Dosya: Edebiyat Uyarlamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Edebiyat Uyarlamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Televizyonculuk İdealistlerin İşi Değil" (Tuğrul Eryılmaz'la Röportaj: Esmahan AYKOL)

Gazetecilerin, “sen” diye hitap ettikleri insanlarla yaptıkları röportajlardan şahsen pek hoşlanmıyorum. Biraz sonra okuyacağınız röportaj onlardan biri. Umarım, istisnai biridir. BirGün Kitap’tan öneri geldiğinde, Tuğrul Eryılmaz’ın yanında, Sokak Dergisi’nde, röportaj yapmayı öğrenmiş bir insan olmak hasebiyle, reddedemedim. Eryılmaz, halen Radikal2’nin yayın yönetmeni ve son olarak geçen sene yayınlanan Kayıp Şehir dizisinde proje danışmanlığı yaptı. Daha önce de Bu Kalp Seni Unutur Mu? ve Kasaba’da danışmanlık yapmıştı. 

Gazetecilik hayatında pek röportaj yapmadın değil mi?

Çok önceden, Nokta’dayken yaptım. Senede sekiz on tane yapıyordum. Türkan Şoray’la, Bülent Ecevit’le... TRT’deyken muhabirlik de yaptım hatta. Üniversite’yi bırakıp 1982’de Nokta’da gazetecilik yapmaya başladığımda, “Sen bu işleri biliyorsundur,” deyip, doğrudan doğruya editör yaptılar beni. Ama o zamanlar insanlar editör de olsa gazetecilik yapıyordu. Ben editörüm deyip yayılıp oturmuyordun. “Gazeteci” dediğin zaman arada bir sokağa çıkardı insanlar o zamanlar.

Sinemayı çok sevdiğin için mi dizi sektörüne girdin?

Yo, ben dizi sektörüne mali durumumu düzeltmek için kenarından girdim. Gazetecilikten doğru dürüst para kazanamadım. Taksitle bir ev aldım onca yıldan sonra. Ama haklısın, sinemaya hep çok fazla ilgim oldu. Tomris Giritlioğlu, “Gelsene beraber çalışalım,” deyince, sinema bilgimi, kısmen de edebiyat bilgimi kullanarak dizilerde çalışmaya başladım.

Dergi yaparken, “bu dergiyi kime okutacağız?” diye bir soru vardır, dizi yaparken de bir “hedef kitle” var mı?

Dergilerde diziye göre çok daha dar bir kitle söz konusu. Nokta Dergisi, işte efsane şimdi, en baba zamanında 100bin sattı. En saçma sapan diziyi onun iki misli insan seyrediyordur. Diziyi her yaştan, her sınıftan insana izlettirmek zorundasın. Yapımcılar, proje tasarımcılar dizinin hem AB grubunda hem de total’de izlenmesini istiyorlar. Bunu başarabilmek için dehalar lazım. Bak onu söyleyebilirim: Türkiye’de deha eksikliği var. Herkes, ben dahil herkes, senaryo yazıp para kazanma peşinde. Oysa yaratıcılığın çok önemli olduğu bir alan bu. Sağlam, düzgün bir takım insanlar yok mu, var. Ama onlar da iki üç tane diziden sonra ister istemez kendilerini tekrara düşüyorlar, son derece ucuz klişelere ve çatışmalara sığınıyorlar. Mesela, başroldeki kız, sevgilisini sınıf arkadaşı bir kızla konuşurken görüyor, dizinin bir bölümünü, hatta bazen iki bölümü öyle götürüyorlar. “O kızla niye konuştun?” diye tutturuyor. Bir on saniye sussa, olay açıklığa kavuşacak ama 10 saniye susmuyor.

Bu, Yeşilçam’da, 60’larda gidiyordu aslında. 

O zaman gidiyordu tabii. Bir de film olunca hiç olmazsa bir buçuk saatte, hadi bilemedin yüz dakikada bitiriyorsun. E şimdi… Sürekli aynı şeyi yeniden, yeniden izliyormuş gibi hissediyorum. Bence televizyoncular şunu düşünmeli: Her şey, herkes değişiyor, onlarsa, hala 60’ları önümüze sürerek bir şey çıkarmaya çalışıyorlar. “Türkiye muhafazakarlaşıyor,” dediler, Huzur Sokağı diye bir dizi yaptılar. O da 60’ların sonlarında yayımlanmış Şule Yüksel Şenler’in romanının uyarlaması. Baştan ilginç de geldi insanlara, türbanlı olan ve olmayanların çatışması gibi oldu çünkü. Ama sonradan o kadar birbirine benzedi ki herkes… O karakterlerin türbanlı veya türbansız olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Aynı yeknesaklık, aynı klişeler… Kanal yöneticilerinden prodüktörlere, senaristlere kadar bir kısır döngünün içine girmiş insanlar, oradan da nadiren çıkabiliyorlar.

Edebiyat uyarlamalarının tam da o kısır döngüden çıkışı sağlaması beklenirken…

Sağlam bir metin olduğu zaman iyi bir senaristle, iyi bir ekiple onu kurtarabilirsin, evet. Ama bizdeki uyarlamalar romanın hazzını vermiyor. Zaten romanlar da darmadağın ediliyor. BBC’nin uyarlamaları gibi yapmıyoruz ki biz. Altı bölümlük Jane Austen da yapıyor, Dickens da… Ama öyle bir dönem işini kotarmak pahalı ve zor bir şey. TRT adam olsa da keşke öyle uyarlamalar yapsa. Tanpınar da yapsa, Yaşar Kemal de, Orhan Pamuk da… Ama TRT dizi yapmaya kalksa hiçbir yazar kendi romanını tanıyamaz. “Onu çıkart, bunu ekle,” diyecekler. Bir de bunlar para isteyen işler. Belli ki Muhteşem Yüzyıl’a biraz para harcanıyor, karşılığını da alıyorlar. Sadece gönül işi değil, idealistlerin işi değil televizyonculuk. İdealist romancı, idealist gazeteci olur, hatta idealist temizlik elemanı da olur. Ama idealist televizyoncu olmaz. İnsanlara kötülük yapmak istemeyen televizyoncu olur ki o da en iyisidir.

Uyarlamalarda temel mesele dizi uzadıkça ortaya çıkıyor gibi geliyor bana. Romanda kurulan dünya bittiği anda dizi bitiyor aslında. 

Hatta sinema filmlerinden etkilenerek yapılan dizilerde de öyle oluyor. İşte Suskunlar. Çok parlak başladı dizi ama sinemada öykü bir buçuk, iki saat sonra bitiyor oysa dizide uzatmak zorunda kaldılar, uzadıkça da… Uyarlamayı hakkını vererek yapmak için çok çok parlak senaristlerin olması lazım. O da bazen olmuyor.

Bugüne dek başarılı olan roman uyarlamaları hangileri? 

Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Bugünün Saraylısı var mesela. Bunlar, başarı kriterini “insanların izlemesi” olarak koyarsak başarılı olanlar. Yani kriter “rating”se başarılılar. Yoksa, bir süre sonra Yaprak Dökümü’nün romanla hiç ilgisi kalmamıştı. Başına Halil Ergün’ü, Gökçe Bahadırlı’yı, Fahriye Evcen’i koy, onların gücüyle bir şeyi tuttur ama sonra esere ihanet et… Çünkü başka türlü yapamazsın, başka biçimde Yaprak Dökümü’nü o kadar uzatamazsın. Aşk-ı Memnu da… Bir de güncelleştirdiler o romanları. Bunu şimdi Londra’da yapıyorlar; Jude Law bluejean’le Hamlet oynuyor ama ortaya gerçekten başka bir şey çıkıyor. Sen, aynı bakışla, aynı anlayışla, o dönemin ahlakıyla, hikayeyi bugüne getirdim diyorsun. Konu içi gıcıklayıcıysa, bir iki de iyi oyuncu bulmuşsan, tutuyor…

Bir de rating sisteminin başarısızları var. Mesela Veda, çok okunan, sevilen bir romanın uyarlamasıydı ama dizi tutmadı, yayından kalktı. Neden? 

Veda olmadı. Tutmadı.

Şu tutuyor, bu tutmuyor gibi bir genelleme bile yapılamıyor mu? 

Onu bilsek zaten her şey çok parlak olacak. Ama şöyle bir şey var mesela: O dönemde bir Balkan dizileri furyası olmuştu, arkasından Veda yapıldı. Ama işte, insanlar bunu yeniden “satın alacak” anlamına gelmiyor daha önceden aynı tür bir dizinin tutmuş olması. Popüler her romanın uyarlaması tutacak diye de bir şey yok zaten. Samanyolu da olmadı. O kadar gürültü kopardılar o zaman, olmadı. Bu işler el yordamıyla yapılıyor Türkiye’de. Bir yandan hiçbir kural yok, bir yandan da bir sürü kural var. Hakikaten çok saçma sapan şeyler var. 40 yaşından büyük bir oyuncuyu, hele kadınsa, başrole koymuyorlar. İzleyici “taze et” istiyor, deniyor. Ya da mesela yaşlı kadın- genç adam olmaz, deniyor…

Evet ama bu diziciliğin kuralı değil ki, “genel ahlak” dedikleri şey. Üstelik AB izleyici grubunun da değil, total’in genel ahlakı… 

O yüzden gümbürtüye gidiyor zaten bir sürü şey. Bir de düşün, hem total’i esas alıyorlar, hem de total bile onu istemiyor. Çünkü bazen de kendi hayatlarına benzer hayatları izlemek sıkıyor insanları. Niye dizilere mutfak ve bahçe çalışanları ile köşk sakinlerini koyuyorlar? Tamam, esas olarak çekimlerin aynı mekanda olması bir kolaylık ama bir yandan da o sınıfsal çatışmayı göstermeleri gerekiyor.

Uyarlama olsun olmasın yabancı polisiye dizilerdeki tempo bizde yakalanamıyor. Neden?

Bir kere, her dizi açısından söyleyeyim, senaryo çok temel. Senaryonun çok iyi olması gerek. Ama polisiyede onun yanı sıra hem yönetmen çok iyi olmalı, hem de çok iyi bir kurgucu olmalı. Bizim dizilerde genelde kurgu çok zayıf. Kalabalık sahneleri, kavga sahnelerini genelde beceremiyorlar. Polisiyeyi aşk dizisi gibi yapıyorlar. Şöyle sağlam bir polisiye seyredemiyorsun. Ya da herkesin elinde silahla koşturduğu çok üçüncü sınıf şeyler var. İnsanlar artık zeka arıyor. Zeka aramıyorlarsa, zaten yapacak bir şey yok. Ama bence insanlar bir pırıltı arıyorlar.

Direniş sürecinde tam da bunu görmüyor muyuz zaten? O müthiş insan potansiyeline karşılık gelen hiçbir yapım yok televizyonlarda. 

Genel olarak medyada yok ki o potansiyele karşılık gelen bir şey. Gazeteler daha şanslı tabii, üç dört tane insan bir yerlerde uğraşıyor ama televizyonlar tamamen zapt-u rapt altında çünkü hem çok para dönüyor, hem de televizyon çok göz önünde. İnsanlar gazete okumaya üşeniyor ama her akşam iki dizi seyreden aklı başında arkadaşlarım var.

Gezi direnişi televizyon dizileri için de bir milat olacak mı sence? Büyük kanallardaki yapımların aldığı rating’in Haziran başından beri yerlerde sürünmesi bir değişim habercisi mi?

Yazları ratingler hep düşer tabii, onu da unutmamak lazım. Bir de dikkat et, şu anda hep düşük prodüksiyonlu gençlik dizileri var. Karakterler de Amerikalı mı Türkiyeli mi belli değil. Benim öngörüm şu, “Bir de şunu deneyelim bakalım, oluyor mu?” diye bakacaklar. Halkımıza faydalı olsun diye değil ama “Bakalım tutacak mı? Bir de burdan gidelim,” diyecekler. Sansür, piyasa zorladığı için biraz esneyebilir. Bir de şu var, televizyonların başındakilere baktığın zaman hepsi yaşını başını almış erkekler. Genelleme yapıyorum tabii ama benim gördüklerimin, bildiklerimin hepsi böyle. Basında da öyle. Dergiler dışında kadın yönetici yok. Bir sürü kadın çalışıyor ama patron adına son sözü söyleyenler hep erkek. Sağcı, solcu demiyorum bak, erkek diyorum.

Benim anladığım, kanalların uyguladığı sansür bile belli kurallara tabi değil. Örneğin İntikam’da, Engin Hepileri’nin canlandırdığı Hakan, dizinin orijinali Revenge’de gay bir karakter. Belli ki, karakterler uyarlanırken “Türk izleyicisi bir gay’i izlemeye hazır değil,” diye düşünülmüş. Ama bir de baktık ki, senin de ekibine dahil olduğun Kayıp Şehir’de Ayta Sözeri, trans bir kadını canlandırıyor, Türk izleyicisi de hazırmış ki izledi.

İntikam’da, kızın en yakın arkadaşı ve önemli bir rol ve onun bir sevgilisi olması lazım. Ki Revenge’de bir sevgili de var. Başrollerden birinde gay bir karakter istemiyorlar. Ama İntikam’da Engin Hepileri çok parlak bir iş yaptı, anlayan seyirciye bütün ipuçlarını verdi dizinin başında. Saçı, elini kullanması… Avaz avaz bağırmadı “Ben gay’im,” diye ama “görmüş geçirmiş” izleyici onu yakaladı. Kayıp Şehir’de ise trans kadının ne aşkı, ne meşki, ne de etrafı olamadı. Sadece dizide bir trans kadın vardı. O kadarına da razı oldular. Tabii Kayıp Şehir’in başarısı, senaristlerinin belli bir duyarlılığı olmasından kaynaklanıyordu. Daha dikkatliydiler. Yıldırım Türker, Murat Uyurkulak sıradan insanlar değiller ki. Dünyayı biliyorlar ve öyle bir karakter yaratabildiler.

Edebiyattan Televizyona (A. Ömer TÜRKEŞ)

Televizyon kanallarının edebiyata el atıp bir zamanların klasiklerini ya da günümüzün çoksatarlarını TV dizisi haline getirmesi tartışmalara yol açıyor. Sevdikleri romanların TV dizilerinde kesilip biçilmesine, günümüze uyarlanıp deforme edilmesine karşı çıkanlar haksız olmasalar bile karşılaştığımız bu durum ne yeni ne de yalnızca bize özgü. Edebi metinlerle sinema/tiyatro/televizyon arasındaki ilişki çok eskilere uzanıyor. Sinema tarihine baktığımızda iyisiyle kötüsüyle yüzlerce roman ve film adı sayabiliriz. Birebir metne bağlı uyarlamalardan tutun da zamanla, mekânla, hatta karakterlerin cinsiyetleriyle oynandığı yüzlerce eser. Kimisi edebi metnin ruhuna sadık kalmış kimisi metinden yola çıkıp kendi dünyasını yaratmış. Elbette edebiyatı yağmalayan, yazarların kemiklerini sızlatan örneklerse çok daha fazla.

Eleştiriler de yeni sayılmaz. Bugün bizim yaptığımız tartışmalar 20.yüzyıl boyunca sıklıkla tekrarlanmıştı. Senaryo metne bağlı kalmalı mı, roman uyarlamaları edebiyatın aleyhine bir durum yaratıyor mu, yazarın eserinin uyarlanmasına itiraz etme hakkı olabilir mi tarzında sorular etrafında yapılan hararetli tartışmalar belki popüler kültürü etkilemedi ama sinemayı sanat sayanların ufkunu genişlettiğinden hiç kuşkum yok.

Sinema ve TV endüstrisinin açlığı doymak bilmediği, maddi çıkar sağlamak uğruna her türlü ahlaki ilke çiğnendiği sürece tartışmalar sürüp gidecek. 

Benzerlik nerede?

Sanat niteliği ön plana çıktığı zamanlarda bile sinema endüstrisini sıkıştıran bu sorular, bütünüyle popüler kültür alanına giren TV dizilerine yöneldiğinde kolayca yanıtlanabilir. Kestirmeden gidelim; öncelikle üst başlık anlamına gelecek bir yanıtla başlamak istiyorum: Televizyon kanalları için hazırlanan diziler özgün metinlerle hiçbir şekilde ilişkilendirilmemeli. Bu diziler uyarlaması olduğu iddia edilen edebiyat ürünleriyle hiç bir şekilde kıyaslanmamalı. Hele ki belli tarihsel dönemlere ilişkin romanların dekor ve kostüm kısıtlamalarından kurtulabilmek için günümüze uyarlanmış halleriyle özgün metinleri -mesela Reşat Nuri Güntekin’in, Halit Ziya Uşaklıgil’in, Orhan Kemal’in romanlarını- kıyaslamak yazarlara yapılacak büyük bir haksızlık.

Kuşkusuz sadece yerli edebiyatımızı kast etmiyorum. Dünya edebiyatından yapılan adaptasyonlar da karikatüre dönüşüyor. Mesela Alexandre Dumas’nın ünlü romanı “Monte Kristo Kontu” geçtiğimiz yıllarda Ezel dizisi sayesinde yeniden gündeme gelmiş, dizinin senaryosunun Dumas’nın romanından uyarlandığı ya da esinlendiği konusunda herkes fikir birliği etmişti. Doğrudur, çok genel hatlarıyla bir benzerlik söz konusu ama ayrıntılara girildiğinde benzerliğin esinlenmeden öteye geçmediğini, “Ezel”in senaryosunun Dumas'ın romanından yapılacak bir özetle pek çok noktada kesiştiği söylenebilir. Ama altını çizerek tekrarlayalım; yalnızca özetiyle kesişiyor. Ayrıntılara girildiğinde çıkış ve varış noktalarının bambaşka olduğunu, “İhanet Onları Ayırdı, İntikam Birleştirecek” dizi sloganının romana hiç uymadığını kolayca fark ediyoruz.

Romanla diziyi ayıran en önemli nokta, romanda ele alınan insani ve ahlaki meselelerin dizide bahis konusu bile edilmemesinde... Her ne kadar edebiyattan önce piyasayı düşünse bile, Alexandre Dumas’ın romanı Aydınlanma çağının ürünüdür ve çağın fikriyatını taşır. Bu fikriyatı cisimlendiren roman kahramanı Dantes, masum bir adam; adaletsiz, çürümüş bir düzenin kurbanı. Topluma geri dönüşünü, kabulünü ve yükselmesini sağlayan –maddi gücün yanında- Papaz Faria’nın eğitiminden geçerek bilgilenmesi, aydınlanması, modern birey haline gelmesi. İşte bu nedenle intikamını alırken –bir zamanlar kendisini mağdur eden- yasaları çiğnemeyecektir. Böylelikle Dumas, modern hukuk sistemi arayışını ve insanların eğitimle değişeceğine duyulan inancı dile getirmiştir. Ezel ise mafyöz bir kişilik. Suçu açıkça sabit. O da değişiyor hapiste, ama onu değiştiren mafyöz abisinden aldığı racon kesme talimi, delikanlılık eğitimi. Davranışlarını yönlendiren bilgisi ya da adalet talebi değil, kaba bir intikam duygusu. Dantes’in tersine, Ezel ve arkadaşlarının toplumsal alana kabulünü sağlayan yegane güç para. Sahip oldukları evlerle, arabalarla, yanlarında gezdirdikleri güzel kadınlarla yeraltından yeryüzüne çıkıyorlar…

Bir başka örnek Halit Ziya'nın "Aşk-ı Memnu"su. Son adaptasyonunda zaman günümüze çekilmiş, zenginlik imgeleri gözümüze sokulmuş, romandan geriye boş bir romantizm kalmıştı. İçi boşaltılmış bir nostaljiyle geçmişin romantik imgesini yakalamaya çalışmanın ne denli beyhude bir çaba olduğunu kanıtlanıştı dizi. Yani bir dönemin toplumsal hayatından kaynaklanan sevme biçimlerinin, fedakarlığın, namus kavramının, ar ve haya duygularının bambaşka bir toplumsal hayatın sürdürüldüğü günümüze yamanmasının imkansızlığını. Aşkın evrensel bir duygu olduğu söylenegelir. Oysaki aşkın ritüelleri çağdan çağa, coğrafyadan coğrafyaya büyük bir değişim göstermiştir. Türkiye toplumunun 19.yüzyıl sonlarından 20.yüzyılın başlarına kadar geçen sürede ortaya çıkan aşkların, sevme biçimlerinin anlatıldığı söz konusu romanların hikayelerinin kılık kıyafet değiştirilerek 21.yüzyıl Türkiye’sine taşınması elbette gerçeklik duygularını zorlayan, yapay hikayeler çıkaracaktır ortaya.

Taklit ve klişe

Dumas'ın "yanlış" okunması Halit Ziya'nın, Orhan Kemal'in hatta kendisi rahatsız olmamakla birlikte Emrah Serbes'in başına gelmişti. Ama seyirci açısından bu bir şey ifade etmez. Çünkü TV dizilerinin seyircisi orijinal metinleri okumuş değil ki? Olsa olsa adını duymuş ya da başka bir uyarlamasını izlemiştir. Seyirci açısından önemli olan hislerine hitap eden bir hikâye izlemek, oyalanmak.

Televizyon dizilerinin yapımcıları da böyle bir kesime, popüler kültür tüketicisine hitap etmeyi amaçladıkları için kolay anlaşılır hikâyeler peşinde koşuyorlar. Çok açık ve net bir hikâyesi, keskin çizgilerle belirlenmiş tipleri, kahramanları olmalı. Klasik anlatı kalıpları buna uygun. Bu nedenle özellikle 19.yüzyıl klasiklerinin uyarlanması daha kolay oluyor. Bu durum Türk romanı için de geçerli. Klasik anlatı dilini kullanan, giriş-gelişme-sonuç kalıplarına uygun romanlar seçiliyor. Romanlardaki hikâyelerin uzun bir diziye tek başına kaynaklık etmesi mümkün olamayacağından asıl hikâyeler yan hikâyeciklerle "genişletiliyor". İşte bu "genişletme" operasyonu sırasında ne roman kalıyor geriye ne yazarın dünya görüşü ne üzerinde durduğu temalar. Çoğu dizide ana hikâye yan hikayeciklerin gölgesinde kalıyor ve romanla dizi arasında ilişki bütünüyle buharlaşıyor.

Dizilerin romanın ruhunu yansıtamamasında önemli bir başka neden romanlardaki karakterlerin dizilerde karikatürleşmesinde. Klasik roman geleneğinde yazılan romanlarda "tip" kavramı önemlidir. Çağının ve toplumunun genel insani özelliklerini barındıran tipleri yaratmak yazarların edebi gücünü ve toplumu kavrama yeteneğini gösterir. Romanlardaki tiplerin hakkını verebilmek ise büyük oyunculuk yeteneği gerektirir. Oysa TV dizilerinin en zayıf halkası tam da budur; yani oyunculuk. Seyirci ilgisini çekmesi için yakışıklı ve güzel olmaktan gayri hiçbir özelliği olmayan şahıslardan derlenen oyuncu kadrosuyla bu dizilerin romanlara yaklaşması dahi düşünülemez

Çağdaş romanda da hikâye var elbette ama pek çok romanda -bilinç akışı, iç monolog gibi- farklı anlatım kalıplarının kullanılması, başka metinlere yapılan göndermeler, doğrusal bir zaman akışına uyulmaması, tip kavramının terk edilmesi TV dizisi mantığına uygun düşmüyor. Derin meselelere açılan bir roman, ailecek eve gelip TV karşısında sere serpe uzanmış yakışıklı erkeklerle güzel kadınların ihanetlerle dolu aşk hikâyelerini izlemeye alışık seyircilerin ne kadar ilgisini çekebilir? Açıkçası seyirciden/okuyucudan katılım bekleyen metinleri TV dizisi yapamazsınız. Sıkılır seyirci. Ya da aile izlencesi olarak düşünülen diziler için -klasik bir laf edelim- Türk örf ve adetlerine uygun olmayan konuları işleyen romanlar senaryo haline getirilemez. Örf ve adetle başlayan kısıtlama siyasi meselelere kadar genişleyecektir. Yoksulluğu, eşcinselliği, sokak çocuklarını, hele ki Kürt meselesini gerçekçi biçimde işleyen, en azından iğneyi kendine batıran bir roman da uygun değildir aile ortamlarına.

Peki, yakın tarihin bütün romanları böyle mi? Elbette hayır. Bugün izlediğimiz dizilerden farksız romanlar yazılmıyor mu? Evet, yazılıyor. Ama bu romanları ve yazarlarını ne okuyan, var ne bilen. Oysa edebiyat uyarlamaları olarak anılan dizilerin esinlendiği romanlar en azından daha önceleri sinemaya ve daha özenli hazırlanmış TV dizilerine konu edilmiş ve o yıllarda çok ses getirmişlerdi. Yazarları da kulaklara çalınmış isimler. Yani bir nebze de olsa seyirci ve medya tarafından tanınıyorlar. İşte bu nedenle yakın dönem romanlarından bir dizi yapılmak istendiğinde çok satan romanlar öne çıkıveriyor.

İyi bir senaryo çalışmasıyla eski ya da yeni eserlerden esinlenmiş filmler ve diziler çekilmesine itirazım yok. Ancak bu durumda uyarlaması yapılan romanların meselelerine vakıf, onların anlattığı hikâyelerin özüne inebilecek ve böylelikle uyarlanabileceklerle uyarlanamayacaklar arasında bir ayrım yapabilecek yeni yaratıcıların ortaya çıkmasını bekleriz. Ortaya çıkacak ürün ise basit bir taklit, içi boşaltılmış renkleri solmuş bir kopya değil özgün bir yaratım olmalıdır.

Sorun sanat ve edebiyat ürünlerini kapitalizmin çarklarına daha doğrusu açgözlü talanına karşı koruyacak bir güvenlik duvarının bulunmayışında. Piyasa kuralları ahlakı sürüp gittiği sürece, telif haklarını kaybetmiş ya da telif ücreti ödenmiş her sanat ve edebiyat ürününün herkes tarafından ters yüz edilme, eğilip bükülme, uyarlanma hakkına itiraz etmek de mümkün değil.


İlkler Daima Özeldir (Gülşah Elikbank)

Bir roman düşünün ki 1897 yılında kaleme alınmış olsun ve halen ilk günkü heyecanıyla okuru sarsın sarmalasın. Üstelik bir de aynı isim ile sinemaya uyarlanan ilk yapım olsun. Tabii ki Bram Stoker’ın Dracula romanından söz ediyorum. Transilvanya’da yaşayan, ölümsüz vampir Kont Vlad Dracula… Yıllarca birçok farklı versiyonu çekilen Dracula, ilk olarak 1931’de Tod Browning tarafından beyazperdeye uyarlandı. İlk Dracula’yı ise Bela Lugosi oynadı.

Yaşımdan dolayı benim ilk Dracula’m ise 1992’de cesur sahnelerle çekilen filmdeki Gary Oldman idi. Jonathan Harker’ı Keanu Reeves oynarken, Van Helsing’e usta oyuncu Anthony Hopkins can vermişti. Roman, Harker’ın günlüğü ile bizi bir tren yolculuğu ile karşılarken, 92 yapım film Dracula’nın hüzünlü geçmişine götürüyordu. Prensin eşi Elizabetha’ya Dracula’nın savaşta öldüğüne dair bir mektup ulaşıyordu. Bu mektubun imzası ise Türklere aitti. Eşinin öldüğüne inanan prenses kendini nehre atıyordu ve işte onun ölümüyle prens Tanrı’ya isyan ederek, kan içiyor ve ölüp karanlıklar içinde yeniden diriliyordu. Aslında epey acıklı bir hikayeydi, o yıllarda beni çok etkilemişti. Fakat yıllar sonra, aynı filmi izlerken çekim teknikleri nedeniyle ancak gülümseyebiliyorum.

İlk Dracula’dan beş yıl sonra, ilk filmin tam olarak bittiği yerden başlayan Dracula’nın Kızı sinemaseverlere “merhaba” dedi. Ardından 1943’te Dracula’nın Oğlu geldi. En son versiyonu ise 2000 yılında izleyiciyle buluştu. Doğrusu Hollywood’un içinde bulunduğu senaryo krizi düşünülürse, çok yakında üç boyutlu bir Dracula’ya kavuşacağımıza eminim.

Romanı okuduktan ve filmini izledikten yıllar sonra, Romanya’ya Dracula’nın Şatosuna gitmek nasip olduğunda, yaşadığım heyecanı anlatmaya kelimelerim yetmeyebilir. Şatoya çıkan yokuş kadar, şatonun gizli yerlerindeki -yalnızca bir silahın sığabileceği- küçük pencereler beni dehşete düşürmüştü. Rivayete göre Dracula, daha yokuşun başında düşmanlarını bu pencerelerden görüyor ve yolu tamamlamadan en acımasız şekilde öldürüyordu. Şato’nun içindeki yatağının boyutları, onun sanılanın aksine epey ufak tefek bir adam olduğunu gösteriyordu aslında.

Dracula pek çok farklı katmanı olan, derinlikli bir roman, bana kalırsa. Örneğin, özgür iradeye yaptığı göndermeler çok açıktır. Hala dini, cinsel kimlikleri tartıştığımız bu günlerde, her şeyin kişinin kendi özgür iradesiyle mümkün olduğunun altını Dracula çok incelikle çizer. Şatonun kapısında Dracula tarafından karşılanan Harker’ın ilk duyduğu söz, “Özgürce, kendi iradenizle içeri girin” dir. Eşikten geçmeyi bize bırakan bir canavar! Keza kont, konuğunu başka odalarda uyumaması konusunda da uyarmıştır fakat Harker, kendi merakına yenilip başka odalara gitmiş ve uykuya, kabuslara, iblis kadınlara yenik düşmüştür. Kont, beyaz atlı prens bekleyen kadınlara farklı bir seçenek sunuyordu belki de. Kadınların karanlık tiplere ilgi duyduğu bir gerçek ise, Bram Stoker bunu ilk fark edenlerden olmalı.

Daha çok günlükler ve mektuplaşmalarla kurgulanmış bir romanı sinemaya uyarlamak belki zor bir iş olabilir ama Dracula öylesine özel bir öyküdür ki, ne okurlar ne de sinemaseverler ondan uzak kalmamalıdır. Âşık olacağımız kişiyi seçemeyeceğimize dair ilginç göndermeleri olan roman, günümüzün romantik vampir tiplemelerinden oldukça uzak fakat içerdiği duygusal metinler nedeniyle onlardan daha farklı, ulaşılamaz konumdadır.

Hain Evlat: Frankenstein


İngilizce olarak ilk kez 1818’de yayınlanan Frankenstein, Mary Shelley tarafından kaleme alınmıştır. Tıpkı Dracula gibi pek çok kez hem tiyatroya hem de sinemaya uyarlanmıştır. Frankenstein benim için Dracula gibi, yalnızca bir korku romanı değil, aynı zamanda felsefik bir romandır. Romana da ismini veren “Frankenstein” ise hiçbir ölümlünün görüntüsünün dehşetine dayanamayacağı yaratığın değil, yaratıcısının adıdır aslında. Hastalıklara son vermek için insanı yeniden yapmayı isteyen tıp öğrencisi Victor, ölümsüzlüğü arzularken Tanrı’ya da başkaldırmaktadır. Çeşitli mezar ve mahzenlerden topladığı ceset parçalarını bir araya getirerek ulaştığı şey ise adeta bir ucube olur. Yaratığın kendi yaratıcısını babası olarak görmesi, sevgisizlik içinde çırpınması, bu bağlamda insanın iki temel duygusuna; şiddet ve sevgi ihtiyacına vurgu yapması son derece önemlidir. Sanki yazar bizi yaratan Tanrı’ya kendi romanı aracılığıyla sorular sormakta, kendini değersiz, yalnız ve terk edilmiş hissettiğini haykırmaktadır. Benim için Frankenstein bir kayboluş romanıdır aynı zamanda. Yıllardır kendimize sorduğumuz, felsefenin de üzerinde sıklıkla durduğu ama yanıtlayamadığı, ben kimim ve neden buradayım, sorularının içtenlikle yinelenmesidir. Ayrıca Frankenstein kurban ve katilin nasıl kolaylıkla yer değiştirebileceğini de ustalıkla gösteren bir romandır.

Edebiyat dünyasına farklı bir karakter hediye eden Mary Shelley’nin Frankenstein’ını sinemada ilk olarak, 1994 yapımı bir filmle izledim. Robert De Niro’ya ilk hayranlığım da bu filmle başladı. Filmin yönetmenliğini de yapan Kenneth Baranagh ise doktor Frankenstein rolündeydi.

Roman, Kuzey Kutbuna keşif yolculuğu yapan Robert Walton’un mektuplarıyla başlıyordu. Aslında tüm öyküyü, ilk başta hikâyeyle ilgisiz gibi gözüken Walton’un bu mektuplarından öğreniyoruz. Çünkü onların gemisine sığınan Doktor Frankenstein, başına gelenleri ve neden kuzey kutbunda olduğunu ona anlatıyor. Sinemada bu kısımlar sona saklanmış olsa da, içerik uyumluydu. Bu da bir okuru mutlu eden bir detaydı. 1994 yapımı bu uyarlama, aslında romana en sadık olanlardandı. Uyarlamaların genelde okur açısından hayal kırıklığı olduğunu düşünürsek, bu iki film standardın oldukça üzerinde sayılabilir. Bu halleriyle romanların ölümsüzlüğüne katkı sağladıkları bile söylenebilir. Tek endişem ise, gençlerin yalnızca filmi izlemekle yetinmeleri… Sinemanın en çok beslendiği sanatın edebiyat olduğunu söylemek pekala mümkün. Bu durumda okurlara da çok iş düşüyor. Sinema sektöründen roman metinlerine ve yazarlarına sadakat istemek!

Fantastik edebiyata gönül veren yazar adaylarının mutlaka bu iki romanı okumasını öneririm. Yıllar evvel ne kadar cesurca yazıldıklarına hayret ederken, fantastikte, bilimkurguda sınırların nasıl zorlanabileceğini görmek de mümkün bu öykülerde. Genç kuşak yazarlar olarak romanlarımız okurlara ulaşıyor, iyi yayınevleri yazdıklarımızla ilgileniyorsa bunu bu iki yazara da borçluyuz sanıyorum ki.

“Gerçekçilik” ve Fantasma Arasında (Ebubekir AYKUT)

Game of Thrones (Taht Oyunları) dizi olarak yayınlanmaya başladığında fantastik eserleri sevenler tarafından ilgiyle karşılanmıştı. George R.R. Martin’in Buz ve Ateş’in Şarkısı adını verdiği yedi kitaplık fantastik romanı, dizi sayesinde geniş kitlelerce tanınır ve okunur hale geldi. Tabii kitap ve dizi hemen fantastik edebiyatın kurucu babası sayılan J. R. R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi ve senaryosu üçlemenin uyarlamasına dayanan filmler ile karşılaştırılmaya başlandı. Bu çerçevede, Tolkienseverler tarafından Tolkien’in hayal dünyasının ufkunun daha geniş olduğu belirtildi. Martin’in eserleri fantastik öğeleri barındırmakla birlikte esasta tarihi romanlardan okuyabileceğimiz olayları bir araya getiriyordu. Diğer deyişle, Buz ve Ateş’in Şarkısı biraz fazla “gerçekçi” bulunuyordu.

Buz ve Ateş’in Şarkısı’nda “gerçekçilik” algısını besleyen iki durumdan bahsetmek mümkün. Birincisi, Buz ve Ateş’in Şarkısı’nda anlatılan olaylara zemin oluşturan “feodal ilişkiler”dir; feodal beyler ve feodal beylerin bağlı olduğu krallık, krallığa sahip olmak için dönen entrikalar ve kan bağı, veraset oluşturmak için yapılan evlilikler, dinin ve din adamlarının konumu. Kitabın ana olay örgüsünün üç süreç üzerinden yürüdüğünü söyleyebiliriz. İlki, Yedi Krallık’ta Joffrey’in ensest bir çocuk olduğunu fark edilmesi ve Ned Stark’ın idamı ile başlayan taht kavgasıdır. Diğeri, Sur’un ötesinde Akyürüyenlerin ve onlardan kaçan yabanılların Sur’a yürüyüşü ile Sur’da yaşananlardır. Sonuncusu, Dar Deniz’in ötesinde, doğudaki topraklarda ejderhaları ve özgürleştirdiği köleleriyle Kral Toprakları’na yürüyen Fırtınadadoğan Daenerys Targaryen (Dany, Ejderhaların Anası)’ın hikâyesidir. İlk dört kitap boyunca romanın esasını Demir Taht üzerinde hak iddia edenler arasındaki savaşlar ve entrikalar oluşturur. Westeros’ta farklı hanedanlar kendilerine ait topraklar üzerinde hâkimiyet sürmelerine rağmen Demir Taht’ın bulunduğu Kral Toprakları’na ve Demir Taht’ta oturan krala bağlıdırlar. Sur ve Sur çevresindeki olaylar ile Dar Deniz’in ötesinde Dany’nin hikâyesi Yedi Krallık’taki taht oyunlarına doğrudan ilişkili değildir. Yedi Krallık’ta ve diğer yerlerde hüküm süren tanrılar ve inançlar; Yaşam ve Işık Tanrısı (genellikle doğudaki topraklarda, Essos’taki hakim inanç), Yeni Din (Yedi Tanrı inancı) ve Eski Din (Ormanın Çocukları ve İlk İnsanların inancı) ve Boğulmuş Tanrı (Demir Adalardaki deniz tanrısına inanç)dır. Kral Toprakları’nda Kral, Demir Taht’a oturmadan önce Yedi Tanrı inancının merkezi Yüce Baelor Sept’indeki Yüce Septon’un kutsamasından/onayından geçer. Tüm yukarıda bahsi geçenler feodal dönemdeki ilişkileri andırır, romandaki “gerçekçilik” unsurunun baskınlığına işaret eder ve Martin’in eserini tarihi roman türüne yaklaştırır. Bir de bunlara George Martin’in bir röportajında Lancaster ve York hanedanları arasında yaşanan “Güller Savaşı”ndan etkilendiğini söylediğine dair şehir efsanesini de ekleyince tablo tamamlanmış olur.

İkincisi, Martin’in ana karakterleri-ki olayların onların gözünden anlatıldığı karakterlerdir bunlar- olay örgüsü içerisinde çok sıradan olaylar neticesinde felaketlere (kılıç elinin kesilmesi, derinin yüzülmesi, cinsel organların kesilmesi vb.) maruz kalırlar, özellikle bu karakterlerin sıradan ölümü dikkat çekicidir. Romanın kahramanı olarak düşünülebilecek ana karakterlerin ölümü şaşaalı ve kahramanca değil çok sıradandır, elbette bu karakterlerin ölümünün etkisi sarsıcıdır ama ölüm tarzları çok bayağıdır. Yeni kral olmanın verdiği heyecanla “piç” Joffrey tarafından Ned Stark’ın idama mahkûm edilmesi, babasının ölmesi üzerine Kuzey’in varisi olan ve kendini Kuzeyin Kralı ilan eden Robb Stark ve annesi Catelyn’in “Kızıl Düğün”de Roose Bolton ve Walder Frey tarafından katledilmesi, Joffrey’in “el”i olan ve Joffrey’in ölümü ile “Yedi Krallık”ın korucusu haline gelen Tywin Lannister’ın oğlu Tyrion tarafından “uygunsuz bir durumda” arbaletle katledilmesi Martin’in “gerçekçilik”inin göstergelerindendir. (Daha fazla spoiler olmaması için yarıda keselim).

Kitaba sinmiş başka bir tür “gerçekçilik” unsurlarından bahsedelim. Öncelikle Dany’nin doğu topraklarında Astapor, Yunkai ve Meeren şehirlerindeki köleleri “özgürleştirmesi” dikkat çekicidir. Bu “özgürleştirme” faaliyeti “özgürleşen” kölelerin Ejderhaların Anası’nın ordusuna asker olması ya da tebaasının bir parçası haline gelmesi ile sonuçlanır. İkincisi, doğu toprakları bazı gelişmiş ticari merkezlerin (Qarth) varlığıyla birlikte büyücülük, kölelik vb.nin yaygın olduğu topraklar olarak resmedilir. Burada bilindik oryantal bakış açısının hâkim olduğu söylenebilir. Son gerçekçilik unsuru ise Sur’un ötesindeki yabanılların tanımına ilişkindir. Sur‘un ötesinde yaşayanlar Yedi Krallık’taki ya da doğu topraklarında var olan herhangi bir toplumsal düzene, krala, tanrıya ve ahlaki kurala bağlı olmayan topluluklardır. Martin, açıkça dillendirmese de Sur’un ötesinde yaşama, bir seçime “özgür olmayı seçmeye bağlı”dır.

Tüm “gerçekçilik” algısını kuvvetlendiren olaylara rağmen Martin’in eseri fantastik edebiyat türüne aittir. Öncelikle fantastik edebiyat türü kendi içerisinde tutarlılığı olan ve kendi “gerçeklik”i olan bir edebiyat türüdür. Martin’in farklılığı fantezinin “gerçeklik”ini tarihi bir “gerçek”ten çıkarmasında yatar. “Fantezinin gerçekliği” ile gerçek arasındaki bu ilişki Buz ve Ateş’in Şarkısı’ndaki fantastik olayların “gerçek olabilme ihtimali”ni okur açısından kuvvetlendirir. Okur bunları gerçekten olabileceğini düşünmez elbette ama başka bir gerçeklikle yan yana duruyor olması gerçekmiş ihtimalini arttırır. Yani okur Taht Kavgasının gerçekliği nedeniyle Sur’da olanlara ve Dany’nin yaşadıklarına gerçekmiş gibi bakar. Aynı hissi Tolkien’in eserlerinde hissetmezsiniz, çünkü Tolkien’in kurgusu tamamen “gerçeklik” dışındaki bir “gerçek”e dayanır. İnsan ırkının varlığı elf, ork vd. ırklarının varolabilme ihtimalini güçlendirmez, tam tersine insanların varlığı diğer fantastik ırkların varlığına dayanır, bu yüzden Tolkien’in eserleri daha çok masala benzer. Tolkien’in Orta Dünya’yı anlatmaya başladığı ilk eseri Hobbit’in de çocuklar için masal olarak kurgulanmış olması söylediklerimizle ilişkili olabilir mi acaba?

Son olarak kitabın diziye uyarlanmasının yarattığı sıkıntılara dikkat çekelim. Martin, olayları farklı karakterlerin bakış açısından anlatır. Bu tarz bir anlatımda iç sesler, yorumlamalar vb. ekrana yansıtılamaz hale gelir. Mesela kitapta “Kızıl Düğün” sahnesinde (dizide üçüncü sezonun dokuzuncu bölümünün son sahnesi) Catelyn kurulan komployu sezer, ölürken yaşadıkları bir “film şeridi gibi” gözünde canlanır ve onu öldürenlerin Ned’in çok sevdiği saçını kesmeyeceklerini ümit eder çünkü öldükten sonra Ned ile bir araya geleceklerini düşünür. Aynı olay, dizide bu kadar ayrıntılı sahnelenememiştir (belki sahneye bir “iç ses” eklenebilirdi). Diziye uyarlamada ikinci dikkat çekici nokta, Martin’in kitaptaki “gerçekçilik”i ile bağdaşmayan, kadın karakterleri canlandıran oyuncuların “bakımlı” halleridir. Kitaba zemin oluşturan feodal ilişkiler ve Martin’in kitabında yaptığı tanımlamalar bahsi geçen karakterlerin “bakımlı” olmadığına dair kanaati güçlendirir. Hele de Jon Kar’ın sevgilisi olan yabanıl Ygritte’in “bakımlı” hali düşündürücüdür. Bu bağlamda, dizinin kitabın yerini tutmadığını belirtelim ve Martin’in akıcı anlatım tarzı ve “gerçekçilik”i yüzünden, kitabı okumayıp diziyi izleyenlerin ve diziyi izlemeyi düşünmeyenlerin mutlaka kitabı okuması gerektiğini söyleyelim.

George R. R. Martin, Buz ve Ateşin Şarkısı: Ejderhaların Dansı, Çev. Sibel Alaş, Epsilon Yayınları, İstanbul, 2013.


Yeşilçam'da Roman Uyarlamaları (Remzi ALTUNPOLAT)

Sinemanın edebiyatla olan ilişkisi aslında sinemanın doğuş yıllarına kadar gidiyor. Bu anlamda edebiyat, sinema için mümbit bir kaynak. İlk edebiyat uyarlaması George Meliés’in Jule Verne’in aynı adlı romanından uyarladığı, ilk öykülü film-aynı zamanda ilk bilimkurgu filmi- sayılan Aya Yolculuk (1902).

Türk sinemasının gelişim seyri de bundan farklı olmayacaktır. Türk sinemasına uyarlanan ilk edebiyat eseri; 1916’da Sigmund Weinberg’in çekimlerine başladığı ama Fuat Uzkınay’ın tamamladığı Moliére’in Zor Nikâhı adlı oyunundan adapte edilen Himmet Ağanın İzdivacı. İlk Türk filminin 1914’de çekilen Ayastefanos’daki Rus Abidesi’nin Yıkılışı olduğu düşünüldüğünde edebiyattan sinemaya uyarlanan eserlerin tarihinin handiyse Türk sinemasının tarihiyle yaşıt olduğu söylenebilir. Türk edebiyatından uyarlanan ilk eser, orta öğretim edebiyat ders kitaplarında ilk psikolojik romanımız Eylûl’ün yazarı diye belletilen Mehmet Rauf’un Pençe adlı oyunu. Bu oyun 1917’de, sonraların ünlü gazetecisi ve Hürriyet gazetesinin kurucusu Sedat Simavi tarafından beyaz perdeye aktarılıyor. İlk roman uyarlaması ise, 1919’da dönemin ünlü tiyatro oyuncusu Ahmet Fehim’in aynı adla çektiği Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye romanıdır.

Türk tiyatrosunun önde gelen isimlerinden, daha önce Almanya’da bulunduğu esnada kimi filmler çekmiş Muhsin Ertuğrul 1922’den itibaren Türkiye’de sinema yönetmenliğine ve uzun yıllar bu alandaki tek isim olacaktır. 1939’a kadar süren bu dönem, “Muhsin Ertuğrul ve Tiyatrocular Dönemi” olarak anılacaktır. Dönemin başlarında Muhsin Ertuğrul, Yakup Kadri’nin Nur Baba romanından uyarlama Boğaziçi Esrarı (1922)’nı çekecek; akabinde Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek (1923) ve Peyami Safa’nın Sözde Kızlar (1924) romanlarını sinemaya uyarlayacaktır. Sözde Kızlar, birkaç kez uyarlanan romanlardan biri olacak, 1967’de Nejat Saydam, 1990’da Orhan Elmas tarafından tekrar filme alınacaktır.

Tiyatrocular dönemini kapatan ve Sinemacılar dönemine geçişin ilk adımlarının atıldığı “Geçiş Çağı”nı başlatan Faruk Kenç’in Taş Parçası (1939) adlı filmi yine bir edebiyat uyarlamasıdır. Film, Reşat Nuri Güntekin’in aynı adlı iki perdelik oyununa dayanmaktadır. Reşat Nuri, Türk sinemasının en çok başvurduğu yazarlardan biri olacaktır. Dudaktan Kalbe, 1951 ve 1965’de iki kez sinema filmi, 2004’de TV filmi, 1988 ve 2007’da TV dizisi olmak üzere 5 kez uyarlanacak; Yaprak Dökümü, 1958 ve 1967’de sinema filmi, 1987 ve 2006’da TV dizisi olarak 4 kez uyarlanacak, her defasında büyük ilgi görecektir. Yine sinema ve TV’ye uyarlandığında hayli ilgi görecek bir başka eseri ise, Çalıkuşu olacaktır. Osman F. Seden, Çalıkuşu’nu 1966’da tarafından filme alacak, 1986’da ise TV dizisi olarak yeniden çekecektir. İlkinde Feride’yi Türkan Şoray canlandıracak, ikincisinde ise Aydan Şener bu rolle yıldız olacaktır.

Geçiş dönemi içerisinde romandan sinemaya uyarlanan eserler bakımdan 1946-1947 yılları yeni bir evreye işaret etmektedir. Kerime Nadir’in Seven Ne Yapmaz romanı Şadan Kamil tarafından ilk kez beyaz perdeye aktarılacak, böylelikle popüler aşk romanlarının sinemaya uyarlanması furyasını başlatacaktır. Kerime Nadir, 1950’lerden itibaren Muazzez Tahsin Berkand ve Esat Mahmut Karakurt ile birlikte Yeşilçam’ın gözde yazarlarından biri olacaktır. Kerime Nadir’in 20, Berkand ve Karakurt’un 17 romanı sinemaya uyarlanacaktır. Bu yazarların bazı eserleri iki veya daha çok kez film ya da TV dizisi olarak karşımıza çıkacaktır: Kerime Nadir’in Hıçkırık, Samanyolu… Esat Mahmut Karakurt’un Ömrümün Tek Gecesi… Muazzez Tahsin Berkand’ın aynı adlı romanlarından birer film serisine dönüşecek Belgin Doruk’lu Küçük Hanımefendi ve Hülya Koçyiğit’li Kezban… Söz konusu romanların bunca sık Yeşilçamca filme alınmasının nedeni beğenilen ve halk tarafından kabul görmüş eserlerin gişe başarısını garantileyeceği düşüncesidir.

1946 yılında Ferdi Tayfur’un İhsan Koza’dan - sonradan Dışişleri Bakanı olacak İsmail Cem’in babası- uyarladığı, başrollerinde Türk sinema ve tiyatrosunun ikon kadını Cahide Sonku ve Suavi Tedü’nün oynadığı Senede Bir Gün deyim yerindeyse gişe rekorları kıracaktır. Senede Bir Gün Ertem Eğilmez tarafından 1965 ve 1971’de iki kez çekilecek, ilkinde Nazlı rolünü Selda Alkor, ikincisinde ise Hülya Koçyiğit oynayacak, Kartal Tibet her ikisinde de Emin’i canlandıracaktır. Filmin il çevriminin senaristi olarak İhsan Koza’nın adı görünüyorsa da senaryoyu yazan aslında Nâzım Hikmet’tir. Nâzım Hikmet o sırada hapiste ve yasaklı olduğu için senaryo da ismi geçmemektedir. Nâzım Hikmet sinema ile çok yakından ilgilenmiş, Mümtaz Osman adıyla Muhsin Ertuğrul’un birçok filminin senaryosunu kaleme almış, 1930’larda 3 kısa film biri Muhsin Ertuğrul ile birlikte olmak üzere 5 film çekmiştir. Bir halk efsanesinden yola çıkarak yazdığı Kızılırmak-Karakoyun adlı eseri 1947’de Muhsin Ertuğrul tarafından, 1967’de Ö. Lütfü Akad tarafından – başrolde Yılmaz Güney-, 1993’de Şahin Gök tarafından filme alınacaktır.

1948’de düzenlenen Türk sinemasının ilk yarışmasında Şükûfe Nihal Başar’ın Domaniç Dağlarının Yolcusu romanından Şakir Sırmalı’nın uyarladığı Domaniç Yolcusu/Unutulan Sır en iyi film ödülünü kazanacaktır.

Türk Sinemasını tiyatrocuların etkisinden kurtararak yeni bir sinema dili yaratma arayışlarının güçlendiği 1949 yılında Ö. Lütfü Akad Halide Edip uyarlaması Vurun Kahpeye ile yönetmenliğe başlayacak, sinemacılar döneminin kapısını aralayacaktır. Filmde Aliye karakterini canlandıran Sezer Sezin bir anda starlığa yükselecektir. Vurun Kahpeye 1964’de Orhan Aksoy, 1973’de Halit Refiğ tarafından yeniden çekilecek. Aliye karakterine ilkinde Hülya Koçyiğit, ikincisinde Hale Soygazi hayat verecektir.

1950’lere kadar Türk romanlarından sinemaya uyarlanan eser sayısı 12 iken, 1950’lerden başlayarak bu sayı hızla artacaktır. Nadir, Berkand ve Karakurt dışında Aka Gündüz, Güzide Sabri, Peride Celal, Ethem İzzet Benice, Refik Halit Karay, Oğuz Özdeş’in aşk romanlarından uyarlanan melodramlar piyasayı kaplayacaktır. Tarihi serüven romanlarından uyarlanan isimler arasında Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Murat Sertoğlu’nun isimleri öne çıkacaktır. Suat Yalaz’ın tarihi çizgi romanı Karaoğlan 1965’ten itibaren defalarca sinemaya uyarlacak, ilk Karaoğlan rolünü Kartal Tibet oynayacaktır.

Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Attila İlhan gibi modern Türk edebiyatının kilometre taşları olan edebiyatçıların romanları sinemaya uyarlandığı gibi bu yazarlar sinemaya duydukları büyük bir ilgiyle birçok senaryo kaleme almışlardır. Orhan Kemal, Ö. Lütfü Akad’ın Altı Ölü Var/İpsala Cinayeti filminin senaryosunun bir bölümünü yazarak Yeşilçam’a adım atmış, Türk sinemasının kült filmlerinden Üç Arkadaş’ın (1958, Memduh Ün) senaryo ekibinde yer almıştır. Sinemaya uyarlanan ilk romanı ise Atıf Yılmaz’ın çektiği Suçlu’dur.

1955-1959 arasında 5 öyküsü filme alınan Yaşar Kemal’in sinemaya uyarlanan ilk romanı Ağrı Dağı Efsanesi (Memduh Ün, 1975) olacak, Yılanı Öldürseler (Türkan Şoray, 1981) romanından uyarlanan filmin senaryosunun yazımına kendisi de katılacaktır. Başyapıtı sayılan İnce Memed ise 1984’de Peter Ustinov tarafından filme alınacaktır. Aslında Yılmaz Duru’nun yönettiği, başrolünü Yılmaz güney’in oynadığı 1967 yapımı İnce Cumali de bu romanla uzaktan akraba sayılabilir.

Kemal Tahir, teorik öncülüğünü kendisinin yaptığı “Ulusal Sinema” akımı içerisinde yer alan Haremde Dört Kadın’ın (Halit Refiğ, 1965) senaryosunu yazacaktır. Yine Yorgun Savaşçı romanından 1979’da Halit Refiğ tarafından uyarlanan TV dizisi sansürün hışmına uğrayarak gösterilme imkânı bulamayacak, aradan 14 yıl geçtikten sonra ikinci kez çekimi gündeme geldiğinde yakıldığı söylenen film ortaya çıkacaktır.

Attila İlhan, Ö. Lütfü Akad’ın Yalnızlar Rıhtımı (1959)’nun senaryosunda Ali Kaptanoğlu ismiyle görünecek, bu isimler senaryolar yazmaya devam edecektir. 1980’lerde Kartallar Yüksek Uçar gibi çok izlenen TV dizilerinin senaryosunu yazacak olan İlhan’ın Sokaktaki Adam romanı 1995’te Biket İlhan tarafından filme alınacaktır. Bu filmin senaryosu da İlhan’ın kendisine aittir.

Romanları sinemaya uyarlanan isimler arasında bir diğer önemli isim Türk edebiyatının hemen her dalında eser veren velût yazar Necati Cumalı’dır. Başrolünü Yılmaz Güney’in – o zaman Pütün- oynadığı Tütün Zamanı (Orhan Murat Arıburnu, 1959) yazarın Zeliş adlı romanından uyarlamadır. Susuz Yaz (1963)adlı uzun öyküsünden aynı adla Metin Erksan’ın uyarladığı film Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’nü kazanarak Türk sinemasına ilk uluslar arası ödülü getirecektir.

Fakir Baykurt’un en ünlü romanı Yılanların Öcü 1962’de Metin Erksan 1985’de Şerif Gören tarafından filme alınacak, iki filmde Türk sinemasının başyapıtları arasında yerini alacaktır. İlk filmde Aliye Rona’nın, ikinci filmde Fatma Girik’in can verdiği Irazca karakteri hafızalara kazınacaktır.

Türk romanının babası sayılan Halit Ziya’nın Kırık Hayatlar adlı romanı 1965’de Halit Refiğ tarafından sinemaya uyarlanacaktır. Refiğ, 1975’de bu kez Halit Ziya’nın baş eseri Aşk-ı Memnu’yu TV dizisi olarak çekecek; Müjde Ar’ın yıldızı bu dizi ile parlayacaktır. Hem iki roman da daha sonra yeniden diziye çekilecek, Aşk-ı Memnu’nun ikinci versiyonu bir TV fenomeni haline gelecektir.

Romandan sinemaya uyarlanan güldürü filmleri arasında ise; Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın özel bir yeri vardır. Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Zübük, Gol Kralı Sait Hopsait filme çekilecek Tatlı Betüş TV dizisi haline getirilecektir. Zübük’ün ve Gol Kralı’nın yönetmenliğini Kartal Tibet yapacak, başrolünü Kemal Sunal oynayacaktır. Ertem Eğilmez 1975’de Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı adlı mizahî romanını sinemaya uyarlayacak ve Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Adile Naşit, Münir Özkul, Tarık Akan, Ayşe Guruda’lı serinin arkası gelecek, defalarca televizyonlarda gösterilerek yeni kuşaklar tarafından da sevilecektir.

Kemalettin Tuğcu’nun çoculara yönelik yazdığı çok tutulan gözyaşı romanları da sinemacıların ilgisini çekmiştir. Zeynep Değirmencioğlu’nu küçük yıldız yapacak ve bu adla anılmasına neden olacak Ayşecik’in 1960’ta Memduh Ün tarafından filme çekilmesinden sonra 1990’larda Mercan Kolye, Küçük Besleme Üvey Baba gibi romanları TV dizisi olarak izleyiciyle buluşacaktır.

İslami romanlar bir başka deyişle hidayet romanları da 1970’lerin başından itibaren beyaz perdeye aktarılmaya başlanacak ve yeni bir akımın doğmasına vesile olacaktır: “Milli Sinema”. Bu çerçevede Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı adlı romanı Yücel Çakmalı tarafından Birleşen Yollar (1970) adıyla filme çekilecektir. Huzur Sokağı, Muhafazakâr AKP iktidarında TV’lerde muhafazakâr yapımlar gösterme kaygısıyla olsa gerek 2012’de TV dizisi olarak karşımıza çıkacaktır. Yücel Çakmaklı çizgisini 12 Eylül’ün Türk-İslam Sentezi ideolojisini topluma zerk etmeye çalıştığı 1980’lerde, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa ve Osmancık romanlarından TV için yaptığı uyarlamalarla sürdürecektir. İslami romanlarından yapılan uyarlamalar 1990’larda her ikisinin yönetmenliğini Yücel Çakmaklı’nın yaptığı Minyeli Abdullah ve Minyeli Abdullah 2 ile yeniden gündeme gelecektir.

Son olarak Türk edebiyatı dışındaki eserlerden yapılan uyarlamalardan ya da esinlenmelerden bahsedilebilir. Alexandre Dumas Fils’in aynı adlı romanından uyarlanan Kamelyalı Kadın (Şakir Sırmalı, 1957), Emily Bronte’nin Uğultulu Tepeler romanından uyarlanan, Türk sinemasının en grotesk filmlerinden biri olan Ölmeyen Aşk (Metin Erksan, 1966), bir tür Cyrano de Bergerac uyarlaması olan Sevdiğim Adam (Mehmet Dinler, 1969), Xavier de Montépin’den iki kez uyarlanan Ekmekçi Kadın ( 1965, 1972), Nazi subayı rolleriyle efsaneleşmiş oyuncu ve yönetmen Erich von Stroheim’in Paprika adlı romanından uyarlanan Ateşli Çingene (Metin Erksan, 1969), Çingene Aşkı Paprika ( Mehmet Dinler 1969) ve Paprika Gaddarın Aşkı (Ülkü Erakalın, 1972) …

Kuşkusuz gerek Türk romanlarından gerek yabancı yazarların kaleme aldığı romanlardan yapılan uyarlamalar bunlarla sınırlı değil. Ömer Kavur’un Yusuf Atılgan’dan uyarladığı Anayurt Oteli (1986), Zeki Demirkubuz’un Camus’ün Yabancısı’ndan uyarladağı Yazgı (2001) sinemamızın mukalled eserleri arasında. Füruzan’ın, Pınar Kür’ün, Duygu Asena’nın romanlarına yaslanan kadın filmleri ise başlı başına bir yazı konusunu teşkil ediyor.