Carl Schmitt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Carl Schmitt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Demokrasi ve Diktatörlük (Ebubekir AYKUT)

Günümüzde kapitalist devletler gittikçe otoriter bir biçim almaktadır. Parlamentoların öneminin azalması ile yürütmenin gittikçe güç kazanması, biçimsel dahi olsa hukuki düzenlemelere riayet etmeyen hükümetler ve sosyal hakların kapsamının gittikçe daralması istisna olmaktan çıkan bu yeni devlet biçiminin bazı özellikleri. Elbette kapitalist devlet başından beri otoriter bir devlet biçimine meyilliydi ancak sınıf mücadeleleri ve dünya konjonktürü dolayımıyla bu eğilim sınırlanmaktaydı. Kapitalist devlete içkin bu otoriterlik “olağanüstü” koşullarda, ekonomik, siyasal ve toplumsal kriz koşullarında, düzeni yeniden tesis etmek için devreye giriyordu. Bu durum liberaller tarafından “istisna hali” olarak ya da sapma olarak tanımlanıyordu; kapitalist devlet, toplumsal düzen sağlandıktan sonra eski biçimine geri dönüyordu. Ancak devlet-toplum ilişkilerinin yeniden yapılandırıldığı neoliberal dönemde otoriter devlet biçimi istisna olmaktan çıkıp bir “kural” haline dönüşüp yaygınlaştı. Egemen söylem de serbest piyasanın işlemesi için etkin ve güçlü bir devletin varlığına vurgu yapmaya başladı.

Otoriter devlet biçimin kural haline geldiği bir dönemde Carl Schmitt’in siyasal argümanları, her ne kadar egemen söylem tarafından referans alınmasa da, egemen söylemin rejime dair argümanlarını tartışmak ve eleştirmek için başlangıç noktası olarak ele alındı. Schmitt Diktatörlük, Parlamenter Demokrasinin Krizi, Siyasi İlahiyat ve Siyasal Kavramı gibi eserlerini toplumsal ve siyasal kriz koşullarının ayyuka çıktığı Almanya’da bir devrimin ufukta belirdiği Weimar Dönemi’nde yazmıştı. I. Dünya Savaşı’ndan yenik olarak çıkan Almanya’nın ekonomisi, toplumsal ve siyasal düzeni harap bir haldeydi. Bu bağlamda, egemen sınıflar hegemonya tesis etmekte zorlanmaktaydı. Ülkede olağanüstü koşullar hâkimdi; proletarya ülkenin geleceğini belirleyebilecek bir siyasal güç olarak ortaya çıkmıştı, küçük burjuvazi toplumsal ve siyasal huzursuzluklara tepki göstermekteydi ve burjuvazi hegemonyasını tehdit altında hissetmekteydi. Schmitt kuramında bu koşullara çözüm olarak egemenin hukuk üzerindeki konumunu vurguladı, parlamentonun işlevsizliğine ve gereksizliğine işaret etti ve bir siyasal otoriterliği, diktatörlüğü savundu.

Egemen ve Hukuk

Schmitt, bir hukukçu olarak sıkı bir siyasal liberalizm eleştirmenidir, liberal anayasa ve hukuk kavrayışlarına daha sonra Hayek gibi liberaller tarafından da kabul edilecek esaslı eleştiriler yöneltir. Ona göre, liberalizm ya “salt hukuki ve normatif olarak geçerli olmak zorunda olan bir şey olarak” tanımladığı devleti hukuk düzeni ile eşleştirir ya da devleti düzen sağlama işlevini yerine getirirken hukukla sınırlandırılmış bir kurum olarak tanımlar. Liberal hukuk devleti geleneğinde soyut normun objektif geçerliliği kişisel emirlerin karşısına yerleştirilir. Ancak Schmitt hukuk kurallarının şekli olduğunu ve somut olgulara somut bir şekilde, kimin hüküm vereceğini içermediğini belirtir. Hukuku uygulayacak bir otoriteye ihtiyaç olduğuna işaret eder. “Bir karar normu olarak kanun hükmü, yalnızca nasıl karar verilmesi gerektiğini belirtir, kimin karar vermesi gerektiğini değil.” Bu bağlamda, egemen kararları ile hukuki düzenin ve toplumsal düzenin teminatıdır ve geçerli hukuk düzeni ile sınırlandırılamaz. Egemenin konumunu olağanüstü hal kavrayışı üzerinden tanımlayan Schmitt, “egemen”i bir “sınır-kavram” olarak kabul eder. “Olağanüstü hal, mevzu hukukta öngörülmeyen” bir durumdur ve “olağanüstü halde, hukuk devleti anlayışına uygun yetkiye yer yoktur”. Egemen ve onun kararları, geçerli olan hukuki düzenin dışında yer almakla birlikte onun kurucusu ve teminatı olduğu için yine de hukuk düzenine aittir.

Devlet toplum ilişkilerinin yeniden yapılandırıldığı bir dönemde yeni hukuki düzenlemelerin mevcut hukuk mevzuatı ile hukuki açıdan meşrulaştırılması (anayasasında devletin sosyal hukuk devleti olarak tanımlandığı ama yasalarda sosyal hakların esamesinin okunmadığı Türkiye örneği gibi) mümkün değildir. Ya da mevcut hukukun yargıçlar tarafından yeni koşullara göre yeniden uygulanması da (“işçinin korunması” ilkesinin “işyerini korunması” olarak yorumlandığı Türkiye örneğinde) meşrulaştırılamaz. Elbette toplumsal düzenlemeler değişebilir ve dönüşebilir ancak yeni durumda bu yeni düzenlemeler toplumsal mutabakatı gerektirmeden yapılmalıdır, bu da Schmittçi bir egemeni gerektirir ve böyle bir kavrayış içinden dönüşüm meşru kabul edilebilir.

Parlamenter Demokrasi

Schmitt’in egemene ve karara yaptığı vurgu parlamenter demokrasi eleştirisi ile el ele gider. Ona göre, parlamenter demokrasinin liberaller tarafından tanımlanmış iki ilkesi vardır: Aleniyet ve müzakere. Aleniyet ilkesi, az sayıda insan tarafından kapalı kapılar ardında yürütülen gizli siyaset ve gizli diplomasiyi hedef alır, kamuoyunu etkili bir kontrol organına dönüştürmeyi hedefler ve iktidarın kötüye kullanılmasını imkânsız kılar. Liberaller ayrıca siyasi keyfiliğe bir çözüm olarak kuvvetler ayrılığı ilkesini öne sürer. Yasama, yürütme ve yargı güçleri birbirleri ile müzakereye zorlanır, dengelenir ve yurttaşların (kamuoyunun) kontrolü mümkün olur. Hukuk devletinde yasa parlamento aracılığıyla yasama işlemi dolayımıyla genel iradeyi yansıtır. Schmitt’e göre, parlamentonun farklı çıkarlar arasında bir çekişme alanına dönüşmesi ve kararların gerçekte başka yerlerde alınması parlamentoyu işlevsiz kılmıştır; hatta bu kurum gerçek demokrasinin önünde bir engel haline gelmiştir. Schmitt, liberalizm ile demokrasi arasında yaptığı ayrım temelinde parlamenter demokrasinin demokrasinin tek geçerli biçimi olmadığını belirtir; özünde demokrasi “yönetenlerle yönetilenler arasındaki özdeşlik”tir. Bu bağlamda, her diktatörlük “anti-liberaldir, ancak zorunlu olarak anti-demokratik değildir”. “Halk iradesi, alkışla, acclamatio ile, apaçık ve muhalefetsiz varoluş (Dasein) ile, …, daha demokratik bir şekilde dile getirilebilir”.

Günümüzde de parlamento hükümetler tarafından sıklıkla karar alma mekanizmalarından dışlanır, hükümet tarafından çıkarılan kanun hükmünde kararnameler (Türkiye’de kanun hükmünde kararnamelerin artan sayısı) parlamentonun yasama işlevinin yerini almaktadır. Parlamentodaki tartışmalar bir sonuca ulaşmadan kısır döngü içerisinde sürüp gitmektedir. Parlamenterler halkın temsilcisi olmaktan çıkıp yozlaşmışlar, kendi çıkarlarının ve dar bir grubun çıkarlarının temsilcisine (Türkiye’de 1980 sonrasında artan yolsuzluk soruşturmaları) dönüşmüştür. Schmittçi bir bakış açısından bu durumu aşabilmek için halk ile doğrudan özdeş bir egemenin varlığı gereklidir. Son olarak başka bir yazının konusu olabilecek eleştirimizi vurgulayalım; Schmitt’in egemeni (ya da egemenlik kavrayışı) hukuki düzenlemelerin içeriğine (kapitalist toplumun düzenlemeleri?) ya da egemenliğin karakterine (burjuva iktidarı?) kayıtsızdır.

SİYASİ İLAHİYAT: EGEMENLİK KURAMI ÜZERİNE DÖRT BÖLÜM, Carl Schmitt, çev. A. Emre Zeybekoğlu, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2010.
PARLAMENTER DEMOKRASİNİN KRİZİ, Carl Schmitt, çev. A. Emre Zeybekoğlu, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2010.


Diktatörlük Üzerine Birkaç Nokta (Dinçer DEMİRKENT)

Haziran günleri boyunca sokakları inleten sloganların en dikkat çekici olanlarından biri ‘diktatör istifa’ idi. Tunus’tan başlayıp Mısır’a uzanan ve mevcut rejimlerin birbiri ardı sıra yıkılmasıyla sonuçlanan isyan süreçlerinin de arkasında bu kavram yatıyordu. Avrupa’da ne Indigniados hareketi esnasında ne de Occupy eylemlerinde ön plana çıkmış olan bu kavramın coğrafyamızda itici bir söylem olarak öne çıkmasının temel nedeni tek kişide toplanan güce karşı siyasal direnişin başat çelişki olarak ortaya çıkmasıydı. Bu coğrafyada Makyavelyan bir anlamda halkın tabiiyet karşıtı mizacı çıkarları farklılaşabilen sınıfsal kesimleri siyasal isyana katabilmişti. Türkiye’de yankılanan ‘diktatör istifa’ seslerinin bununla ilişkisi çok kolay kurulabilir. Fakat Türkiye’yi ayrıksı gösteren iki noktayı da vurgulamak gerekir. Bunlardan birisi 2002’den itibaren liberallerin pompaladığı demokratikleştirici güç olarak AKP ve özellikle de Tayyip Erdoğan figürünün inşasıdır. İkincisi ise Türkiye’nin görece iş gören bir parlamenter rejime sahip olmasıdır. Bu iki noktanın diktatörlük kavramı bakımından siyasal analizini yapmak Türkiye’nin içinden geçtiği mevcut krizdeki konum ve yeni konumlanmalara dair bir manzarayı görebilmenin de önünü açacaktır. Bu yazı, bunu yapabilmek için birkaç nokta ve referansla kendini sınırlayacak.

Schmitt’e Diktatörlük

Carl Schmitt gerek Nazi ilişkisi gerekse de teorisinin parlamenter demokrasiye ve liberalizme getirdiği güçlü eleştirilerle uzun süre siyasal sosyal tartışmalarda dışlanmış bir isim. Fakat Avrupa’da özellikle radikal düşünürlerin parlamenter demokrasi eleştirileri ve siyasal olanı ön plana çıkaran yaklaşımları bu ismi 2000’lerin başından beri tekrardan siyasal tartışmaların önemli bir referansı haline getirdi. Yazarın Türkçeye çevrilmiş dört kitabı var. Fakat burada asıl olarak diktatörlük üzerine yazdığı kitap ile Anayasa Öğretisi kitabının ilgili yerleri ele alınacak. Bu kitaplar henüz çevrilmiş değil.

Schmitt, Diktatörlük adlı eserinde diktatörlüğün belirli bir amaca ulaşmak için gerekli bir araç olduğu düşüncesinin Marksist proletarya diktatörlüğü kavramı tartışmalarının ardından (kolektif diktatörlük) burjuva literatürüne tekrar dâhil olduğunu ve geri çekilirken kazanmış olduğu demokratik prosedürün askıya alınması anlamının yerini amaca ulaşmaya bıraktığını belirtir ve ekler: “Diktatörlük sorunu, somut bir istisna sorunudur, genel hukuk içtihadı içinde çokça çalışılmış değildir.” Roma hukukuna ait bir kavram olarak diktatör bu yönüyle tirandan farklıdır. Hukukun hem içinde hem de dışında yer alır. Roma’da kriz durumlarının içinden çıkmak için hukuku askıya alma yetkisi olan bir diktatör belirli bir süre için seçilirdi. Örneğin M. Kemal’e Büyük Millet Meclisi tarafından verilen Başkomutanlık yetkisinin bu anlamda bir diktatörlük yetkisi olup olmadığı da tartışılmıştır.

Schmitt, yukarıda indirgeyerek ele aldığımız diktatörlük kavrayışının siyaset teorisi içinde komiseryal (atanmış) diktatörlük olarak ele alındığını belirtir. Ardından da bunu egemen diktatörlükten ayırır. Egemen diktatörlüğü de kuruculukla ve kurucu olarak halkla özdeşleştirir. Ona göre siyasal bir kategori olarak halk egemen diktatördür ve bu yetkisini devretmez. Schmitt’in Anayasa Öğretisi adlı eserine baktığımızda egemen diktatör delege edilebilir çünkü o ancak ses çıkarabilir, onaylar ya da reddeder. Bu berrak görünen kavrayış bir yandan kurucu iktidar kavramının teorik karanlıklarına doğru bizi götürürken bir yandan da Nazi rejiminin siyasal karanlığına götürme ihtimalini taşır. Ama götüreceği yere doğru izini sürmek de günümüzü anlamak açısından önem taşımaktadır. Demokrasi olarak adlandırılan rejimlerin faşist rejimlerle ve diktatörlükle göbek bağlarını açığa vurur.

Diktatörden Tirana Erdoğan Rejimi

Bu izi AKP rejiminin tarihsel dönemini izleyerek sürdüğümüzde önemli siyasal sonuçlara ulaşırız. Bunlardan birincisi parlamenter demokrasilerin diktatörlüğün karşısında olmadığı aksine ikisinin birlikte yer alabileceğidir. AKP’nin Türkiyeli liberallerin de desteği ile Türkiye’nin tek demokratikleştirici aktörü olarak sunulması, eski düzenle çatışmayı bu söylemsel hattan kurması ve iktidarını bu çatışmanın yarattığı krizlerden güç alarak geliştirmesi, ardından bütün gücü tek elde toplaması dayanaklarını ‘demokratik’ kurumlar içinden almıştır. Gezi sürecinde Erdoğan tarafından ortaya konan ‘sandık’ tartışması bu bakımdan önemlidir.

Gezi sürecinde çok açık bir biçimde ortaya konan Schmittyan düşman söylemi de diktatörlüğün bu kavramsal analizinden yola çıkılarak yapılabilir. Erdoğan Gezi direnişine katılan kesimleri açıkça düşman kategorisi içine almış ve onları fiziksel olarak yok etmeye dönük bir politika izlemiştir. Polis tarafından kullanılan silahlar savaş araçlarıdır. İstanbul, Ankara, Hatay gibi şehirler ilan edilmemiş bir olağanüstü hali yaşamıştır. Tanıl Bora’nın ifadeleriyle Erdoğan milletini seçmiştir ve geri kalanını sayımın dışında bırakmıştır. Bu söylem dış düşman söylemiyle de birleşmiştir. İçerde demokratikleştirici dışarıda barışçı bir politika iddiasının temelinde içerde otoriter ve dışarda yayılmacı bir hareketin olduğu açıkça görülmüştür.

Üçüncüsü ve en sonuncusu AKP’nin Ergenekon davalarının ardından biriktirdiği gücün Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde toplanması, iki ayrı kavramla ifade edersek istisna yaratarak diktatörlüğünü sürdüren Erdoğan’ın artık tiranlaşmasıdır. Tiranlaşma keyfi yönetimin derecesinde kendini açığa vurmaktadır. Burada artık askıya alınan bir hukuk düzeni de tanınmamakta, yeni ‘demokratik’ anayasa vaadi içinde mevcut anayasal düzen haklar bakımından ortadan kaldırılmaktadır. En basit gösteri yürüyüşü hakkından yaşam hakkına kadar bütün bir liberal haklar sistemi Erdoğan’ın ağzında şekeri kaçınca atılan sakıza dönüşmüştür.

‘Diktatör istifa’ sloganı 2010 sonrasında coğrafyamıza damgasını vurmuştur. Diktatöre karşı birleşme, yönetenin baskısına karşı yönetilenin tahakküm görmeme direnci siyasal bir tutkal olarak iş görmüştür. Bunu diktatörlüğün geri çekilişi olarak okumak ne kadar olanaklıysa yeniden inşası bakımından değerlendirmek de olanaklıdır. Bu bakımdan bu konuda yapılacak hukuksal ve siyasal tartışmaların büyük bir önemi vardır.

CONSTITUTIONAL THEORY, Carl Schmitt, çev. Jeffrey Seitzer, Duke University Press, 2008.
DICTATORSHIP, Carl Schmitt, Polity Press, 2010.