak adlandırdığımız bütün toplumların siyasi gövdesine hayat veren kandır; bazen sızıntı halinde, bazen bir sel misali, yeryüzünün insan tarafından yerleşilmiş en ücra köşesine yayılır… Bu akışı kesintiye uğratmaya, yavaşlatmaya veya daha da kötüsü geçici olarak durdurmaya hele bir kalkışın; sonucunda günlük yaşamın alıştığımız tarzda devam edemeyeceği bir krizi ile karşı karşılaşırız kapitalizmin.” Özellikle kriz dönemlerinde kapitalizmin sürdürülemez bir sistem olduğu herkesin görebileceği şekilde ortaya çıkar. Sermayenin iktidarı yeniden üretilebilir ama bu toplumun pek çok şeyden feragat etmesi pahasına gerçekleşir.

Sermaye, krizlerini çözmekten ziyade, ya bir başka mekâna taşıyarak (meta ilişkilerine dâhil olmayan mekânları ve ilişkileri doğrudan metalaştırarak veya bazı alanları ve ilişkileri yeniden metalaştırarak), ya da bir sorundan başka bir soruna taşıyarak (sanayi sermayesinden finans sermayesine ya da bir sektörden diğer sektörlere yönelerek) erteler. Harvey’in analizlerini zenginleştiren kapitalizmin mekânla olan ilişkileri üzerindeki ısrarıdır. “Sermaye birikim süreçleri açıktır ki coğrafi ortamların dışında var olamaz.”  Lakin sermaye bir paradoksla karşı karşıyadır: Bir yandan birikim önündeki tüm coğrafi sınırlar aşılmalıdır, diğer yandan ise realizasyonu yani üretim için paranın, üretim araçlarının ve emek-gücünün coğrafi olarak yoğunlaşması için belli bir coğrafyaya bağımlıdır. Söz konusu paradoksu aşmak için sermaye yaratıcı bir doğaya sahiptir ve gittikçe farklılıklaşan ve eşitsizlikle damgalanmış kendi coğrafyalarını üretir. Böylelikle krizlerini bir coğrafyadan diğerine taşıyarak erteler. 1973 krizi sonrası sermayenin Doğu ve Güneydoğu Asya’da yoğunlaşması sürecinde olduğu gibi.

Sermaye sadece farklı coğrafi mekânlara da taşınmaz, kendi mekânını yaratarak yahut varolan mekânları dönüştürerek krizlerini erteler. Bu bağlamda sermaye fazlasının emilmesi ve üretimin, tüketimin ve emek-gücünün örgütlenmesi için kentler inşa edilir. “Genel olarak mekânın, özel olarak da kentleşmenin üretimi, kapitalizm koşullarında büyük bir endüstri haline gelmiştir.”  Günümüzde kentleşme ya da kentsel dönüşüm projeleri küresel bir olgu haline gelmiştir. Bu duruma dikkat çeken Harvey, özellikle Çin’in Afrika, Arabistan Yarımadası ve Ortadoğu bölgelerindeki kentleşme projelerini finanse eden merkezi unsur haline geldiğini belirtmektedir. Kentleşme ve küresel dönüşüm projeleri genellikle sabit sermaye yatırımlarını içermekte, uzun vadede sermaye için kar olanaklarını sınırlandırmakta ve coğrafi sınırları aşmak isteyen sermayenin önünde engel oluşturmaktadır.

Sermayenin kendi krizine ürettiği çözümlerden ikincisi ise sermayenin biçim değiştirmesi ve sorunu farklı sektörlere nakletmesidir. Kapitalist sınıf, eğer belli bir sektörde yeterli karı elde edeceğini öngöremezse ya yatırım yapmaz, ya da sermayesini daha karlı olduğunu düşündüğü sektörlere yöneltir. Sermaye herhangi bir sektörde üretim sürecini başlatmazsa finans sermayesi biçimini alır veya daha karlı bir sektöre yönelerek sanayi sermayesi haline gelir. Günümüzde genel olarak sermaye, finansal sermayenin hegemonyası altındadır. Bu üretimin gerçekleşmediği veyahut sanayi sermayesinin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Ancak kararlar ağırlıklı olarak finans sermayesi tarafından belirlenmektedir. Ama finans sermayesi diğer sermaye biçimlerine oranla daha fazla çelişkili ve krize meyillidir.

Sermaye Muamması’ndaki görüşleri takip ettiğimizde 2008 krizinin finans sermayesinin 1970 sonrasında giderek hâkim hale gelmesi sonucunda oluştuğu sonucuna ulaşırız. Kapitalizm ortalama yüzde üç oranında büyüme ile ancak yaşayabilir. Sermaye birikimi içkin olarak karın daha da fazlalaştırılmasına dayanır. Büyüme durduğunda sermaye krize girer ve “ölür”. Finansal sermayenin spekülatif ve üretime dayanmayan doğası ve kentleşmenin yarattığı sorunlar ve bir çok diğer faktörün bileşimi nedeniyle 2008 krizi meydana gelmiştir.
Krizi belirli temalar ve gelişmeler eşliğinde inceleyen Harvey son olarak “ne yapmalı?”, “ve de yapacak olan kim?” sorusunu sormakta ve cevap aramaktadır. Öncelikle Harvey “güleryüzlü kapitalizmin” mümkün olmadığı sonucuna varmaktadır: “Öğrenmesi gereken ilk ders de, etik, sömürücü olmayan, herkesin yararını gözeten toplumsal bakımdan adil bir kapitalizmin olanaksız olduğudur. Bu sermayenin yapmak istediği şeyin doğasına aykırıdır.”. Bu tespitine dayanarak “yapacak olanlar” için Harvey “hoşnutsuzların, yabancılaşmışların, yoksunların ve mülksüzlerin geniş ittifakı temelinde anti-kapitalist bir hareket” öneriyor. Harvey kitapta herkesin gündüz bile fenerle yanıt aradığı “ne yapmalı” sorusunu ise özetle şöyle cevaplandırıyor: “Kapitalizm asla kendiliğinde göçmeyecektir. İtilmesi gerekiyor. Sermaye birikimi asla durmayacaktır. Durdurulması gerekiyor. Kapitalist sınıf iktidarını asla gönüllü biçimde teslim etmeyecektir. Mülksüzleştirilmesi gerekiyor.” Harvey, bu muammayı çözmek için bir izlek sunuyor.

David Harvey (2012), Sermaye Muamması Kapitalizmin Krizleri, (çev. Sungur Savran), İstanbul: Sel Yayıncılık.