Deniz YAVUZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deniz YAVUZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Lazarus’un İkinci Dirilişi (Deniz YAVUZ)

1554 yılında İspanya’da, Kilise’nin gazabından korunmak adına anonim olarak basılan Tormesli Lazarillo, Voltaire’nin Candide’i ile doruk noktasına erişen pikaresk roman  türünün ilk örneğidir. Döneminin yazın türlerine –bilhassa şövalye romanlarına- meydan okurcasına yazılmış olan ve bu sayede, şu sıralar neşredilişinin 400. yılında bulunduğumuz “ilk roman” Don Quijote’ye de yol açarak onu muştulayan bu kitabın çevirisi Ertuğrul Önalp ve Arzu Aydonat tarafından yapılmış.
  
Haylaz, işe yaramaz, hilekâr, serseri gibi anlamlara gelen picaro sözcüğü kitabımızın merkezinde bulunan ve maceralarını okuduğumuz Lazarillo’yu tanımladığından, bu sözcükten mülhem pikaresk kelimesi ise türü tanımlamak için kullanılmıştır.

İlk Antikahramanlar

Şövalye romanlarının yahut pastoral romanların tersine pikaresk romanların kahramanları alt sınıflardan gelen, dönemin “erdemli davranışlar”ına uygun davranışlar sergilemeyen karakterlerdir. Bu bağlamda, kavramsal olarak 20. yüzyılda edebiyat literatürüne girmiş antikahramanların da ilk örneklerini teşkil ederler. Şövalye romanlarının doğa üstü, süper güçlerle donatılmış, soylu şövalyelerine karşı Lazarillo’nun kırılganlığı ve serseriliği bize Don Quijote’nin soylu hayalperestliğinin karşısına acımasız gerçekçiliğiyle dikilen Sancho Panza’yı çağrıştırır.

Roman Lazarillo’nun babasını kaybetmesi ve annesinin, düştükleri bu durumda aileyi geçindirme çabası ile başlar. Lazarillo’nun yaşamını sürdürebilmek adına kurnazlaşnmaya başladığı yer de tam olarak burasıdır. Annesinin ilişki kurduğu “zenci adam”la ilgili, “çirkin suratından ötürü ondan korkuyordum” dese de, “o kara adamın ziyaretleri sayesinde” geçinebildiklerini anlayınca onu giderek sevmeye başlar. Bu adamın, çalıştığı yerdeki hırsızlıklarından kaynaklı tutuklanıp asılmasının ardından ise Lazarillo romanın kendisine dert edindiği meseleyi de açığa vuran şu soruyu sorar; “Bir papazın fakirlerden çaldıklarının yanında zavallı bir kölenin aşkı uğruna yaptığı hırsızlıkların lafı mı olur?”
   
Hem beyaz olmayan bir insanın gündelik yaşama bu şekilde konu edilmesi bakımından, hem de bir kadının çalışan, annelik yapan, birisinin eşi ya da sevgilisi olan bir kadın olarak aktarılması bakımından edebiyat açısından önemli yenilikler içeren bu bölümden sonra Lazarillo’nun kör bir dilencinin yanında yollara düşmesiyle başlayan serüvenlerine geçeriz.
   
Sefaletin Kibri

Bu serüvenlere konu olan efendilerden ikisi hariç -kör dilenci ve asilzade- tamamı kilise bağlantılıdır. Lazarillo’nun, “onda beni rahatsız eden tek şey aşırı kibirli oluşuydu” diyerek bahsettiği asilzadenin durumu, altına hücum edip Latin Amerika’da kibirli bir tahakküm kuran ama oradaki tahakkümünün ve kibrinin tersine kendi ülkesinde açlık, sefalet ve borç içinde olan İspanya’nın durumuyla paralellik gösterir. İspanya’nın bu vaziyetini kaldıkları ev üzerinden “öylesine kasvetli ve karanlık, öylesine sefil bir ev ki!” cümlesiyle asilzadenin ağzından aktaran Lazarillo, İspanya’nın durumu karşısındaki tavrını ise asilzade için söylediği “...sadece ona acıyordum. Öyle ki çoğu kez onun karnını doyurmak için ben aç kalıyordum.” diyerek özetleyecektir.

Nesnel Aklın İnşası

Asilzadeye karşı olan tutumundan farklı olarak Lazarillo, karşısına çıkan ve Katolik Kilisesi’ni simgeleyen tüm karakterlere nefretle yaklaşır. Bu efendilerinin hepsinin ortak özelliği, bulundukları konumdan beklenilenin tam tersi davranışlar sergilemeleri, cimrilikleri ve gaddarlıklarıdır. Ölçülü olmaktan ve az yemenin faziletlerinden bahseden bir efendisi için –bu efendi bir papazdır-, “sefil ruhlu adam düpedüz yalan söylüyordu; (...) bir yemeğe davet edildiğimizde tıpkı aç kurtlar gibi yiyor, bir meyhaneciden daha çok şarap içiyordu.” diyen Lazarillo’nun çözümün kaynağı olarak gösterdiği adres ise “umarım bir gün Tanrı, bana çektirdiğin acıları sana da çektirir.” diyerek işaret ettiği Tanrı’dır. Buradaki durum, Luka İncil’inde bahsi geçen yoksul Lazarus’u hatırlatır ki Lazarillo adı da buradan gelmektedir. Yoksul Lazarus ve ona kötü davranan zengin komşusu öldükten sonra, ölüler diyarında ıstırap çeken zengin adam, uzakta İbrahim’i ve onun yanındaki Lazarus’u görür. Kendisine acıması ve Lazarus vasıtasıyla kendisine bir damla su göndermesi için İbrahim’e yalvarır ve İbrahim tarafından işlediği günahların hatırlatılmasıyla nedamet getirir. Bu durum Lazarillo’nun zalim efendilerine inanç düzleminden yaptığı ciddi bir uyarıdır.

Lazarillo’nun Kilise’yi Tanrıya şikayet etme hali biraz da Yahudi’leri Tanrı’ya şikayet eden İsa’yı andırır. İsa’nın Yuhanna İncil’nde bahsi geçen ve en önemli mucizelerinden de biri olan ölüyü diriltme mucizesinde, diriltilen ölünün adı da Lazarus’tur. Kilise’nin köhnemiş yapısına karşı direnişin başladığı, aklın tekrar keşfedildiği ve nesnel aklın yeniden inşa edilmeye başlandığı bu zamanda  ortaya çıkan Tormesli Lazarillo, köhnemiş ve işlemez hale gelmiş Roma İmparatorluğu’na başkaldıran ve üzerindeki ölü toprağını atan köleleri, ayak takımını, “hiç kimse”leri simgeleyen Lazarus’a benzer.

Romanın sonuna geldiğimizde ise tüm söylediklerini, uyarılarını ve işaret ettiklerini boşa çıkaran, adeta hepsine ihanet eden bir Lazarillo ile karşı karşıya kalırız. Bir başrahipin yanına kapağı atan ve oradaki hizmetçilerden biriyle evlenen Lazarillo, durumunu korumak adına kendisini başrahiple aldatan karısını görmezden gelecek ve yerini korumak için gerekli her şeyi yapacaktır. Burada Lazarillo’nun söylemleri ve pratiği arasındaki çatışmanın, Don Quijote’de iki karakter arasında çok daha geniş bir çerçeve kazanması da “kaptım kamışı Lazarillo'nun elinden”, diyen Cervantes’in çok daha fazlasını kaptığını gösterir niteliktedir.

TORMESLİ LAZARİLLO, Anonim, Ertuğrul Önalp – Arzu Aydonat, Can Yayınları, 2015.


Şeytana Adanan Adak (Deniz YAVUZ)

“çünkü her şeytanın hükmedeceği bir zaman gelir”

Baudelaire’in, “Sarhoş, yoksul, ezik, dışlanmış” diyerek tanımladığı ve gotik edebiyatın akla ilk gelen isimlerinden olan Edgar Allan Poe’nun, üç öyküsünden müteşekkil Kara Kedi isimli kitap, Kolektif Kitap tarafından yayımlanmış. Çevirisi Bilge Ceren Şekerciler tarafından yapılan bu kitabın alametifarikası ise Luis Scafati’nin öyküleri muhteşem bir şekilde resimlemiş olması.

Kitaba adını da veren ilk öykü Kara Kedi. Anlatıcısının akıl sağlığının yerindeliğinden, yumuşak başlı, insancıl ve yufka yürekli oluşundan dem vurarak başladığı öykü, insanda içkin olarak bulunan demonikliğin tedricen ortaya çıkışı üzerine kuruludur. Bu ortaya çıkışın tetikleyicisi ise bir kara kedidir. Kierkegaard’ın, “demonik olan, dışavurumunu ancak 'iyi' ile ilişkiye geçtiğinde, kendi sınırlarına dışarıdan ulaştığında gerçekleştirir” diyerek ortaya koyduğu şekliyle düşünürsek, bu öyküde sınırları netleştiren şey kara kedinin varlığıdır.

Şeytanın Yükselişi
Kara kedi öyküsünü iki bölüm halinde incelemek mümkün. Birinci bölümde, öyküde karşımıza çıkan ilk kara kedi-Pluto-yavaş yavaş yükselen bu duruma eşlik eder. Birçok mitolojide habis ve kötü olanın timsali olan kara kedinin adının Pluto olması tesadüf değildir. Antik Yunan'da, yeraltı ülkesinin tanrısı Hades'in diğer ismidir Pluto ve Hesiodos Theogonia adlı eserinde onu “yüreği acımak nedir bilmeyen tanrı” diyerek tanımlar. Anlatıcımızın Pluto ile olan ilişkisi aniden gaddarca bir dehşete dönüşüverir. “Bir anda kendimi kaybettim. (...) Sanki ruhum asıl bedenimden bir anda uçup gitmiş, yerine şeytani bir kötülük taşıyan, bedenime onun her yanını acı çektirme hazzıyla titreten bir ruh girmişti.” diyerek tarif ettiği ruh hali, demonik olan tarafından ele geçirilmiş olmanın bir itirafıdır. Şeytani olanın ayırt edici özelliği kişinin edimlerini farkında olarak gerçekleştirmesidir. Anlatıcı şeytanileştiğinin farkındadır fakat engel olmaz. Tam da bu ruh halindeyken kara kedinin gözünü çıkarır. Artık kara kedi tıpkı Mephistopheles gibi bir uzvu eksik bir varlıktır. Şeytanın bir uzvunun eksik yahut sakat olması hali de çeşitli dinler ve mitolojilerde karşımıza çıkan, tanıdık bir durumdur.
Kişinin tümüyle kötü olması beklenemez. Bu nedenle, şeytanilik doruk noktasına eriştikten sonra bir arınma arzusunu da beraberinde getirir. Anlatıcımızın “ZITLIK ruhu beni ele geçirdi” derken kastettiği de tam olarak şeytani olanın bu ikili doğasıdır. Arınmanın gerçekleşmesi için de demonik olanın dışavurumuna yol açan kara kedinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu durumun kendisi de şiddetli bir çelişki barındırır. Bir yandan arınmaya ve şeytani olandan kurtulmaya yönelik bir çaba varken diğer yandan bu çaba ancak ve ancak kara kedinin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Bu kurtuluş düşüncesi, anlatıcımızın kara kediyi bir ağacın dalına asarak arınmaya çalışmasıyla son bulacaktır. Tanrıya olan sevgisinden doğan hasetle isyan eden şeytanı andırır şekilde, “Astım çünkü beni sevmişti” diyerek bu şiddetli çelişkiyi ifade eden anlatıcımızın arınması o kadar kolay olmayacaktır. Kedinin asıldığı gece yanan evinden, karısı ve hizmetçisiyle zorluklarla kaçıp kurtulan anlatıcı, ertesi gün yanan evine geri döndüğünde yıkılmayan tek duvarda boynundan iple asılmış bir kedi kabartması olduğunu görür. Engizisyon ateşinden sağlam çıkması şeytaniliğine delalet olan habis bir ruh gibi, yangından sağ çıkmış bir kedi “hayaleti”, aynı zamanda anlatıcımızın derin suçluluğunun, korkusunun ve vicdan azabının da bir göstergesidir.

Janus’un İki Yüzü
Tam da bu vicdani yarılmanın gerçekleşmesinden sonra öykünün ikinci kısmına geçeriz. Anlatıcımızın karşısına yeni bi kara kedi çıkar. Bu kara kedi Pluto’ya çok benzemektedir. Ondan tek farkı göğsünde bulunan beyazlıktır (bu beyazlık bize kelt mitolojisindeki cat sith adı verilen kara kediyi çağrıştırır. Cat sith ölen insanların ruhlarını çalmasıyla bilinir.). Üstelik bir süre sonra, tıpkı Pluto gibi bir gözünün kör olduğu anlaşılacaktır. Vicdan azabının tecessüm etmiş hali gibi birden ortaya çıkan bu kedi bir itirafı da beraberinde getirir; “kedi ödümü koparıyordu”. Kediye dair düşüncesini, “o canavardan tiksiniyor, nefret ediyordum” diyerek açıklayan anlatıcımızın korkusu ve suçluluğu kedinin göğsündeki beyazlığın bir darağacına benzediğini farketmesiyle iyice büyür. Çünkü vicdani olanla şeytani olan arasındaki bu benzerlik ve çağrışım dehşet vericidir. Bu dehşet, şeytanın tanrıya olan itirazını ve isyanını anımsatan şu cümlelerle ifade edilecektir; “Kaba saba bir hayvan, bir benzerini aşağılayarak yok ettiğim kaba saba bir hayvan, bana, Yüce Tanrı’nın suretinden yaratılmış bir insana böylesine bir acı çektirecekti ha!”

Yeniden baştaki duruma dönülmüştür. Şeytani olan yükselmiş ve arınma arzusunu da beraberinde getirmiştir. Öfkeden deliye dönen ve eline aldığı baltayla kediyi öldürmeye çalışan anlatıcımız, karısının engel olması üzerine baltayı karısının kafasına vurur ve onu öldürür. Bu korkunç cinayetten sonra cesedi gizlemeye koyulan anlatıcımız, “ortaçağdaki papazların işkence ederek öldürdükleri kurbanları duvara gömdükleri gibi” cesedi mahzenin duvarına gömecektir. Cesedin duvara gömülmesiyle kara kedinin yok olması eş zamanlıdır. Kara kedinin ortadan kaybolmasıyla anlatıcımız bir kaç gün rahat edecektir. Fakat karısının ölümünü araştıran dedektifler tam da işin peşini bırakmak üzerelerken, Kierkegaard’ın “vicdan azabı olan hiç kimse suskunluğa dayanamaz” sözünü doğrularcasına, aniden bir itiraf gibi mahzen duvarından bahseden anlatıcımız  kendini ele verir. Bu sırada duvarın içinden gelen kara kedinin çığlığı ile anlatıcının itirafı birbirine karışır ve duvarın yıkımına başlanır. Duvar yıkıldığında, kendisine adanan adağın başındaki kedi alması gereken ruhu almış, “kıpkırmızı ağzı ve ateş gibi yanan tek gözüyle sinsice” cinayet işlettiği katile bakmaktadır.

KARA KEDİ, Edgar Allan Poe, Bilge Ceren Şekerciler, Kolektif Kitap, 2012.



Gotik Edebiyat (Bulut YAVUZ, Barışcan DEMİR, Merve TOKGÖZ, Deniz YAVUZ, Murat ÖZBEK)

Barbar, vandal, yabancı, çapulcu; sabitliği, mutlaklığı, iktidarı veya kanonu yerle bir etmeye girişen her çaba benzer adlarla anılır. Her zaman şeytanidir, her zaman tahrif eder ve her zaman bütün hesapların dışında belirir. Biz burada onun görünümlerinden birisini, gotiki ele alacağız.

Goth kelimesi aslında barbarlık ile eşdeğer bir kullanıma sahiptir; yerleşik olan Roma kültürünü gelip talan eden ve Roma’nın yıkımının başlangıcı olan kavmin adıdır. Roma’nın kendisini sonsuzluğa yerleştirdiği yerde, demonik bir şekilde gelip o sonsuzluğu paramparça etmiştir. Gothlar tarihin dekadan unsurudur.

Nietzsche’nin öğretisinde dekadan kavramı bir yandan olumsuzlanırken, bir yandan da yeninin ortaya çıkışı için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Apollon-Dionysos ilişkisinin sürekliliği, dekadanı bir zorunluluk olarak ortaya koyar. Gotik mimaride yaygın olan yüksek tavanlı kiliseler; içeride insanı sonsuzlukla ezerken, yapının dışının bitimlerinde yer alan sivri uçlar, içerideki sonsuzluk hissini yaratan o yüksek tavanların devamına tekabül eden bir yerdedir ve sanki o sonsuzluğu delip geçmeye çalışıyor gibidir.

Rönesans ile devreye giren yeni, Rönesans klasisizm ile sabitlenmeye ve Apolloncu bir parlatmaya maruz kalmıştır. Dolayısıyla ortaya çıkmış olan “yeni”, artık insana Apolloncu bir düşten başka bir şey sunmaz hale gelmiştir. Gotik edebiyat bu Apolloncu parlatmaya karşı olarak, Dionysosçu bir çığlığa başvurmuştur. Bu çığlık üç farklı görünüme sahiptir; demoniklik, sonsuzluk ve dekadanlık. Bu görünümler birbirlerine bulaşan cinstedir.

Demonik olanın en iyi açıklamalarından birini Kierkegaard’un düşüncelerinde buluruz. O, demonik olanı kapalılık ve anilik üzerinden tanımlar. Kapalılık bir dilsizlik hali olarak kendi içine kapanmadır. Bu kapanma sonucu iletişim ortadan kalkar.  İnsanı, iletişimin birleştirdiği o kollektif ağdan çıkartır. Bu durumdayken insan artık bir özgür-olmayandır (iletişimsizliğin Kierkegaard’daki karşılığı budur). Aniliği ise Faust’un balesindeki Mephistopheles örneği ile açıklar Kierkegaard. Mephistopheles bu balede pencereden sıçrayıp bir “sıçrama” olarak kalır diye aktarır bize düşünür. Aynı anda içe doğru çöken ve birden patlayan bir dehşettir demonik olan.

Sonsuzluk ve dekadanı bir arada ele alındığında bağlamını daha iyi verecektir. Burada sonsuzluk edebiyatta sabitleşmiş Apolloncu bir düşün yansımasıdır, dekadan ise; bu düşü tahrif eden ve sonsuzluğun kurduğu sabitin maya perdesini indirendir. Çünkü Gotikin sonsuzu, mekânın düzenlenmesi sonucunda ortaya çıkar. Grotesk bir figür olarak geçit – ki daha sonra Alice’in hikâyesi ile en güçlü örneğini vermiş olacaktır bu geçit olgusu -, dehlizler, labirentler, tepeden düşen şeyler, yapıları birbirine bağlayan tüneller; kısaca mekanları birbirine bağlayan bir sonsuzluktur kastımız.

Bizi Gotik edebiyat üzerine bir dosya hazırlamaya, yalnız edebiyatı değil, iktidarın sözde kusursuzluğunun ve sonsuzluğunun yayıldığı her alanı, tıpkı Goth’ların Roma’nın sözde yıkılmazlığına yaptıkları gibi, iktidarı yarıp atabilecek bir silaha duyduğumuz ihtiyaç itti. Biz, edebiyatın gizil doğasında bu ya da buna benzer silahları barındırdığına inanıyoruz. İster Kierkegaard’un demonik aniliğiyle, ister Nietzsche’nin Deccal anlatısının gösterdiği dekadanla ele alınmış olsun, gotik edebiyatın da, edebiyatın bu türden silahlarından biri olduğunu ortaya koymak istedik.


İntihardan Katharsise Kısa Yoldan Varolmak (Deniz YAVUZ)

Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları Popüler Japon Edebiyatı’nın çok satan yazarı Haruki Murakami’nin -yayınlandıktan kısa bir süre sonra- diğer kitaplarının da çevirmeni olan Hüseyin Can Erkin tarafından Türkçeye çevrilen son romanıdır. Kitabın adının aksine epey renkli bir yazar Murakami; Aklınıza gelebilecek neredeyse her filozoftan, yazardan alıntılar ya da bu kişilere ve bağlantılı okullara, ekollere (bilhassa varoluşçuluk) göndermeler bulmak mümkün kitapta. Bunun dışında kişisel gelişim, popüler psikoloji, mistisizm gibi bayat damarlar kitabın omurgasını teşkil etmekte. Bir de caz müziğine ve Avrupa Akademik Müziğine epeyce düşkün yazarımız –kitaba adını veren “Hac Yılları (Années de Pèlerinage)” Romantik Dönem besteci ve piyanistlerinden Liszt’in aynı isimli eserinden mülhemdir ve bu eserin bir bölümü olan “Sıla Özlemi (Le mal du pays)” roman boyunca bize sık sık eşlik eder.

Kolaycı Popüler Temalar

Romanı iki ana bölümde incelemek mümkün. Birinci bölümde fazlaca ‘varoluşçu’ unsurlar taşıyan -bu nedenle ısrarla Kafka ile benzeştirilen- bir yazarla karşı karşıyayızdır. Romana Tsukuru’nun intiharı düşünmesi ve bunun sebebi ile başlıyoruz. İnsanın dünyaya fırlatılıp atılmış olması misali dört yakın arkadaşı tarafından ansızın, hiçbir açıklama yapılmadan arkadaş grubundan dışlanmış ve koskoca bir kentte bir başına -büyük kentlerin yalnız insanları popüler edebiyatın olmazsa olmazlarından sonuçta-, kimsesiz, terkedilmiş öylece kalakalmıştır. Bu hikayeyi birçok ‘ezoterik’ düşünürün eserlerinde bulmak mümkün (Akla hemen son dönem popüler kültürünün kendine malzeme etmekten çekinmediği bir diğer “kurban” Mevlana’nın Mesnevi’sinin girişindeki ney hikayesi gelebilir.). İnsan bu dünyaya fırlatılıp atılmıştır ve buna dair yapabilecek pek fazla bir şey yoktur. Bu saatten sonra yapılabilecek tek şey edimlerimizle özümüzü inşa etmektir. Esas olarak duyumsadığımız şey sürgün hissidir ve “sıla özlemi” çekeriz. Tam da bu noktada Liszt’in eseri ile birlikte romana adını veren renk meselesini açar Murakami. Bu dört arkadaşın herbiri isimlerinde bir renk sıfatı taşırken Tsukuru’nun isminde herhangi bir renk sıfatı yoktur. Bu durum Tsukuru’nun kafasını fazlasıyla meşgul eden bir meseledir. Hayatına giren herkesin isminde bir renk sıfatı varken Tsukuru’nun isminde neden yoktur? Çok zorlanmadan bu renkleri öz ile bağdaştırıp burada açıkça bir ‘varoluş problemi’nin ifadesini görmek mümkün. Tsukuru’nun arkadaşlarının isimlerindeki renkler kızıl, mavi, ak ve karadır. Dört şeyle kaim olan yaşamın ta kendisi yani. Tsukuru’nun yaşamı elinden alınmıştır.

Romanın ilk bölümündeki apaçık göstergeleri kabaca bunlardan ibaret Murakami’nin. Bunlarla beraber sık sık ‘yaşamın güzelliği’nin ısrarla vurgulanması -bayat damarların sonu gelmiyor bu kitapta-, romanın bütünüyle ya da herhangi bir parçasıyla bir bağ kurulmadan araya sıkıştırılmış ve gotik edebiyata öykünen kısa bir hikaye, Tsukuru’nun hayatına bir anda giren ve aynı biçimde yok olan ve aslında Murakami’nin felsefeye dair bütün bildiklerini ortaya dökmesine yarayan Haida isimli bir karakter -iki sayfa içerisinde Hegel’den Voltaire’e, Kant’tan varoluşçulara, düalizmden Bir’liğe ve mutlak varlığa, herkese ve her konuya dair tumturaklı laflar bulabilirsiniz- ve tabii ki olmazsa olmaz bir aşk hikayesi mevcut.

Dayatılan Güzellik: Yaşam

Yapayalnız kalmasından sonra 16 sene boyunca bu meseleden kimseye bahsedemeyen Tsukuru Tazaki ilk kez bir insana, meftun olduğu Sara’ya açılır. Zaten romanın ikinci bölümünü hazırlayan da budur. Sara ile aralarında geçen ve kaynağını büyük oranda klişe popüler psikoloji söylemlerinden alan alelade diyaloglar bizi romanın ikinci bölümüne hazırlar. Bu bölüm hem okuyucu hem de Tsukuru Tazaki için bir katharsis bölümüdür. İlk bölümdeki, vasatın altında denilebilecek biçimde ortaya konulan, varoluşa dair problemler yerini Freudyen erotik rüyalara ve ilişki anlatımlarına, ‘psikolojik tahlil’lere, “hangi dilde olursa olsun, açıklanması güç meseleler yaşamımızda hep olur” gibi didaktik beylik laflara bırakmıştır. Sara, Tsukuru’yu geçmişiyle yüzleşmeden sağlıklı bir insan olamayacağına ve bu nedenle de ilişkilerinin istenildiği gibi olmayacağına ikna eder. Tsukuru’nun yapması gereken arkadaşlarını bulup konuşarak, neden onunla ilişkilerini öyle birdenbire kestiklerini anlamak ve bu yüzleşme sayesinde arınıp, yeni bir hayata başlamaktır. Bunun için yolculuğa çıkan Tsukuru arkadaşlarını tek tek bulup geçmişiyle yüzleşir. Yüzleştikçe arınır ve aslında ne kadar da ‘renkli’ bir insan olduğunun ayrımına varır. Artık hep birlikte yaşamanın ne kadar gerekli ve güzel olduğunu idrak etmiş, geçmişimizle yüzleşmiş ve popüler olana kurban edilen mistiklerin, filozofların bir türlü basitleştiremedikleri o varoluş merhalelerini katedip arınmış olarak yolumuza devam edebiliriz. Yalnız bu yolculuk esnasında hep aklımızda bulunması gereken bazı şeyleri mutat aralıklarla kendimize ve çevremize hatırlatmakta fayda var.

Hikayesinin arasına bir miktar gerçeküstü öğeler sokuşturdu diye kimse ‘büyülü gerçekçi’ olmaz. Bunun için çok daha fazlası gerekir ve bu başka bir yazının konusudur. Ayrıca her bulduğuna etiket yapıştırmaya çalışma hali tam da popüler olanın arzusunu yerine getirmektedir. Kategorize edilen şey alıcısıyla her daim daha rahat buluşur ve satış için istenilen de budur. Bundan daha da önemlisi, artık iyice popüler olan ve bağlamından koparılmak suretiyle dillere pelesenk olan varoluşçu temaları her gördüğümüz yere, söylemesi kulağa hoş gelen kafkaesk tanımını yapıştırmamak iyi olabilir. Zira Kafka’nın herhangi bir eserinde böyle ucuzu bir kenara, katharsise dair herhangi bir şey bulmak pek de mümkün değildir.

RENKSİZ TSUKURU TAZAKİ’NİN HAC YILLARI, Haruki Murakami, Hüseyin Can Erkin, Doğan Kitap, 2014.

Japon Edebiyatı (Barışcan DEMİR, Bulut YAVUZ, Deniz YAVUZ, Merve TOKGÖZ, Murat ÖZBEK)

Yamamoto’nun Hagakure’sinde geçen, “Bir şeyi okurken içinizden okuyunuz, sesli okursanız devamı gelmeyebilir.” deyişi, gnosisle praxisin kesişebileceği bir alan açan Japon edebiyatının, okuma mefhumuna bakışı hakkında gerekli ipuçlarını vermektedir. Japon edebiyatının tümünü bir kenara bırakalım, Yamamoto’nun alıntısından yayılan düşünsel uzam bile bizim kültürümüze mesafelidir. Kendi geçmişine olan mesafesi ise bizimkine uzaklığını komik hale getirir niteliktedir: Savaşamamaktan korkarak doğan bir edebiyatın, artık kalem olan kılıcını yönlendirmek için aradığı tinsel katharsisle birlikte kendine aldığı mesafe –işte Japon edebiyatı.

Bu mütevazı Japon edebiyatı dosyasını bize hazırlatan iki tetikleyici unsurdan söz açalım: Bunlardan ilki, üstte bahsi geçen, hem bizimkine hem de kendi geçmiş kültürüne mesafe almış bir edebiyatın, omurgası olan modern dönemini Türk okuruna tanıtabilmek ve ikincisi ise, Türkiye’nin beslendiği edebi kanallara, ikincil dilden olmaksızın yapılmış çevirilerden oluşan yeni bir kültür damarı ekleyebilmektir. Tam da bu ikinci unsur dolayısıyla, dosyada ele alınmış kitapların tümü, yalnızca özgün dili olan Japoncadan çevrilmiş metinler arasından seçilmiştir.

Dosyayı oluştururken sırtımızı yasladığımız kaynaklara değinmek gerekirse, Şuiçi Kato’nun Japon Edebiyatı Tarihi, Kojin Karatani’nin Derinliğin Keşfi ve Oğuz Baykara’nın Modern Japon Edebiyatının Doğuşu ve Shiga Naoya isimli kitapların adlarını özellikle vurgulamamız gerekir. Aynı zamanda bu kitapların, Türkçedeki konuyla ilgili en güçlü kaynaklar olduğunu düşünüyoruz. Umarız ki, hazırladığımız dosya bu kaynaklardan bir diğeri olarak kullanılıp, yakacağımız ateşi körüklemek için gelecek diğerleri adına, potansiyel bir çıra işlevi görebilir. İyi okumalar…