Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hepimizin Boşluğu (Kerim AKBAŞ)

Berbat şeyler oluyor. Bir boşluğun içerisindeyiz, ne düşebiliyoruz ne de durduruluyoruz. Öylece sallanıyoruz boşlukta. Müthiş bir öfke doğuruyor bu, olanın farkında bir öfke yalnızlığı da büyütüyor ama. Bize direnmek kalıyor, gerekirse boşluğa da.

Direnmek dedim, yazarak direnmenin farkında olanlardan Asuman Susam. Şiirini bilmeyenler için şöyle söyleyeyim, rahatlıkla okunabilecek şiirler yok karşımızda. Çok net bir duruş var; kırdığı kadarının umudunu da ekleyen, açtığı boşlukta sallandırdığı kadar usulca yerine koyan dizeler var karşımızda. Bu netlik ama asla ‘kolay’ kelimesini çağrıştırmamalı, kalmak gereken dizelerden bahsediyorum. Bir süre kalmak, düşünmek, sığınmak belki. Bu kitapta yer almayan ‘’Tereddüt Gülleri’’ şiirindeki ‘’düz bir çizgi yalpalatır insanı’’ dizesini bu bağlamda bir düşünün isterim.

Asuman Susam’ın yeni şiir kitabı Kemik İnadı fevkalade önsöz niteliğinde ‘’Kimse’’ şiiriyle başlıyor. Uzun ve tekrarlı gizemler yerine kısa ve net anlatıyor Asuman Susam: ‘’yerin sertinde inzivada / bir suçlu gibi terliyor ellerim’’. Öncesi de var, şiirin ilk kıtası şöyle: ‘’en çok kimsin dediklerinde tökezliyorum / bir yalancı gibi terliyor ellerim / hepsi olmaktansa hiçbiriyim / ama bu nasıl denir’’. Burada kurulan kaygı ileride de karşımıza çıkacak; gidişatın tonunu belirliyor çünkü. Veriler çok net. Bütün yük ilk dizeye yüklenmiş gibi gözükebilir, fakat bu yükleniş kitabın tamamına nefes alma imkânı sağlıyor.

Şeylerin anlatılabilmesi, şeylerin ne olduğu ya da nasıl anlamlandırıldığı sorusuyla iç içedir. Bu gidişat kitabın tamamına nefes alma imkânı sağlıyor, demiştim. Yaratılan boşlukta bizi bekleyen dört bölüm var: Kemik, İnat, Sızı, Utanç. Sadece bölüm adlarından bile çok fazla çıkarım elde edilebilir zira bölümler üzerinden kurulan, ‘’genç çınarlar, hayattan hala ümitli’’ dizesinde örneğin karşımıza çıkan birikmişliği, bunca şeye rağmen kurulan birikmişliği göz ardı etmemek gerekiyor.

‘’içerinin sızısını şarkı diye söylüyor taşlar’’. Amed’i Düşünürken şiirinden bir dize fakat buraya dikkat, kitapta kurulan Sızı denklemine daha uğramadan karşımızda bu şiir. Asuman Susam bu şiiri Sızı bölümüne ekleseydi, bütün esrar darmadağın olacak mıydı? Kesinlikle. Bir önceki dizeye dönelim: ‘’gediklerinden ne sızar karanlığa belli değil’’. Bu iki dize Kemik. Kürt coğrafyası her haliyle karşımızda bu şiirde, kemik de sızlar.

İnat mı? ‘’iyi bir anı aramaktan vazgeçsin hafızam / yatışmayacak içim nasılsa’’. İnat bölümünde farklı iki şiirden iki bölüm üzerinde durmak istiyorum. Birincisi ‘’Öldürmeyeceksin’’ şiirindeki yukarıdaki dizeler. Bahsettiğim boşluk ve nefes alma durmaksızın devam ediyor. Bellek burada bir kesinliği ifşa ediyor, kendine kaçış. Boşluk büyüyor ve sahiciliği de kapsıyor durum. Yine oldukça içimizden bir ses bu; bizi sahiplenen, bize gösteren, açığa çıkartan yani… ‘’ormanı okuyorum boş zamanlarımda / gövdeye bakıp kökü görüyorum / ağaçların yatay serüvenini / çayırlarında iyiyim ülkenin / acı ot topluyorum zor zamanlara / şifa olarak duruyorum ağzının kenarında / ovayı titretip geçiyor yılkı dediğin o tek nefes / rüya sanıyorlar onu yeryüzünün nabzı / bir atın soluk soluğa terlemesi / aşkın iması say onu genleşen bir şimdi’’ Politik olanı ajitasyona ya da kalıplara sığdırarak anlatmak çok denendi, hiçbir karşılığı olmadı açık konuşalım. Asuman Susam burada müthiş kışkırtıcı, fevkalade oturaklı bir politik nefes yakalamış. Bu nefes bir boksör nefesini andırıyor çoğu zaman, onlarca round yıkılmadan kurulan dizeler ilerliyor, ilerledikçe daha da güçleniyor. Kaldığı yeri güçlendirerek devam eden şiirlerde görülen telaştan yok, aynı tonda. Boksörler nefeslerini oldukça idareli kullanmalıdırlar, tam da bundan bahsediyorum: Politik olanın görünürlüğünden çok içindeki olgu var karşımızda, kelimelerle savaşarak yazılmış bir şiir Sıcak Taş. Telaş yok, süs yok, ısrar yok, müthiş bir inat var ama. Rahatlatıcı anlamda mı? Daha çok yaralayıcı, kırıcı bir inat. Şiir buradan nereye ulaşıyor bakalım: ‘’unutuyorum bunu taş sıcak avcum yangın / uyusam diyorum tümseklerinde ovanın / hatırlamak için sararana dek otlar’’ Asuman Susam burada kolay olanı yapıp, şiiri ilk bölümünde bitirip, bu sersemletici ikinci bölüme geçmeseydi; şiirin ikinci bölümünden bir nebze dahi nefes almamızı istemeseydi İnat bertaraf olur muydu? Sertliğin herhangi bir sınırı yok lakin hafızanızda bu sertliğin, sınırın, yeniden oluşması gerçekleşiyor. Bizi çok sıkan bir şey var burada, bizi sıkan (sıkmak, burada daha çok germek anlamında) şey bir inadın sürekliliği ama ‘’İnat’ın’’ arkasından ‘’Sızı’’ ve sonra‘’Utanç’ın’’ geldiğinin unutulmaması mühim.

Sızı denklemi dedim, şiirin sisteme odaklanmaması burada bir ipucu. Sızı’yı bir sisteme bindirip, oluşanın dışına çıkılmak istenseydi, sanırım ‘’Sınır taşlarını buraya kim koymuştu?’’ gibi çok net bir dizeyle karşı karşıya kalmayabilirdik. Gösteren, açıklayan, haddini bildiren sorular, bir teslim olmama olarak okunabilir. Teslim olunmayan kavramın sızısı değil, sızı aşina olunan bir ‘’hatırlanan daha (mı) gerçek yaşanandan’’ dizesi, tam da bu. Öylece akacak bir bölüm değil, artıyor çünkü Utanç’a varan mesafe de açılan boşluk da. Hepimizin boşluğu ama… Bunu sahiplenerek yazıyor Asuman Susam.

Sonuç olarak: Kemik İnadı’nda okuru oldukça sert şiirler bekliyor, çekinmeden söyleyen gür bir ses. Öylesine yazılmış, amaçsız bir kitap yok karşımızda. Her şeyden önce şiir var; direnen, muhalif, başkaldıran şiirler. Şairin kendine döndüğü yer Utanç. Bizim olan çünkü bu, bize dair olan bu. Utancımız olmasaydı boşluğun bile farkında olmayabilirdik zira. Son söz:

‘’ne vakit ben, desem / bu sızı, burnumun direği’’.
KEMİK İNADI, Asuman Susam, Can Yayınları, 2015.

Âba Müslim’in İstanbul’u (Müslim Çelik ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

Son dönemlerde şiir incelemeleriyle uğraşıyor olsa da şiiri hiçbir şekilde ihmal etmeyen, geride bırakmayan bir isim Âba Müslim Çelik… Âba Müslim Çelik ile Noktürn Yayınları tarafından yayımlanan “İstanbulotus” adlı şiir kitabı üzerine söyleştik.

İstanbulotus yalnızca İstanbul üzerine yazdığınız şiirlerden mi oluşuyor?

Evet, yalnızca İstanbul üzerine yazılan şiirlerden oluşuyor. Bu şehir kendisi zaten bir şiiri içinde saklar. Ben o şiiri açığa çıkarmaya özellikle çaba gösterdim diyebilirim. İstanbul’un tarihi ve sosyal yaşantısı, kırılma noktaları, acısı, erinci, şiirlere yansısın istemiş olabilirim. Doğaldır ki şiir yazmak sizin arzunuzla başa baş örtüşmüyor. Esinlenme anlarının gelip şairi şiir olarak bulması gerekiyor. Örneğin; betikteki ilk şiir Körfez Depremi yılında yazıldı. Bir iki yıl sonra Adam Sanat dergisinde yayınlandı.  Ağırlıklı olarak 2008 yılından sonra şiirler akın etmeye başladı.
“Bursa Lirikleri” ve “Nazım Hikmet Yahşi Güzel” adlı tematik şiirlerden oluşan yapıtlarınız da var.  

İstanbulotus’u da bu bağlamda düşünebilir miyiz?

Evet, fakat bir farkla. “İstanbulotus”daki temalar birçoktur. O temaların ortak paydası vardır. Onu da ilk sorunuzda yanıtlamıştım. Fakat bu yapıtımda bir iki tane daha kırılma noktası var. İstanbul’u ilk kuran halklar, o zaman kentin adı farklı.  Bizans ve Osmanlı üzerinden cumhuriyet dönemi ve iki önemli güncel kırılma noktası daha var, meraklısına duyurulur. Kısacası, güzelim İstanbul toplu olarak çağdaş Türk şiirinde olsun istedim. Özellikle bu kentin hor kullanılışı ve bana göre yaralı bir şehir oluşu beni derinden etkilemiştir.  Geçmişte İstanbul üzerine Nedim, Yahya Kemal, Nâzım, Orhan Veli, Tanpınar’ın yazdıkları; İsmail Dede Efendi, Itri, Tatyos’un besteleriyle bende payı vardır.

İstanbul’un sizde başkaca karşılıkları var mı?

Anadolu İstanbul’da… Yurdumuzun her kesiminden insanları çeşitli mahallelerde bir arada görmek ve gözlemlemek mümkün…   Bir şairimizin söylediği gibi, “İstanbul insanını, iyi tanımayan bir şair ve yazar, sanatında fazla ilerleyemez”. Anadolu’nun birçok şehrinde okudum ve Türkçe- edebiyat öğretmeni olarak çalıştım. Bu yüzden hayattan getirdiklerimle gözlemlerimi imge olarak kuvvetlendirebildim. Bu nedenle “İstanbulotus”da şehrin güzellikleri yanında insan, başat öğe olarak hep öne çıkmıştır denilebilir. İstanbul’un bende düzyazı olarak da karşılığı var. Neden dersen, her şeyi sığdırmaya çalışmak safdillik olur. Şiir zaten kaldırmaz o kadar şeyi… Her şey giremez bu türe. Onun için özellikle çocuklar üzerine İstanbul konulu masallar kuruyorum.

Yeni çalışmalarınız var mı?

Ankara’daki Yapı Kitaplığı’ndan “Paris’te Kavalla Son Prelüd” ve“Cemal’ım Türküsü” adlı şiir betiğim birer yıl arayla yayımlanacak. “Paris’te Kavalla Son Prelüd” Yılmaz Güney ve yarattığı atmosfer üzerine 26 şiirden; “Cemal’ım Türküsü” ise, gerek şiirinde, gerek düzyazılarında çağdaş yazınımıza katkıları çok büyük olan Cemal Süreya üzerine yazılan 29 şiirden oluşan tematik yapıtlarımdır. Betiğe adını veren şiir tarafımdan bestelenmiştir. Her ikisinde de özellikle 68 Kuşağı’nın biçimlenmesinde yani bizim üzerimizde büyük payları vardır. Her iki betiğin de tamamlanması ayrı ayrı 8-10 yılı aldı.



İSTANBULOTUS, Müslim Çelik,Noktürn Yayınları, 2014.

Efe Murad’ın Şiiri Hakkındaki Göremeyişlerim (Büşra AKOVA)

-Başlık iyi oldu.
-İyi mi bilemedim de öyle.
-E şimdi ne diyeceğiz biz bu çocuğun şiirine?
-Türkçe değil. Kelimeler Türkçe ve Latin alfabesini kullanmış. Fakat metinler Türkçe olmamış. Yüklemler, zamirler, edatlar, bağlaçlar falan kafasına huni takmış geziyor gibi.
-Çok okuyunca -bir şiiri en az dört beş kere demek istiyorum- bir şeyler oluşuyor.
-Net bir şey olmuyor ama.
-Net ne var ki?
-Hele dil söz konusuyken netlikten bahsedemeyiz. İkinci el tasvirler. Hep eksik kalıyor.
-Hem hep eksik, hem hep geçerli.
-İnsan tabiatı değişmedikçe edebiyat eskimez, ölümsüz yaratıklar gibi dönemin şapkasını giyer ve çıkar. "Yıllar önce yazmış bak hala geçerli" sözünün bir manası yoktur. Bir an için bile geçerli olabilen öyle kalır.
-İnsanın tabiatıyla edebiyatı aynı şeydir diyorsun.
-Onu diyorum, evet. Edebiyatın zamansızlığı özden gelmesinden kaynaklanıyor. Özden geliyor ve yine öze dokunuyor. İletişim ihtiyacından malul en ilkel araç dil. İnsanlığın doğuşuyla yaşıt. İnsanın dili, dişlerin arasında, kemiksiz, sulu, oynak bir garip organ. Canlı gibi. Ağız var, ses telleri var, gırtlak var, nefes var. Ama hiçbirinin adını vermemişiz konuştuğumuz şeye, dil demişiz. Bunun bir anlamı olmalı.
-Düşünelim bunu. Evet.
-Dil düşüncemizin evrakı. Onunla fikrimizi, hislerimizi kayıt altına alıyor, anlayıp, anlaşılabiliyoruz. Bilim de doğanın dili bu durumda; onu izah eden, mantığını ortaya koyan, anlaşılmasını sağlayan ya da ondan anlaşılanın ifade edilmesine olanak tanıyan bir sistem. Doğa bilimle konuşuyor.
-Acaba dil ve düşünce arasında da bilim ve doğa arasındaki uçurum var mı?
-Var gibi geliyor bana. Fikir değilse de hislerimizi izah ederken dilin çok zavallı kaldığı durumlar gani. Hatta fikirlerimiz de özünde his belki.
-İyi de o zaman bizim edebiyata yüklediğimiz değer de saçma oluyor.
-Saçma maçma ben seviyorum kelimeleri.
-Kelimelere meftunuz tamam da insanların net şeyler ifade edebilecekleri bir dil kurmuş olmaları iletişim problemlerimizin temel sorunu olabilir.
-Gayet güzel anladığımız şeyleri işimize gelmediği için anlamamış gibi yapmamız sorun oluyor. Senin hep yaptığın bir şey. Yoksa dil yetiyor bana. Yetinmeyi bileceksin kızım biraz.
-Dil sana da yetmiyor, atma. Noktalama işaretleri bile yetmiyor diye sızlanıyorsun hep. Dil yetmez kimseye. Bakışların var, ellerin var, tüm bedenin var. Kullanırız hepsini konuşurken. Dil yetse tomruk gibi sakince uzanır üst üste öyle konuşurduk, kıpırtısız.
-Üst üste? (Muzip bir gülüş dudağın kenarında oturmuş ayaklarını sallandırıyor aşağı. Ay terliği düştü!)
-Tomruk deyince Adapazarı yolunda gördüğüm halleri geldi birden aklıma. Ölü ağaçlar. Ölülerden tabut yapıyoruz. Ölü içinde ölü.
-Kökü toprakta ağaca mı gömülsün insanlar?
-Nefis fikir bence. Böyle dikine, gövdesine ağacın. Hem bir nevi ölümsüzlük yöntemi.
-Dedemi bir ağaca gömmüş olsak ben gider yaslanır kitabımı okurdum gölgesinde. Piknik olur bayramlarda. Mezarlık dediğin de orman olur.
-Toki de kesip köprü geçiremez içinden. Yaşayanların canına okur bunlar, mamafih ölülerden korkarlar.
-Gezi Parkı Mezarlığı, Kuzey Mezarlıkları.
-Dilden nereye geldik?
-Dilden her yere gidersin. Dille her yere gidersin.
-İnsanları ağaçlara gömelim. Yaşasınlar ağaç gibi, orman gibi. Buraya geldik. Çözümdür mezarlıklara.
-“Sorun yaratmak çözümüne davranıldığıyla vardır. Yaratılmış çözümün epistemolojiye bir katkısı yoktur.” yazmış Efe.
-Anlamış gibi bir de alıntı yapıyor.
-Anladım bunu. Valla anladım. Entropi şeysi mantığı işte bir bakıma.
-Hangi bakıma? Biraz daha aç desem kalacaksın soğan cücüğü gibi.
-E dil yetmiyor dedik başta. Efe de kendine bildik kelimelerle başka bir sistem daha kurmuş. Bildikle bilmediği karıştırmış ihtiyaca göre.
-Çok da biliyor tabii. Kast ettiği şeyleri Zeki Müren Türkçesiyle yazsa da mevzuya uzaklığımızdan anlamayabiliriz.
-Bilmediğimiz bir şeyi, anlatılması zor bir kavrama yaslanarak, yeni bir söylem sisteminde, şiir dilinde yazmış yani toparlarsak.
-Yüksek sesle, tek nefeste, durmadan okuyun bunları demiş çocuk. Yaptın mı?
- Yaptım da benim tek nefese az şey sığıyor bir yana, komik de oldu.
-Anlamları pek bilinmeyen birçok kelime kullanması da ayrı tat.
-Mündemiç, küfreçne (bunun anlamını bulamadım) gibi kelimeler kullanmış. Fotoğraflar, çizimler, işaret ve işaretçiler var ki bunlara dikkatimizi çekmeliyiz.
-Her şey değişiyor. Şiir de öyle. Kendini az kısıtlayan bir yaklaşım var ifade şekillerine. Sınırlar genişliyor. Uyaktan kurtuluyor, şiirdeşuolmazbuolmazlardan kurtuluyor, hafifliyor. Örnek ver deseler Efe Murad’ı koyarım önlerine. Yakın zamanda fazla bir rağbet görmeyeceği muhakkak da sonrasında görecek.
-E uyak, ahenk, gizli bir anlatım falan filan, bunlar şiiri şiir yapan şeyler değil mi?
-Şiiri şiir yapan şey şiir olmasıdır. Ötesinde bir tanım hep yanlış kalır. Ya da yazan şiir yazdım diyorsa yazmıştır. Buna kim ne diyebilir?
-Diyen diyor valla. Şiirin genelkurmay başkanları var. Bunlar darbeyle yönetime geçmiş yaşam formları. Deneysel şiir yazan şairler de bu dünyanın anarşistleri. Yani sağcıdan da, solcudan da her türlü baskıyı görüyorlar.
- Mevcudun doğasıyla savaşılmaz. Martıya uçmayı yasaklayamazsın. Üç beş arkadaşının kanatlarını koparsan gözünün önünde yine de olmaz. Uçmak içinde var. İçini içinden çıkaramazsın. Uçan yok diye uçmak yok olmaz. Cisme saldırıp kavramdan  yırtamazsın. Soyut gerçeklere sallama baltanı. İnsanı insan yapan nedir bilmiyorsun. Tam bundandır ki insanı insanlıktan çıkaramazsın.
-Bingo. Şiiri de şiirlikten çıkarmazsın. Sen kimsin arkadaş?
-Hiç işte. Deli manyak.
-Efe ’cim kalkmış soğana sarımsağa kokusuz şiirler yazmış. Bana şiir yazan olmadı.
-Olmadı. (Surat düşer, hayatın anlamı bulamadan kaybolur, ışıklar kararır, kemanlar girer)
-Boş ver. “İnsanın maddeyi delememesinin nedeninin taşın kaderi olduğunu” diye bir dize okumuşsun. Belli ki bana yazılmış. İsim vermek şartmış mı?
-Hiç.

DEF-BEYİN, Efe Murad, 160. Kilometre Yayınları, 2012.
SERBEST ÇALIŞMALAR (Madde- Şiir Yazıları 2004 - 14), Efe Murad,  160.Kilometre Yayınları, 2014.

Gözden Yiten Şiirlerin İzinde (Güncel VARA)

Edebi türlerin her birine dair, bulanık ya da açık tanımlara çeşitli kaynaklarda rastlamak mümkün iken, sıra bu türlerin okurlarını anlamaya, onların eğilimlerini açıklamaya geldiğinde yaşanan zorluklar hayli uzun zamandır edebiyat dünyasının gündeminde. Bu zorluklar, edebiyat eserlerinin var oluşuyla ilgili önemli bilgilerin ortaya çıkarılması için incelenmeye değer. Sözgelimi, Umberto Eco’nun denemelerinde yer alan, 1992-1993 yılları arasında, Harvard Üniversitesi’nde verdiği bir dizi seminerde ise yeniden tartışmaya açtığı ‘örnek okur’ tanımını ele alalım kısaca. Bu tanım, esasında anlatılardan söz edildiğinde geçerlilik kazanıyor olsa da, okuduğu edebiyat eserinin ve yazarının ne yapmaya çalıştığını fark edebilen, metinle ve yazarıyla bir dereceye kadar iş birliğine gidebilen bir okur profilini şiir kitaplarının karşısında da bulmayı beklemek oldukça anlaşılır geliyor kulağa. Fakat, bir edebi tür olarak barındırdığı olanakları göz önüne aldığımızda, şiirin çeşitli katmanlardan oluşan ve okurunun birbirinden farklı okuma yöntemleri kurmasını sağlayan yapısı, yazarın eserini üretirken karşısında bulmayı tasarladığı o ‘örnek’ okur profilinin baskın çıkması olasılığını ortadan kaldırıyor. Hem şairin hem de okurun önünde açılan bu özgür ama sisli ve gizemli alan, şiirin, kat ettiği bunca zaman boyunca okurlarca tekrar tekrar üretilerek çoğalmasının, bu sayede de okurlarıyla buluşabildiği her çağa dair dikkate değer izleri bünyesinde taşıyarak yeni zamanlara aktarabilmesinin önünü açtı.

Şöyle bir dönüp de Türkiye şiirinin resmine bakınca, kendisini bir bildiri üzerinden tanımlamış olsun ya da olmasın, pek çok şiir topluluğunun, havasından suyundan beslendiği tüm zamanların gayrı resmi tarihini anlattığını görürüz. Akla ilk gelen, meşhur bir örnek olarak İkinci Yeni şiirinin etkisini hala kaybetmemiş olması tam da bu sebeptendir. İkinci Yeni ve diğer bazı şiir hareketlerinin izlerini taşıyan şiirler ortaya çıkarılmaya devam ederken, bir yandan da bu etkileri üzerinden sıyırmış şiirler üretilmeye çalışıldı. Böylece Türkiye şiiri doksanların başından itibaren daha dinamik bir süreç içine girdi. Ayak sesleri daha da duyulur hale gelen yeni şiir arayışları, ikibinli yılların gelişiyle birlikte görünürlük kazandı. Görsel veya deneysel şiir çalışmalarının sayıları artarken yeni nesil edebiyat dergileri de bu çalışmaların okurla buluşmalarını daha da kolaylaştırır oldu. Tüm bu çalışmalar, salt şemacı ya da biçimci olmakla kalmayıp, şiiri insanın ve toplumun bulunduğu bütün alanlara koyabilme çabasını da içinde barındırıyordu. Bu çabanın yanı sıra internetin yaygınlaşması, sosyal medya platformlarının ortaya çıkışı, şiirin basılan kitaplarla beraber bambaşka düzlemlerde okurla buluşmasını sağlar oldu. Kimi genç şairlerin ve şair adaylarının da katıldığı, eski ve yeni şiirlerin okunduğu buluşmalar; gün aşırı şiirlerin ya da şiirlerden mısraların paylaşıldığı internet siteleri ve sosyal medya hesapları, buluşmaların en bildik adreslerinden sadece ikisi. Bunlarla beraber çok eski zamanlardan beri tanıdığımız buluşma şekillerimiz var şiirlerle: Yaşar Miraç’ın, Kemal Burkay’ın, Bülent Ecevit’in, Ülkü Tamer’in ve daha nicelerinin şiirlerinin üzerine yazılan besteler ve Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Adnan Yücel gibi şairlerin mısralarının yazıldığı duvarlar ve pankartlar, şiir kültürümüzde çok özel bir yer aldı.

İşte böylesi bir şiir ortamında okur, çağın getirdiği kolaylıkların yarattığı rahatlıkların da etkisiyle birlikte şiire, basılı kitap formatında ulaşma alışkanlığından hızla uzaklaştı. Kimi eski ve yeni nesil şairler kendilerini ve poetikalarını dergilerde var etmeye çalışır oldu; hatta kimileri dergilerin ‘kadrolu şair’i ilan edilebilecek biçimde yer aldı dergilerin arasında. Elde, nitelikli şiire sadece dergilerden ulaşma imkanı kalınca, sıkı şiir okuru, takibini dergilerden sürdürür oldu. Kitaplarla birlikte internet üzerinden de erişebildiğimiz şiirlerin, bir zaman sonra Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformlarında yapılan cerrahi müdahalelere mazur kalışına tanık olmaya başladık. Bugün şiirler mısralarına kadar parçalanıp servis ediliyor, sözgelimi Attilâ İlhan’ın “Çünkü ayrılık da sevdaya dahil.” dizesi Cemal Süreya imzasıyla paylaşılıyor. Daha da kötüsü, uydurulmuş şiirimsilerin büyük şairlere mal edildiği oluyor. Tüketilmesi oldukça kolay olan bu formuyla şiir benzeri metinler, kitaplara olan ilgiyi de azaltır oldu.

Şiire kitaplar aracılığı ile ulaşmayı alışkanlık haline getiren okur kitlesinin uzunca bir süredir, milenyumun öte yanında kalan şiir kitaplarına ulaşmakta güçlük çektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Genç okurların bir kısmı ise dergiler ve internet üzerinden şiiri takip etmekle yetinmeyip kitaplara da erişmeye çalışıyor. Şiir kitapları yayınlayan büyük yayınevleri, bu ihtiyacı yeni baskılar, antolojiler ve toplu şiir kitapları hazırlayarak giderme çabasını sürdürmekteler. Yine de Nilgün Marmara’nın Kırmızı Kahverengi Defter kitabının baskısı yapılmıyor; Salah Birsel ve Gülten Akın gibi isimlerin kimi şiir kitaplarına hiçbir kitapçıda rastlanmıyor. Arkadaş Zekai Özger’in şiirlerinin de saydığım isimlerle aynı kaderi paylaşacağı kanısı yaygın iken bu şiirler Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası isimli bir kitapta toplu halde yayınlandılar geçtiğimiz yıl içinde. Bazı kitapların artık basılmıyor oluşu, peşinde koşan okuru yaralıyor olsa da uzun zamandır basılmayan şiirlerin son birkaç yıl içerisinde yeniden basılması, baskısı yapılmayan kitaplar konusunda umut veriyor.

Edebiyat dergilerinde sık sık, şiir okurlarının az olduğu yönündeki yakınmalar yer alır ve yer yer okurun sadakatsizliğinden dem vurulur. Pek çok farklı okur profilinin isteklerine cevap vermeye çalışan yayınevlerinin de bu işte payı olup olmadığı üzerine düşünülebilir belki ama bugün, şiire ulaşma yollarımızın daha da çeşitlendiği, içerdiği tehlikelere rağmen kimi araçlar sayesinde kolaylaştığı; şiirin yeni dünyalar kurma gücüne dair bilincin geliştiği de gün gibi ortadayken şiiri terk etmemek, yolumuzu şiire düşürmek gerek. 


Cihangir Kedileri’nin Peşinde (Fethi YILDIRIM)

Tuhaftır, bir öznenin vasıflarından/uğraşlarından bahsedilirken, bahsedilen kişinin aynı zamanda “şair” oluşu sohbetin yahut yazının sonuna eklenir. Şiirin yahut şairliğin, diğer vasıfların yanında küçümsenişinden midir bilinmez, bazen şunu işittiğimiz dahi olur : “Şiir de karalıyor arada, şairliği de var bütün bunların yanı sıra”.

Şiirin, diğer sanatların, uğraşların yanında “hepsinden öte” başlığıyla sunulması gerektiğine inanan biri olarak, Yıldırım Türker’in şair kimliğinin; araştırmacı/gazeteci, senarist ve çevirmen kimliklerinin yanında es geçildiğini düşünüyorum; ancak, elbette ki, bu durum şairin diğer sıfatlarının küçümsenmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Yazarın, Metis Yayınları’ndan çıkan Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor ve Gözaltında Kayıp Onu Unutma! adlı incelemelerinde, devlet aklının, kendi varlığı ve istikrarı adına neler yapabildiğine, Türkiye coğrafyasının yakın tarihine mal olmuş siyasi aktörlere baktığımızda tecrübe ettiğimiz “gurur açlığı”na şahit oluyoruz. Senaristliğini üstlendiği Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’da ise yaşamın her alanına nüfuz eden iktidarlarca üretilmiş, LGBTİ bireylerinin ve seks işçilerinin yaşamlarını hedef alan “toplumsal ahlak”ı ifşa edişini görüyoruz. Tüm bu eserlerinden hareketle, Yıldırım Türker’in devlet ve tabiat ayrışmasında, tabiatın, etiğin ve toplumsal vicdanın yanında yer aldığını biliyoruz. Lakin yazarın/şairin belleğine, zihnindeki imgelere ve adımladığı sokaklara da dönüp bakabilmek adına, Korsan Yayın’dan çıkan ve şairin imzasını taşıyan Cihangir Kedileri’yle de tanışmamız gerektiği kanısındayım.

Cihangir Kedileri, Yıldırım Türker imzalı ilk ve tek şiir kitabı olarak 1993 yılında okurlarıyla buluştu. Başarısını 1994 yılında layık görüldüğü Cemal Süreya Şiir Ödülü’yle de ispat eden kitabın peşinde koşanlar bilir; Cihangir Kedileri’nin peşinde yorulur, coğrafyanızın sahaflarının yollarını arşınlar, hatta sırf ona erişebilmek için farklı coğrafyalara bilet alırsınız. Bir süre sonra aramak eylemi ana meşgale haline gelir, “Umarım bulamam da, bu macera hiçbir zaman bitmez” diyerek mecnun olursunuz ve kendinizi sizin gibi Cihangir Kedileri’nin peşinde ömrünü tüketen öznelerle aynı masada sohbet ederken bulursunuz. Mecnun yıllarımı, bir diğer deyişle Cihangir Kedileri’nin peşinde sürüklenirken tecrübe ettiklerimi sonraya saklayıp, bir an evvel belleğimdeki ve kitaplığımdaki Cihangir Kedileri’nden bahsetmek istiyorum.

Kitabı elinize aldığınız vakit, kapağında tasarımını Mete Özgencil’in yaptığı “kallavi” bir jilet karşılar sizi. Sezen Aksu’nun daha sonra Ablam Aşktan Öldü ismiyle besteleyeceği Benim Ablam şiirindeki iki dize, Cihangir Kedileri’nin söze kallavi bir jiletle başlamasını destekler niteliktedir: “Geçemezsin aynadan hiç yara / Almadan. Geçemezsin.”. Şair, kitap dâhilinde belleğindekileri Cadı Şarkıları, Cihangir Kedileri, Rus Işığı, Cumhuriyet Gazinosu ve Son Sayfalar isimleriyle beş bölüme ayırmıştır ve kitabın ilk bölümü olan Cadı Şarkıları’nın girişinde William Blake’in dizesi karşılar bizi: “Some are born to endless night” (Kimileri sonsuz geceye doğar). Sayfaları çevirdikçe gençliğini geri edinen Peter Pan, nam-ı diğer “uçumlu öteki” kız kardeşler, “aşktan ölen” ablalar, “arzuya inanan suçu çoktan öldüren” —yalnızca müziği değil, bir hayatı, arzuyu, istenci bölüşen— orkestra üyeleri, “yüzü alkolün gönderlerinde kanlı bir bayrak gibi yükselen” abiler, Chat Baker’ın trompeti, “tehlikeye düşkün olmadan tehlikeli herşeyi seven o korkunç ve kırılgan mahlûklar”, Wagons Litts’de içen Atatürk, alengiri devletten samimiyeti aşktan mütevellit arka sokaklar, çaldıklarıyla besleyen bakkal çırakları, pantolonlu bulutlar ve diğerleri, şairin belleğinden yükselip okurlarını selamlar.
Bestelenmesi, yahut sanal bağlamlarda alıntılanması sayesinde yalnızca birkaç şiirine erişilebilen, gerek samimiyetinden gerekse tek basım yapmış olmasından ötürü mitleşen Cihangir Kedileri’nin ismi, kitapla aynı adı taşıyan şiirden anladığımız üzere, her müzik grubunun süt dişlerini henüz çıkardığı, erken dönemlerde tecrübe ettiği isim bulma sancısından doğmuştur: “Çıplak hayvan, Kadife Yeraltı, Hırsızın Günlüğü / Ah bir isim bulsaydık şu gruba”. Yirmili yaşların, “hakikat”i müzikte ve şiirin iktidardan uzak, istençlere yakın samimiyetinde arayan; tüm asidikliği, irrasyonelliği ve zıpçıktılığıyla aşka dönen heyecanının şiiridir Cihangir Kedileri. Kitabın Cumhuriyet Gazinosu adlı bölümündeyse, şair erken Cumhuriyet’in yaralarını, yarattığı toplumsal histeriyi ve uygulanan ayrımcılığa, katliamlara ve toplum mühendisliğine rağmen(!) organikleşememiş sentetikliğini tüm çıplaklığıyla döker belleğinden. Ben Güz Siz isimli şiirde şairin belleğindeki “cumhuriyet imgeleri”ne şahit oluruz: “nasır tutmuş / tarihten tökezlemiş / kasıkta taşınan tabanca gibi üşütmüş / aynalara bizden önce davranıp yüzümüze yılışmış / sizden marlon brando benden james dean yaratmış / ne zaman sokulsak canımızı yakmış / amerikan barlarda yalnız bırakmış / deodorantlara / ağız spreylerine / onca kitaba / kekemeliğe / pekliğe / pekinliğe malolmuş/ düellolarla beslediğimiz / büyüdükçe bizi birbirimize düşman eden / gururumuzla!”. Aynı şiirde yer alan başka iki dize ise, devcileyin bir projenin —bir diğer deyişle iktidarın başka bir renginin— türlü sosyal mühendisliklerce uygulanışının sentetikliğine tepki niteliğindedir: “artık hiçbir şeyi soyluca yaşayamayız / tükürüp kaçan çocuklar gibi”.

      Tek basım yapmış ve bir daha basılmayacağına emin olduğunuz “tek atımlık lütuf”ların peşinde koşarken tecrübe edilenler, bahsi geçen kitaba ve kitabın belleğimizdeki izdüşümüne dâhildir. Cihangir Kedileri’nin peşinde yollarını arşınladığım sahaflarda soluduğum sohbetlere, “Geçen gün sizin yaşlarınızda biri daha sordu, elime geçtiği takdirde ona ayıracağıma söz verdim” cümlesi neticesinde varlığından haberdar olduğum belgisiz yol arkadaşıma, “ev” bildiğimize, “yol”a ve yirmili yaşlarıma, Cihangir Kedileri’nden ikramımdır:


ev bitti
Duvarlar lekeli gri bir tül usulca
Dalgalanıyor eşyanın üstünde
Şurada oturup dinlerdik kendimizi
Ellerim saçlarında şurada terlerdik
Kimdi? Ne önemi var
Birlikte uğuldardık huzursuz bir kedi
Pençesi çekiliverirdi aramızdan
Çizerek sıkıntıyı

Cam talaş kırık çivi kurtlu
Ahşap bütün bu tekinsiz eşya
Yeryatağına kıvrılıp içiçe
Aşkın olabilirliği bir an olsun aklımıza gelmeden…

                                                                        (Cihangir Kedileri’nden)


CİHANGİR KEDİLERİ, Yıldırım Türker, Korsan / Sombahar Yayınları, 1993.

“Bütün Yapıtları” Kitabıyla Öldürülmek (Emre ÜTÜKLER)

Gittikçe ticarileşen kitap endüstrisinin olumsuz etkileri edebiyatımızın her alanında kendini gösteriyor. Varlığımızın en önemli aşı kitaplar bozuluyor önce, sonra her şey. Kitapçı dükkanlarında görülüyor kıtlık ilkin, sonra her yerde. Bu kıtlıktan en az etkilenen tür, diğerlerine göre daha ticari bir tür olan roman. Öykü, deneme ve inceleme kitaplarında etkisi önemli derecede hissedilen bu kıtlıktan en çok etkilenen ise şiir kitapları. Ne yazık ki sayıları bir düzineyi geçmeyen yayınevi tarafından basılmaya devam eden şiir kitapları, bu yayınevlerinin önemli bir kısmı tarafından ikinci defa basılmıyor. Kayboluyor. Oysa bizlere Yûnus, Şeyh Galip ve Homeros’u armağan eden Anadolu topraklarında şiir tükenmeyecektir. Şair’in sözcükleriyle söylersem: Eski suç ortağımız olan ne işledik ise onunla işlediğimiz Şiir’e dadanan bu çağı sevmedim.

Güncel edebiyatın nabzı dergilerde atıyor. Dergilerde atmaya da devam edecek! Fakat dergilere verdiğimiz önem giderek azalmakta. Bu yüzden de dergiler aracılığıyla günümüz edebiyatı daha az kişiye ulaşıyor, böyle olunca da günün edebiyatı ancak seneler sonra yakalanabiliyor. Oysa 40’lı ve 50’li yıllarda dergi ve gazeteler daha çok kişiye ulaşıyor, şiirleri ve öyküleri de daha geniş bir kesime ulaştırıyorlardı. Hatta bazı romanlar bile bu kadar geniş bir kitleye ulaşmalarını dergilerde ve gazetelerde tefrika edilmelerine borçluydu o yıllarda. Hiç kitap yayınlamadığı halde okuruna ulaşabilen Yahya Kemalli yıllarda kitaplar, dergiler ve gazeteler el ele yürüyordu. Dergilerin bu denli tesirli olduğu bu yılların ardından şiirler ve öyküler, okurların önemli bir kısmına kitaplar aracılığıyla ulaşmaya başladı. Okurların dergiler sayesinde şairler ve öykücülerle tanışıp ardından da onların kitaplarını takip ettikleri yılların ardından okurlar bu yıllarda yazarları ilk olarak kitapları aracılığıyla tanıyor, ardından da onların bir parçası oldukları dergileri takip etmeye başlıyorlardı. Onların da ardından gelen bizlerin ise şair ile ya da öykücü ile tanışmaları ne kitaplarla ne de dergilerle oldu. “Toplu Şiirler” ve “Toplu Öyküleri” kitaplarıyla oldu onlarla tanışmamız. Bu tüketim çağında da, bu tanışma, bizlerin, derin olan şiir ve öyküyü roman gibi kolay tüketilir olarak algılamamıza sebep oldu. Bir roman hacminde olan bu kitaplardaki eserlerin tümünü bir roman süresinde okuyor, o eserlerin derinine inemiyorduk. Beğenilere yön veren popülizm karşısında yıkılıyor, sadece en beğenilen eserlerini okuyorduk sanatçıların. En popüler şiirleri ve öyküleri bir arada barındırdığı için de “Toplu Şiirler”, “Toplu Öyküler” kitaplarına şükrediyorduk. Tek bir şiir kitabındaki şiirlerin sırasını, düzenini, harmonisini, temasını hiç ama hiç önemsemiyorduk. Bizden sonraki kuşağı ise şiir ve öykü ile tanıştıran internet ve sosyal medya oldu yazık ki… Bu kuşak deneme ve incelemeyle ise henüz tanışamadı…

“Bütün Yapıtları”, kitaplar için hem tekrardan gün yüzüne çıkmak, hem de hapsolmak demek. Gereken ilgiyi göremediği için basılmayan öykü, şiir, oyun, deneme ve eleştiri kitapları tekrardan gün yüzüne çıkıyor; fakat “Bütün Yapıtları” tek bir ciltte toplanan yazarın yeni kitabı da ilk ya da ikinci baskısının ardından hemen “Bütün Yapıtları” kitabının içine hapsediliyor. Bu kitaplar bir anlamda içerdiği kitapların tek başlarına var olmalarını engelliyor. Edebiyata gönül veren görece ilkeli yayıncılar, bu kitapları basarak hem ticari kaygılarla baş ettiklerini hem de eserlerin göz önünde bulunmalarını sağladıklarını düşünüyor ve vicdanlarını rahatlatıyorlar. Oysa ürettiği tüm eserleri bir “Bütün Yapıtları” kitabının hacmine sahip olmadığı için unutuluşa terk edilen usta kalemleri var edebiyatımızın. Onlara hak ettikleri ilginin bir kısmını verebilecek tek şey ne yazık ki ölüm! Anca öldükleri zaman kitapları tekrardan basılacak onların. Çok sayıda eser üretmesine rağmen kitapları basılmayan edebiyatımızın çınarlarının da kitaplarının tek bir ciltte toplanması, yazarın vefat etmesinin ardından gerçekleşiyor. Ölüm, yazarlar için kitaplıklarının dağılması demek oluyor, kitaplarının ise tek bir ciltte toplanması. Günümüzde yazarlarımız kitaplar(ın)da bile ölemiyor. Yazarları tek bir kitapta, tek bir ciltte, tek bir kalemde öldürüyoruz.

“O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.”
Behçet Necatigil


Daha da kötüsü oluyor. Ölümlerinin ardından “Bütün Eserleri”nin biyografi kısmındaki parantezi kapattığımız yazarlarımızın kitapları, ilgi görmediği için kitapçı raflarından siliniyor ve bir edebiyat arkeoloğu yayıncı tarafından gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor. Ne yazık ki öykümüzün yüz akları Zeyyat Selimoğlu ve Feyyaz Kayacan’ın “Tüm Öyküleri”ne bile ulaşmak mümkün değil. 75 senesini şiire adamış İlhan Berk’in , şiirimizin en özgün isimlerinden Asaf Hâlet Çelebi’nin bırakın tek tek şiir kitaplarını “Toplu Şiirleri”ne bile ulaşmaya çalıştığımızda aynı yanıtla karşılaşıyoruz. “Baskısı Yok!”
Edebiyata 30 yıldan fazla emek vermiş yaşayan çınarlarımıza gereken ilgiyi göstermek, onlara karşı vefa borcumuzu ödemek için yapıtlarını tek ciltte topluyoruz. Önceden de belirttiğim gibi bu isimler yeni kitap çıkardıklarında o kitapları da bir iki baskının ardından “Bütün Yapıtları”nın içine atıyor, o kitapların tek tek kitaplar olarak var olmalarına izin vermiyoruz. Ne acıdır ki, 60’ı aşkın yıldır şiir yazan Gülten Akın ve Hilmi Yavuz’un son şiir kitaplarından bir önceki şiir kitaplarına ne sahaflarda ne de kitapçılarda rastlayabiliyoruz. Hilmi Yavuz’un üç bölümden oluşan bu kitabının bölümlerinin isimlerine atıfla soruyorum: Şiir kaybolur mu? Şiir gayb-olur mu? Sorumu Gülten Akın’ın bahsettiğim kitabı yanıtlıyor: Kuş Uçsa Gölge Kalır. Şiirin o kendine özgü muhalefeti ile uğraşmak hiç de kolay değil. Bu boğucu dünyada soluklanalım diye bize gölgesini sunan Gülten Akın şiiri, Anadolu’da kuşlar var olduğu sürece uçacaktır. Çok aradığım bu kitaptaki bir şiiri kitabı arama çabamla ilişkilendiriyorum:

yakınımda çok yakınımda
sesine konan kuşları duyuyorum
dokunamadıkça varsın, ordasın
elimi uzatsam yok olacaksın

sılamsın

Şairin “Toplu Şiirler” kitaplarına almayı unuttukları bu kitap ne yazık ki okurlara ulaşamıyor. Daha da vahimi artık Gülten Akın’ın “Toplu Şiirleri” bile basılmıyor. Tıpkı yaşarken eserlerini hatta “Toplu Eserleri”ni dahi bulamadığımız Güven Turan, Cevat Çapan, Gültekin Emre gibi…  Suçlularından çok şairleri ve yazarları yargılanan ülkemizde onların yakılarak bile yok edilemediği anlaşılmıştır. Şimdi ise biz okurlar yargılanıyoruz. Büyük usta Oktay Akbal’a minnetle söylüyorum: Suçumuz okur olmak!


Hayati Baki’nin Zihin Temrinleri (İsmail BİÇER)

“sizin için insan kardeşlerim”
                             orhan veli
Sinop’un bir köyünde, doğayla iç içe yaşayan şair Hayati Baki, son yapıtı “Şair ve Hakikat” ile selamlıyor bizleri. Hayati Baki’nin “Şair ve Hakikat”ten önceki yapıtları; “Sonrasız Dönüş Yalnızlığı” (Şiir, 1992), “Şiirin Kesik Damarları” (1. Kitap: İntihar Eden Şairler Kitabı; 2. Kitap: Öldürülen Şairler Kitabı; Araştırma-Antoloji, 1994), “Tanzimat Edebiyatında Roman ve İnsan” (İnceleme, 1994), “Usulca ve Yeğnik” (Şiir, 1996), “Bursa’da Zaman ve Edebiyat” (Editör, 1997), “Harfler Kitabı” (Şiir, 2004), “Şair ve Otorite-Şiir ve Yanılsama” (Eleştirel Deneme, Birinci Baskı1996, İkinci Baskı 2008), adlarını taşıyor.

Bu yapıtlar gösteriyor ki; ‘tembellik hakkı’nı savunan, ‘ölümün büyük bir haksızlık’ olduğuna inan, “keşke bir ağaç olsaydım” arzusu içinde olan, dünyanın içinde bulunduğu trajedi karşısında ‘kronik bir umutsuz’ olarak adlandırılan Hayati Baki, sadece şiire değil, şiir düşüncesine de ciddi katkılar sunan şairlerimizdendir.

Hayati Baki, “Şairin Zihin Temrinleri” alt başlığı ile adlandırdığı “Şair ve Hakikat”te, Türk ve dünya şiirinin önemli/iz bırakmış şairlerini çeşitli yönleriyle okur karşısına çıkarıyor. Bu şairler sırasıyla; Beşir Fuad, Ingeborg Bachmann, Ahmet Haşim, René Char, Tevfik Fikret, Johann Christian Friedrich Hölderlin, Orhan Veli Kanık, Sylvia Plath, Rainer Maria Rilke, Behçet Necatigil, Paul Celan, Oktay Rifat, Louis Aragon, Çolphan, Cesare Pavese, Melih Cevdet Anday, Bertolt Brecht, İbrahim Şinasi, Octavio Paz, Ceyhun Atuf Kansu, Nikolay Alekseyeviç Nekrasov, Cahit Sıtkı Tarancı.

Hayati Baki, şairleri anlatmaya öz yaşam öyküleri ile başlıyor, onları yazmaya iten şartları ve koşulları dile getiriyor, şiirleri (şiir anlayışları) üzerine derinlikli çözümlemelerde bulunuyor, şiirlerinden örnekler veriyor. Hayati Baki, bu şairlerin herkes tarafından bilinen öz yaşamlarına dair bilgilerin dışında, neredeyse hiç bilinmeyen (su yüzüne çıkmamış) yanlarını sunuyor okura… Tüm bu metinlerde, sadece kendi görüşlerini dile getirmiyor. Başka şair ve eleştirmenlerin de düşüncelerine yer veriyor. Orhan Veli’yi ve şiirlerindeki değişimi anlatırken, yer yer Sait Faik ve Asım Bezirci’nin devreye girdiğini görüyoruz. Orhan Veli demişken, Hayati Baki’nin “garip: tarifsiz bir keder içinde: sizin için insan kardeşlerim” başlığı altında, “9” bölümde ele aldığı Orhan Veli metninin “3” numaralı bölümüne yer verelim:

    “şiirlerinde, orhan veli kanık, çok değişik konuya yer verdi: eski biçimli ilk şiirlerinde umut, hayat, başlamak, aşk, sevgi, yalnızlık, hüzün, ölüm, çocukluk, yeis, hayâl, yolculuk ağırlıktadır; bu dönem ilk şiirleri: vezin, kafiye, ve şairanelik yönünden garib’e uymazlar. yeni biçimli ilk şiirlerinde ölçü, uyak ve şairanelikten uzaklaşır orhan veli: ağaç, asfalt, ufuk, insan, çalışmak, doğa, sıradan insanlar, şehir, kadınlar, savaş, nesneler girer şiirine. orhan veli kanık’ın ‘garip dönemi’, yeni şiirin önünü açtığı, yeni şiiri başlattığı dönemdir: çocukluk, aşk, yalnızlık, ayrılık, yaşama sevinci, doğa, kadınlar, sıradan şeyler, tuhaflıklar yer alır şiirlerinde. ‘vazgeçemediğim’de istanbul ve lirizm, yoğunluk kazanır. ‘destan gibi’, tanıklıklara yer verir: savaş, işçiler, kadınlar, çalışanlar, yoksullar vb sorunlar-konular, yolculuk eşliğinde doğayla birlikte izlenir hep: halk edebiyatı, halk türküleri girer şiirine. ‘yenisi’: yolculuk, yaşama sevinci, memleket meseleleri, çocukluk, aşklar, çalışanlar: anımsamalar eşliğindedir. ‘karşı’da: insanlar, çalışanlar, özgürlik, yaşama sevinci, deniz vardır. dergilerde kalan son şiirlerinde balıkçılar, yaşama sevinci, yaşama isteği yoğunluk kazanır.”      
Yukarıdaki anlatımdan da fark edileceği üzere; Hayati Baki, kitap boyunca -özel isimler de dâhil- küçük harfler kullanıyor. Yine tüm metinlerde anlaşılır/sade bir dil kendini rahatlıkla ele veriyor. Asla bir bilgelik sergilemiyor Hayati Baki. Ele aldığı şairlerle ilgili bilgi ve birikimlerini, samimi/alçak gönüllü bir paylaşıma dönüştürüyor. Metinlerde kullandığı başlıklar, adeta birbirleriyle yarışırcasına şiirsel, çarpıcı, ezber dışı… Bu başlıklardan birkaçını sıralayalım:
“rené char: öfke ve gizem: dingin kaya parçası”, “paul celan: karanlık gökler altında: çok az insan var”, “m. c. anday: güneşte: yağmurun altında: rahatı kaçan ağaç”.

Kitaba adını veren “Şair ve Hakikat” kavramlarına gelecek olursak; son derece isabetli, yapıtın içeriğini karşılayan bir durum. Hayati Baki, ele almış olduğu şairleri ve onların şiir anlayışlarına dair bir hakikatin peşinde olduğunu, hatta bir hakikati yerine getirmenin görev olduğunu kanıtlar nitelikte. ‘Hakikat’ demişken; Yazar Ali Rıza Gelirli’nin “Karşı Çıkabilmenin Sükûneti” adlı kitabında yer alan “Hakikat, İnanç ve Şiir” başlıklı yazısındaki ‘hakikat’ kavramına göz atalım. Çünkü buradaki söylem/tanımlama, Hayati Baki’nin neden böyle bir kitap adı tercih ettiğine de açıklık getirecektir.
“Hakikat, daima geliştirilebilecek yeni bilgilerle güçlendirilebilecek ama hep doğru kalacak bilgi demektir. O, düşünce ile nesne arasındaki uyumluluğu dile getirirken nesnel gerçeği de bilincimizden yansıtır. Heidegger, hakikatin özünün özgürlük olduğunu söyler. Zira özgür olmak, şeylerin oluşmasına olanak tanır. Hakiki olmak, benliğin merkezinin kendiliğindenliği içinde açmak, mesela, ağacın dallarının kendini istediği gibi sergilemesine izin vermektir.”

Şiiri çok yakından takip edenler, şiire dair entelektüel birikimlerinin çıtasını yükseltmek ve bu konudaki ezberlerini bozmak isteyenler; Hayati Baki’nin “Şair ve Hakikat”i kaçırılmayacak bir yapıt.

ŞAİR VE HAKİKAT
, Hayati Baki, Yazılı Kâğıt, 2015.


“Büyüye Dokunmak Gibi” (Hülya SOYŞEKERCİ)

Fırat Demir, 2012’deki ilk kitabı Yeni Cüret Çağı’ndan sonra, geçtiğimiz aylarda Öte Geçeler ile okurlarına yeniden merhaba dedi. İlk kitabında politik bir yaklaşım sergilediğini, dize ve imgelerinde özgürleşerek içindeki patlamayı aştığını belirten Fırat Demir, Öte Geçeler’de okuyanı daha farklı bir imge dünyasının içine çekiyor.

Öte Geçeler, Yeni Cüret Çağı’ndan farklı bir söylemle yazılan, mitolojik ve antropolojik imgelerin öne çıktığı; daha soyut ve içe dönük şiirlerden ve bu şiirlerin bütünselliğinden oluşan bir kitap. Öte Geçeler’in ilk sayfasından itibaren sürrealist bir resmin içine giriyor; oradaki dünyaya ait imgeler, figürler ve nesnelerin farklı görünüm ve oluşları içinde kayboluyoruz adeta. Genç şairin belirttiği gibi, “karanlık, keskin ve epik bir görsellik var” bu şiirlerde. Tekinsizlik ve bilinçaltı karanlıkları yer yer sıra dışı bir anlam atmosferi yaratıyor. Dizelerin arasında, soyut, tanımsız, büyüleyen bir yalnızlık dolaşıyor, tıpkı huzursuz bir ruhun seslenişleri gibi. Öyle bir yalnızlık ki bu; hem eskiye ait hem de şimdiyi etkileyebilme gücüne sahip. İnsanın en eski varoluşuna,  öncesiz ve sonrasız zamanlarına açılan bir derinlik bu kopkoyu yalnızlık.

Zamanın ve mekânın bir belirsizliğe doğru kayıp gittiğini, masal hüznünün hayatı kuşattığını duyumsadığımız dizeler, büyük, geniş bir nehrin sonsuz akışı içinde yol alıyor. Şiirlerde tüm zamanlar bir araya gelmiş; “yekpare geniş bir ânın parçalanmaz akışı” içinde, ezeli ve ebedi zamanlara gidip geliyoruz sözcüklerin incecik kanatlarında. “Ben, /Sana tüm varlıkların imgesini yansıtacak /Bir kumaş örüyorum” (s.9) diyor şair. Bedeviler şiirinde kuma yazılan dilekler, kumun gerçeğine gömülen düşler ve insanın değişmeyen yazgısı içimizi ürpertiyor. Kum falcısıdır insan; kendi kaderini kumda okuyamaz. Kum fırtınalarında savrulur hayatı: “Ayak izin ilk kumda kaybolacak, sen burada hatırlayamazsın/ Fırtına dinince başlayacak gerçek çile, yıldız zamanı gelecek/Fırtına dinince sonsuzluk dolacak tüm bu yalnızlığa/Yeryüzü ilk kez bu kadar uzaya benzeyecek, dayanamazsın/Abdülmajit; kaderini çölde aramaya kalkma, bulamazsın.”(s.14)
Ölülerle konuşuyor şair; yaşayanlar kadar ölülerle de yoldaş olmuş görünüyor. İnsanın o değişmez kaderine; ölüm gerçeğine sanatla başkaldıran, insanın varoluş sancılarını kendi yürek atışlarıyla uyumlandıran şair, yaşamın içinde ölümü, ölümün içinde zamanı ve zamansızlığı dillendiriyor: “Tek nefes yürüdüm/ Yol ölümümün yolu/Gönlüm yanı, hayalin yanı/Ateş yanı, geçtim” (s.15)
Bu kitabın içindeki şiirlerde bolca anlatı da var; “anlatmak”, esası olmuş her şeyin. Eski gezgin şairlerin, dengbejlerin anlattıklarının izleri, imgeleri ve gölgeleri düşmüş şiirlere. Uzun bir zaman parçasına yayılan, uzun ve büyük anlatıların çağrışımları… Her şiir bir hikâyeye sarmalanıyor; hikâyeler yaşantılardan, hayatın sayfalarından çoğalarak şiir yolcusuna yepyeni yollar açıyor.  Murathan Mungan’ın deyişiyle  “Uzak dediğin önce içinde birikir insanın, sonrası yalnızca yoldur.”  Fırat Demir, uzağı biriktirmiş içinde yıllarca; sonra o uzaklardaki köklerin, seslerin, şiirlerin, masalların, rüyaların ardına düşüp yola çıkmış. “Yolda olma”, “gidiyor olma” halleri içinden bakıyoruz onun gözleriyle her şeye. Kapalı, gizemli, puslu, sisli yolların ve büyülenen, mühürlenen zamanın içinde adım adım yol alıyorken şair; biz de aynı yolun bir “okuma yolcusu” oluyoruz sessizce… İç yolculukla dış yolculuk bir arada ve birlikte sürüyor; Galeano’nun deyişiyle “o yürüdükçe kelimeler de içinde yürüyor” adeta; ve yürüyen kelimelerden büyülü dizeler yaratma çabasına girişiyor Fırat Demir. Her şiir, bir hikâyeyi anlatıp iç mekânlarımızı genişletiyor.

Levi Strauss’dan büyünün işlevselliğini, dil ve anlamın antropoloji ile ilişkisini okuyup bu konuya hayli zihin yoran Fırat Demir, anlamın ötesine, derinde yatan gerçeklere ulaşmayı hedefliyor yazdığı dizelerde. Ona göre “Öte’lere geçmek”; anlamın ötesine,  en derinlere ulaşmak demek bir bakıma. Bir animizm deneyimi gibi, anlatılanlar. Nesnelerin ruhunun oluşu; nesnenin insana bakması, bir can taşıması… İnsanın tüm varlıklar ve nesnelerle “bir bütün olma” algısı ve yaşantısı… Asıl hakikatin; özneyle nesnenin “bir bütün olduğunun” sezgisel bilgisi.

Bunca büyü, efsun ve gizem anlatımlarına karşın, şairin, Walter Benjamin ve Aldous Huxley tarzı materyalist bir mistisizm içinde kalması da dikkatimizden kaçmıyor.  Gerçeklerin; rüyalar, hayaller, yanılsamalar ve sanrılarla iç içe geçtiği ve birbirine dönüştüğü bu şiirler, şairin de amaçladığı gibi, antropoloji içinden bir kültür okumasına açılıyor. Biçim işçiliğinin anlam işçiliğiyle yoldaş olduğu dizeler, insanın ve toplumun iç hakikatlerine ulaşıyor. Kendi kişisel arkeolojisini oluştururken, bir toplumun, bir halkın kolektif bilinçaltına; karanlıkta kalan, en ışık geçmez toprağın içindeki köklere uzanıyor şair. Uzak bir güneydoğu coğrafyasından; yüksek dağlardan, sarp kayalardan, ıssız yollardan, uçsuz bucaksız kırlardan, toprak damlı evlerden, unutulmuş köylerden, insanların arasından, konuşarak ve susarak bir rüzgâr gibi geçen gezgin- şair, bu coğrafyanın özünde saklı kültürel kodları çözümlerken, hem kendi köklerine hem de halkın kolektif bilinçaltı ögelerine uzanıyor. İmgeler, antropolojik derinliklerden beslenerek gün yüzüne, ışığa doğru çıkıyor.

Öte Geçeler sevgisiz ve güzelliksiz kalmayan bir metin; ama ölümün gizemi ve hüznü ağır basıyor her an. Ölüm; aşka ve güzelliği yenilgiye uğratıyor. Sonsuz bir çevrende yolculuk yapan bir gezgin- şairin, hakikati bulma çabası, bir ideal yolculuğu bu.

Öte Geçeler, aynı zamanda, ülkemiz genç şiirini yakından tanımak isteyenlere de fikir verebilecek nitelikte bir kitap.  Şiirsiz kalmamanız dileğiyle…

hsoysekerci@gmail.com

ÖTE GEÇELER, Fırat Demir,  160. Kilometre/ şiir dizisi, 2015

Lütfen Sesli Okumayın (Selin Gözde BALİ)

“Birbirini ezenler, birbirini bozanlar
Bu türküm sizedir ey!”


2014’ün Hüsnü Arkan için epey verimli olduğunu söylemek mümkün. Mart’ta son romanı “Hırsız ve Burjuva” çıkar; onu ikinci şiir kitabı olan ve aşağı yukarı yirmi yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu söylediği “Naş” izler.
Hüsnü Arkan söyleyecek sözü varsa yazar, sözü uzatmaz, gereksiz tekrarlardan yana değildir. Kitaplarında pek çok katman vardır. Bununla birlikte kitapları da birbirini tamamlamaktadır. Sarmal olarak ilerler adeta, satır aralarını doldururlar birbirlerinin, ortak sorgulamaların ürünüdür: Hayat, ölüm, gerçek nedir? Var mıdır, yok mudur, elden düşme midir? İnsan kendini nasıl gerçekleştirir? Toplumsal ahlak yaptırım mıdır, karşı çıkılabilir mi? Toplum nedir? Burjuvazi toplumun neresindedir? Savaşlar kontrol mekanizması mıdır? Birey ruhsal açıdan sağlıklı mıdır? Devlet-birey, toplum-birey çatışması nerede başlar, nasıl sürer ve biter? “Zalim ne vakit zalim olur?”

Naş’ta Arkan’ın şiirinin temel yapısında “siz-biz karşıtlığını, birlikteliğini yahut ben-biz birlikteliğini” okuruz. Onun şiirlerinde ben’den, ben’likten topluma uzanan çizgi vardır. Kendi ben’ini anlatışında birinci çoğulu, biz’i, buluruz; siz’e seslenirken biz’den güç alır. Bu bağlamda Naş”a bakacak olursak 1980 sonrası görüntüleri ve bu güne yansıyan izlerinin, güncel sorunların, siyasetin, ben-biz birlikteliği üzerinden, geçmişle bağını koparmadan, metaforik anlatımlarla karşımıza çıktığını görürüz.

Kitaba ismini veren “Naş” şiirinde Hrant Dink’i anar: “Bugün Dink’i vurdular” Bu girişle çözülmemiş meselelerin, başkanların, zalimlerin ele alınacağının işaretini verir. Naş’ı takip eden ikinci şiir Güzelleme ise bir övgü şiiridir. Bu şiirde gelmesi özlenen şey 1980 döneminden beri var olan kitlesel suskunluk halinin sese dönüşmesi, etkisini kaybettirmesidir: “Yıkıldı içimizdeki otuz üç yıllık saray” der Arkan. Şiirin yazılış tarihi muhtemelen 2013’tür ve temel yapıda anlatılmak istenen “Gezi Direnişi”dir. Arkan naif olmadığını belirttiği Bütün Başkanlara Hayır şiirinde ise birçok seçimin cevabını verir: “Daha çok bekleyeceğiz, bayrak açacağız, şarkı söyleyeceğiz// Bütün başkanlara hayır.”

Onun şiir dünyasını şekillendiren 1980 dönemidir. Bu dönemin görüntülerini, haksızlıklarını, yaşanmışlıklarını, arkadaşlıklarını şiirlerinin büyük çoğunluğunda görürüz. 1982 Buca şiirinde Necati Vardar’ı anar: “Necati bize de bekleriz gel/ Kış kıyamet deme gel/ İlmiğini çöz de gel” Dönemin yarattığı etkiler aşılamamıştır ama şiir kitapları arasında, bir bakıma boyut değiştirmiştir. Hiçe Doğru’da bu etkiler sesin daha çok hüzün tonunda olduğu yapıdadır. Naş’ta ise hesaplaşma ve sorgulamaların ünlemli cümlelerle var olduğu bir söylem hâkimdir.

Naş’ta dikkat çeken bir diğer nokta konuşma diline sıkça yer verilmesidir: Ancak eklemek gerekir ki: Arkan, günlük konuşma diline yer verse de şiiri nihai aşamada metaforik bir şiirdir. “Güneş dakkada yükseliyor ya insan inanamıyor” (Güzelleme, 6), “Bahçe içre umumi bağdaş kurmuşuz/ Açmışız gastemizi okumuşuz” (Milli Piyango,45), ”Kona kalka kargalar/ Aklın dallarında piç/ Kırıla büküle ceviz ağacı” (Karga, 38) Konuşma dilinin etkisiyle ilk bakışta düz anlatım gibi gelen bu dizeler şiirin bütünü içinde düşünüldüğünde kendi içlerinde küçük hareketlerin, sıradan ve basit olanın derin anlamını getirir.

Arkan’ın metafiziğe, dini algılara, varoluş sorunsalına yer verdiği şiirler de görürüz. Bu, şairin ortak sorgulamalarının şiire yansımasındandır. “Sırf bu yüzden ölüyoruz, anlamak için/ Bir gülün ne dediğini sağırın bahçesinde” (İncittiniz, 21)  Arkan, bu arayışları içinde felsefi yorumlarda boğulmayan bir şair. O, bir anlamın peşindedir. Bu yaklaşımını Ölü Kelebeklerin Dansı’nda “Oysa ölümü kavramadan hayatı kesinlikle öğrenemezsiniz.” diyerek Menekşeler Atlar Oburlar’da Mevlana’dan alıntı “Çünkü Peygamber bile: ‘Bana eşyayı olduğu gibi göster’ diye Tanrı’ya yalvarmıştı.” sözleriyle belirtir. O kendi oluşturduğu metinler arasında yoğun bağlantılar kurar. Bu bir imgelem, bir düşünce evrenine sahip sağlam bir kalemin çıkardığı farklı sesleri bir bütünde toplama gücüdür.

“Naş”ın omurgasını meydana getiren temel argümanlarından biri de eleştirelliktir. Lütfen Sesli Okumayın’da şairlere ve şiir algılarına itirazlarını sunar. İspanya iç savaşı sırasında Yahya Kemal’in “zil, şal ve gül”den, ikinci dünya savaşını izleyecek yıllarda ise Tanpınar’ın çinilerden bahsetmesini eleştirir. Necip Fazıl’ın ise Menderes döneminde örtülü ödenekten aldığı parayı anarak şiirin ve şairliğin ona göre ne olmadığını söylemek ister. Ne olduğunaysa şiirin devamında yer verir: Toplumun sıkıntılarını anlayabilen ve anlatabilen “üç beş dikine meczubun” şairliğini anarak onları diri tutar şairler ormanında. Onların yazdıkları şeyin adı ise şiir değil, kandır artık. Bununla birlikte Arkan’da eleştirelliğin genellikle ironiden güç alan bir biçimde yansıtıldığını söylemek gerekir. Ona göre ironi hayatı kolaylaştırmaktadır.

Bir kültür şiiri Hüsnü Arkan’ın şiiri. Telmihlerle, metinlerarası göndermelerle iç içedir. Hatta denilebilir ki “Naş” 1980’den günümüze uzanan bir siyasi ve sosyal tarih denemesidir. Kendisinin de belirttiği gibi, şiirlerin vazgeçilmez temi olan aşka neredeyse hiç yer vermemiştir bu kitapta. İlk şiir kitabına göre sesinin daha gür çıktığını söylemek mümkündür. Ünlemli cümlelerin yanında bir fark ettirme, farkına vardırma çabası vardır. “Ben” arayışları içinden topluma bakar, sorgulamalarını, belli çatışmalardan doğan algısını herkesin görmesini ister. Şiirlerin çoğunun siz’e ve biz’e seslenmesinin sebebi budur. Denilebilir ki insanın hayat tecrübesiyle geliştirdiği bir algılama süzgeci vardır ve Arkan bunu sunar okuruna. Yaşadığımız çağın renginin çamur gibi olduğunu hatırından çıkarmaz, geçmişler gelecekler alıp sattığımızın farkındadır, özgürlüğün artık yaşamadığımız şeyin adı olduğunun da… Gerçeğin dokunaklı olduğunun, akarsuya bazen kan karıştığının bilincindedir. O, dünyanın gürültüsünü ve sesini duyurmaya çalışır.


NAŞ, Hüsnü Arkan, Kırmızı Kedi Yayınları, 2014.

Dikkat Unutacak Kimse Yok (Duygu KANKAYTSIN)

Onur Akyıl nevi şahsına münhasır bir şair. İlk şiir kitabı Vietnam Mektubu’nun ardından Unutacak Kimse Yok adlı kitabıyla şiirini yenilerken geliştirir. Kitap iki düzlemde de muhalif kimliğini korur. Gündelik hayatın sorunlarına ilişkin duyarlık şiirlerinin ana izleğini oluşturur. Bu bilinçli tutum şairin şiirini fonda ekonomik ve politik göstergelerde birleştirir. Fondaki yüksek çığlık şiirindeki olay, olgu yahut kişileri etkiler. Akyıl’ın şiirleri hem evrensel hem de tarihsel gerçeklere tanıklık etmektedir.
Evrenselliği yakaladığı en güzel tema ‘yoksulluk’ temasıdır. Unutacak Kimse Yok’ta yoksulluk yaşanılanların müsebbibidir. Akyıl yoksulluğu Bertolt Brecht’in şiirlerindeki gibi kullanır. Brecht şiirinde de ‘yoksulluk’ yazma sebebidir; toplum modellerinin ve savaşın yansıtılmasıdır. Unutacak Kimse Yok daha baştan hoş geldin yoksulluk der. Dolayısıyla yoksulluğu aşmak isteyen kimse yoktur Akyıl’ın dünyasında. Yoksulluk yaşamanın ve onurun mücadelesidir.
Unutacak Kimse Yok bu tematik bağlamla unutmak ve hatırlamak; unutmak ve ayrılık izleklerinin hallerini fısıldar okurun kulağına. “beni unutmak istemeyin, başka da çığlığım yok/ unutsanız, öyle de güzelsiniz” derken “insan bir şey söyler yalnızca/ kimisi yoksul/ kimisi güzel”i imleyecektir. Şiirler boyunca tek bir şiire çıkar; hafızanın ikircikliği. Sadece hatırlamak kalır geriye der şair. Naif bir anlatımla entelektüel bir tespittir şiirlerinin çıkış noktası.
Hafıza ve unutmak durumu gündelik hayatın içinde bazen şöyle sese gelir: “çünkü insan mutsuzluktur, umutsuzluk değil/ ve ben ne zaman kendime iyi bir şey söyledim.” Bu durum bilgisi ve duygusunun ardında kocaman bir ekonomik açmaz yatar. Bu iki dizenin önceki bölümünde şair “uzayan bir tarihti; duvarı oraya taşıdılar boşluğa” der. Yaşanan savaşlar, açlıklar ve yoksulluk şairin gözünde hâlâ bir umutsuzluk değil; ancak mutsuzluktur. Mutluluk bilgisi şairin dünyasında başkacadır. “ki aramızda bazıları mutludur bazıları yalnızca insan”
Onur Akyıl şiiri yaşananların yalanlamasıdır bir bakıma. Yaşanandan farklıdır yaşadıklarımız; hissettiğimiz başkaca bir şeydir. Hem yaşa hem de yaşanan kişinin hissettiğinden farklı olsun; Akyıl şiirlerinde insanın bu görme beceresinden mustariptir. Körlüktür daha çok onun anlattığı. Ama bu körlük onun şiirlerinin yapısını ve müzikalitesini de etkiler. İroni ve alay daha baştan kitabına isim analığı eder. Unutacak Kimse Yok bir hafıza ve körlük meselesidir.
Unutacak Kimse Yok’ta bölümlemelere yer verilmemiştir. Şiirler kendi bölümlemesini okura sunar. Kitabın iyi bir kurmacası vardır çünkü. Her şiir bir sonrakine ilmek atar. Akyıl’ın sunduğu bu toplamda önde ayrılık ve kadın şiirleri dikkat çeker. Ayrılık başlığı adında dört ve kadın isimlerinden oluşan sekiz şiir vardır kitapta. Bu şiirler de ironi için yazılmıştır bir bakıma. Kitabı kapattığınızda iki insan ve bir ayrılık kalır elde. Bir de yaz ve kış. Bütün hikâye doğanın karşısında insanın savaşımıdır. Bunu bazen ritüellere bağlar, bazen de şaman ayinlerine… Kış ölmekse, yaz doğmaktır; insan ölmekse, ayrılık yeniden doğmaktır. Şairin diliyle “iki insandır her şeyden çok ayrılık/ anıların ve toprağın sakladığı”
Akyıl’ın şiiri bir ipucu verir: “göğsünde ben; bir ormanı buluyorum merhaba/ çiçekbozuğu şehrimizde yazların ortası ağır;/ büyümek için sevme beni tekrar merhaba” Düzenin içinden bakan sevgiye, tek tipleştirilmiş duyguya hayır demenin bir itiraz dilidir Akyıl’da. Yaşananların politik tarafını düşürür şiirlerinde. Görme biçimini sorguladığı her şeyde bir ironi yaratır. Bir teşhis koyar ardından. “o seni seviyor sen beni öpüyorsun; son kat arzusu.”

Akyıl Unutacak Kimse Yok’la yaşamın fotoğraflarını gözler önüne koyar. Şiirlerindeki fotoğraflar unutmak yok demenin bir karşılığıdır. Unutacak Kimse Yok Necati Cumalı Şiir Ödülü’nü kazanmış genç bir şairin gür sesinin toplamıdır.
UNUTACAK KİMSE YOK, Onur Akyıl, Şiirden Yayıncılık, 2014.

Hem Kaleci Hem Oyuncu (Kerim AKBAŞ)

Hadise mühim. Hayata tüm göğsünü gererek sarılmaya çalışırken bundan oldukça kırgın çıkabilir insan. Huzursuzluk ve geçmiş ilişkisi aniden melankoliyle zıtlaşabilir. Futbol maçlarının son dakikalarında uzaktan çekilen bir şut kaleyi bulana kadar ömrümüzden ömür gidebilir çünkü herkes bağışlanmak ister.  Hayatından rüzgâr eksik olmayan adamlar, her şeyi içinde halletmenin yolunu bir şekilde bulur; acının boyutunu öğrendikçe değişmez kesinlikte devam eder bu durum, yapılan her eylem kendine geri dönüştür. Mühim çünkü kalbe batan şey ömür boyu yankılanır.

Tüm bu ‘olan’ şeylere yazıyla direnmeye, dimdik ayakta durmaya çalışan bir adam düşünün: Kaan Koç, ikinci şiir kitabı Biraz Konuşmasak’la tekrar karşımızda. Oldukça kederli, huzursuz ve gergin gözüken şiirler bekliyor okuru; belki zor pozisyonda atılmış röveşata ama gol olur mu olmaz mı bilemiyoruz, saatler geçse dahi pozisyondan ses seda yok.

Alışık olduğumuz Kaan Koç şiirleriyle karşılaşmıyoruz bu kitapta, özellikle ilk kitap sonrası dergilerdeki şiirlerinden de ötede, çoğunlukla lirik hissedilse de lirizmi saf dışı bırakmaya çalışan bir duruş var karşımızda, içeriden giren toplumcu dil yerleşmiş Kaan Koç şiirine. Bu değişimi (değişim burada yıkıp, yeniden yaratma anlamında okunmamalı) kitabın girişindeki ‘sonsöz’ kısmında dahi hissetmek mümkün:  ‘’Bir devrim nereden başlar?’’diye soruyor Kaan Koç ve bu soruyu taşırmadan / dağıtmadan cevaplıyor. Bu soruyla şiirsel düzlemde çok uzun süre yaşadığı çok açık; zira cevabını bildiğimiz sorulara bir yenisi eklenecek böbürlenmesi de yapmıyor: ‘’O avuçların köküne inen ve bileklerini rüzgârın yarıp geçtiği bir buğday tarlası gibi ikiye ayıran o neşterin parlaklığıyla!’’

Sır, Simya, Dünya; kitap üç bölümden oluşuyor. Bu bölümleri birbirine bağlayan en önemli ipucu ‘hatıra’: Huzursuzluk ve sızıntı -anlam itibariyle-, özellikle bu kitapta, Kaan Koç şiiri için oldukça önemli yer kaplıyor. Bence kitabın en önemli şiirlerinden ‘Yönerge’ bu bağlamda okunabilir: ‘’bir şeyler mırıldan yann’dan, odalara hapsolmuş atlardan / kırılmış ışıklardan geçerek büyüyen zaman / korkuyorum ben bunlardan ve en çok; / yok yazılmışım tarihin göreceli defterinde yalnız / notlarına büyüteçle bakan bir doçent seyrinde / varlığım acı bir ihtilal, kınıyla girmiş kurallar güncesine’’. 

‘’Saati çalmadan öğrendim yine de bütün meydanları’’ diyor Kaan Koç; bu dize kitap adına anahtar bir rol üstlenmiyor. Nitekim kitaptaki gergin söyleyişin içerisinde sağlam kalabilmek için de oldukça önemli bir dize bu. ‘’Bir devrim nereden başlar?’’ sorusunu hatırlayın. Kaan Koç’un şiirinde görülen kaygıyı, topluma dair hisler bütünü olarak okuduğumuz zaman karşılaşılan şey esaslı. ‘Yen il gi’ şiiri mesela: ‘’saati çalmadan öğrendim yine de bütün meydanları / şili’yi ve tütün saran esmer elli kızları kübalı /555 k’yı ve kızılay’dan bir işaret fişeği gibi görülen sivas’ı / onların yani bizim tutuşurken halk’çin / üstümüze tam gelen heybetli bir gömlekti / devlet yangını’’.

 ‘Onüç’ü unutma!’ şiirindeki ısrar, çok keskin bir sessizliğin arasından doğmuş. Zaten kitabın girişinde yazılan yazı bir önsöz olarak okunmamalı; çünkü bu yazı, ilerideki şiirlerde olup bitenin / yaşanmışın karşılığını / bıraktığı yarayı sessizce kabullenerek yalnızlığın gösterişli toplumsallığına dönüşecek: ‘’ısrarla batmaya çalışırken güneş havada / nilüfer suda, yosun suda, çınar ortadan kırılıp toprakta / solmayı beklerken, su da çürütürken kendini ve dünya / yerinde duramayan ayyaşı oynarken / parmak izlerimi soyup yapıştırıyorum cama’’.

Kaan Koç şiirindeki en ilginç yanlardan biri, kitaptaki bütün şiirleri belli bir bütünlükte koruyabilmesi. Dağınık, ilerlemesi zor bir kitap gibi gözükse bile bu öznellik, kimsenin umurunda olmasa dahi, özellikle bu günlerde içinde bulunduğumuz kuşağın acılarına omuz veriyor. Sizinleyim, diyen bir sesle karşı karşıyayız. Fakat ses ne kadar gür olursa olsun, çekilen bütün acıları ben üstleneceğim tavrı, kimi zaman ciddi burkulmalara dönüşebiliyor. Biraz Konuşmasak’ta defalarca karşılaştığımız durum bu aslında; dirençli bir sesin, arkasındaki oldukça kırgın ve buruk nidayı kabullenişi ‘’devlet demedim çünkü hiçbir sevginin adına’’ dizesini ‘’gülerken yüzüne bakmayı düşün’’ dizesiyle bağlayarak sağlamlaştırabiliyor. Sonuç olarak, Biraz Konuşmasak’ta farkındalık ve huzursuzluk aynı söylemde ilerliyor. Hayatın içinden, korkuyu sahiplenip tüketmeden yazılan şiirler; okunmalı.

‘’bizim burada dalı kırılmış hüznümüz / gövdesini uzatır yeni acılara’’.

BİRAZ KONUŞMASAK, Kaan Koç, Altıkırkbeş, 2014. 

Lirik Şiiri Canevinden Vurmak, Y Kuşağının Sesi Gövdeleşiyor (Arif ERGUVAN)

Şakir Özüdoğru’nun merakla beklenen ikinci kitabı Arzu Kuaförü geçtiğimiz günlerde Yasakmeyve şiir dizisinden çıktı. Yasakmeyve’nin böylesi bir kitabı yayınlamasından dolayı Enver Ercan’nın tebrik etmek gerekiyor sanırım. Şiirin muhafazakar kodlarına pek uyduğunu söyleyemeyeceğimiz bu kitap şiirin saç şeklini de biraz olsun değiştireceğe benziyor.

Felix Guattari, Maurice Blancot, Jean Cocteau, Emil Cioran gibi önemli düşünürlerin metinlerine ithafen başlanan kitabın bölümleri bizi neyle karşılaşacağımız konusunda uyarıyor gibi. Çok sağlam altmetinlerin ortaya çıkardığı bu şiir-antişiirler çağın karşılaştığı bütün problemlerden beslenirken, zevkli  bir okuma da sağlıyor.

Lirik şiir canevinden vurulmuşa benziyor. Şakir özellikle lirizmi ve müziği şiirinden tereyağından kıl çeker gibi uzaklaştırmış. Böylesine bir şiirin eksik olabileceği tasavvuru inanın bu kitapta işlemiyor. Korkusuzca ve kendi keyfiyetince kaybolan bir ritimle gövdeleşiyor şiir biz onun eksikliğini hiç yaşamadan. Sanılmasın ki okurken zorlanıyor okur, tam tersine son derece kolaylıkla okunabilen bir kitap mevcut elimizde, kelimelerin ve anlatımın gücü her bakımdan baskın çıkıyor çünkü.

“mesela, sigaralar azalmadan önce bir hava vardı”, Şakir’in şiiri çok da bilinmeyen ve Gezi isyanında varlığı tahmin edilen Y kuşağını gövdeleştiriyor, onu her yönüyle, karşılaştığı bütün problemleriyle, nasıl kavranılacağının bilenememesiyle anlamlandırmaya götürüyor. Bu kuşağın dili ve yazdığı metin, var ettiği ruh, bu ülkenin yüzyıllardır verdiği mücadelenin yarattığı en acayip mahlukat çünkü. Böyle bir mahlukatın iç sesiyle yazılan bir şiirin alayından ve sabıkasından artık kurtuluş yok gibi, peki buna uygun kılığı dikebilecek mi sözün sahibi olduğunu düşünenler, galiba bu pek de kimsenin umurunda değil. Köksüzlükle ve ne idüğü belirsizlikle suçlanan kucağın suçsuzluğa karşı bir meyili varmış gibi. Çağrılmayan Yakup’un şimdisini yazıyor zira örneğin kitapta Şakir, Ortam Adamı Niyazi, hadi işin içinden çıkar mısınız? “kız kesmekten geliyorum, dedi Niyazi”.
Şöyle söylemek belki yanlış olmaz Arzu Kuaförü’ne girdiğimizde kitabın içindeki şair aygıtı devamlı çalışır vaziyette: “içimden dedi, adam, bir dev uçak/ havalanacak gibi oluveriyor sana bakınca.”. dilin verdiğini kabul etmeyen bir şair de var karşımızda bu da sıkıca biline. Biraz da küçümsenen bir dille bakılan kuşağın şairaneliğinden şüphe edenler açısından bulunmaz örnekler içeriyor kitap, neyin neden nasıl yazıldığı ihtimallerden uzak bir metinle karşı karşıyayız, nasıl belki de neyi belirleyen mor ışık gibi kitabın içlerine doğru yayılıyor çünkü. Nesir şiirden dize şiire oradan dipnotlu şiire kadar genişleyen bir renk yelpazesi var bu kuaförde.

Behzat Ç.’yi de iyi bilirdik zaten. Dipnotlu şiirle karşımıza çıkacağında ise kendisiyle beraber bir kuşağın hafıza kaydını da beraberinde getirmiş. “bir uzun denim pantolon bir anorak mont eko meko ayaklarında bir köye yerleşelim” Bu dizenin gerçekleşme ihtimalini kaçımız sevmez değil mi, Dipnot’ta da bunu söylüyor zaten. Atilla İlhan’ın dipnot anlayışından farklı olarak şiirin bizzat içine giren ve şiirle eskilerin tabiriyle mündemiç  olan dipnotlar şiirin şairle olan tarihini halka arz ediyor. Y kuşağı bazı şeylerin bazen bilinmesi istiyor efendiler. Hava müzesindeki  devasa bombalara bakıp “insan insana bunu atar mı lan” demek belki de her şeyden daha mühim olabiliyor.

Kadınlıklar, erkeklikler, iş çıkışı barlarda içilen onca şey, bir dilemma olarak beden ve insan biçimleri, küresel bir çağın dinine onun yaşam formuna katılan bir şiirle onu anlamlandırarak, içini boşaltarak ve içini doldurarak, düşüncenin ayakta duramayan kılavuzunda önüne deneysel sıfatlarını dahi koymaya gerek duyulmadan şimdilerin pertavsız şiirini yazıyor Şakir. Evet nitelikli şiirin havzası genişliyor.

ARZU KUAFÖRÜ, Şakir Özüdoğru, Komşu Yayınları, 2014.

Yürürüm Hatırlamayı Da (Kerim AKBAŞ)

Unutmak, yaşanmış şeyler bütününün geçici süreler için zihinde yok olmasıysa, onu sonraları tekrar tekrar hatırlamak kaçınılmazdır. İnsan her hatırladığı kavrama yeni anlamlar ifşa etmeye çalışır, acı meşrulaşır, yara daha derinden koşar gider; bir anının en önemli sonucu kendini sürekli hatırlatmasıdır.

Uzun zaman önce, Ankara’da sürekli çok uzun yollar yürüyorum, çok kısa belki de; içimde bitmek bilmeyen yürüme isteği, çok yalnızım, tek bildiğim bu. Bir şehrin uzaklığı, bir takımın şampiyon oluşu, o kitabın son cümlesi, şu mekânın çayı derken Kurtuluş Parkı’ndan Cebeci Stadı’na, Ulus’tan Balgat’a yürüyüp duruyorum. Yeni tanıştığım birinin şiiri yüzüme yüzüme çarpıyor hayatı: ‘’bak koçum! bazen yalnızca güneş çarpar bazen bütün diğer anılar / gündüz bulur seni, uzar gider insanlar; yanında bir acının başlar / dünya; korkma ne marşlar susar ne azalır hıncımız, ne sevgililer / büyür ne de biz; korkma bir gün tam da her şey bitti dediklerinde / böğürlerine bayrağımızı dikeriz!’’

Bir yazıyı ya da şiiri kendinize yakın hissetmek için sayfalarca yazılan şeyleri bir kenara bırakın, bazen bir dize yahut kelime yeter. Bahsettiğim şiir çingeneden uçurtma, şöyle bitiyor: ‘’neyse koçum sen şu göğü al şu yalancı göğü nere istersen ora koy / neyse koçum sen şu beni al şu yalancı beni nere istersen ora koy’’.

Onur Akyıl’ın ikinci şiir kitabı Unutacak Kimse Yok, tam da bu bahsettiğim gerçek üzerine kurulmuş. Yürüme isteği ansızın koşma isteğiyle yer değiştirebiliyor. Öyle ki, birbiri ardına çok kuvvetli şiirlerle başlayıp son sürat devam ediyor. Çok kolay okunabilecek, çok zahmetsiz bitebilecek kitaplardan değil elbette çünkü anlamın sınırlarını zorlayan, kendine özgü bir dille kurulan, kendi bütünlüğünü yaratan, direnilen bir hayatın ürünleri var karşımızda. Onur Akyıl’ı takip edenler bilirler, ilk defa karşılaşacaklar için şöyle söyleyeyim; oldukça içimizden olan bu çalışılmış ve sağlam dizelerin çok gür bir sese sahip olduğu gayet açık, bu bağlamda kitapla yüzleşmek pek kolay değil. Sürekli duraksayıp, düşünüp, tekrar dizeler içinde kaybolmanız olası çünkü hesap sormak ve göstermek Onur Akyıl şiirinin en önemli özelliklerinden; tabii hayat, çağ, toplum. Şiirin temeline insanı koyduğumuz zaman, insanla ilgili hiçbir şeyi dışarıda bırakamayız. Onur Akyıl’ın şiirlerinde karşımıza çıkan şey tam da bu: şiirin kendini sorgulaması, hayata dâhil olan direnmek eylemiyle yüzleşmek, toplumsal bir algı. Kitap, ‘’olmayı hatırlamak kılmış herkese…’’ ithaf edilmiş. Yukarıda bahsettiğim gibi insan hayatında hatırlamanın kaçınılmaz olduğu gerçeğini sahiplenenlere fiyakalı bir selamla başlıyor kitap.

lk şiir, çok önemli şiir ‘basmane enternasyonal’… Telaşsız, süssüz, ustaca bir söylemin ötesine geçerek, güçlü bir uyumla bildiriyor:‘’yarın ihtilal olmayacak ama bir ihtimalin yönü değişebilir’’. İlk şiirde kitabın nasıl devam edeceğine dair ipuçları var, direk önümüzden geçiyor anlam. Öyle ki bu sağlam dil tüm şiire hâkim. ‘’alnımızdaki boşluk aşktan olmalı, vurulmak için insan / bir yeri saklamalı teninde.’’
 Onur Akyıl şiirinde çok sakin bir söylemin ardında bile aslında oldukça uzun soluklu okunması gereken dizeler mevcut; bu anlamda dikkati çeken diğer bir şiir önem: ‘’kızılay’da bir öğlen hiçbir şey düşünmediğini düşün / çünkü düşünülmekten başka çaresi yoktur bir düşün’’. Hızı çok yükselttiğinde dahi rotayı şaşırmayan, gerginlik çok arttığında dahi acıyla böbürlenmeden sindirilmiş yaralar eşlik ediyor okura; kırmadan kıran, acıtmadan acıtan, korkmadan bağıran:‘’çocukların karıştığı derinliği, kirazların çocuklara açtığı yeri / halkın aşkı anladığı ilk günü düşün, düşün ki büyüsün düşün’’.

Kitabın en önemli şiirlerinden susarım az sonra, bir gerçekle sessiz sedasız yüzleşememenin sınırlarından dağılıyor hayata:‘’ne biliyorsam kaçırdım gözlerimi sakladım ne duyduysam / bazen kendimi, kimi zaman kendimi, bir ara kendimi / belki mutluluk bitirecek her şeyi, uzağım ondan, uzak / daha uzun daralıyor göğsüm daha uzun daralıyor karşılaşmak / bir yas tutuyor beni bırakmıyor, bundan sanırım sanırım bundan / buralardan değilim öyleyse, nerelerdenim nereliyim / sizden de mi değilim, öyleyse sizden de değilim / her şey ne kadar yanılıyor birbirine’’.

 Hayatın en büyük sorunlarından biri hiç kuşkusuz çağı yeterince sorgulayamamak olmuştur hep. Böyle bahsedilir her yerde; çağı anlayamamak, sorgulamamak, yetişememek. Şiirde de önemli bir yer kaplayan bu sorunun Onur Akyıl şiirinde, özellikle Unutacak Kimse Yok’ta, çok ustaca sindirildiği gayet net. Bu, bana kalırsa kitabın yerini de sağlamlaştırıyor. Öyle ki, olanı sorgulamak şiirin içinde çok daha kuvvetli bir anlamı barındırırken şiirler arasındaki bütünü de canlı tutuyor. Kitabın ilerleyen bölümlerindeki barikat maestro bu bağlamda okunabilir:’’oysa her şey bitecekti doğduğu yerde, bir rüzgar, bir başka rüzgar / şaşmıştı, aylar boyu ağzımızı yetkileriyle dağlayanlar, kalıyorduk / çözülmüyordu hiç söylemediğimiz o korkunç gerçek, alınmıştık / çünkü insan bazen yalnızca, çözülmek ister.’’ Aynı vurucu ton devam ediyor:‘’çünkü insanı kimse anlamazdı / hiç kimse insanı anlamayınca’’.

Rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu anlamlar bütününün içinde oluşan sağlam yapıda gözden kaçmaması gereken asıl önemli nokta şu: Onur Akyıl’ı okur aslında çok farklı yerlerden tanıyor; tiyatro, sinema, dizi, şiir eleştirileri, tiyatro yazıları, dergiler... Öyleyse, bu şiirlerin içinde aslında hayatın içindeki çoğu mevzu çıkıyor karşımıza. Buna yalnızlık da diyebiliriz, ayrılık da, hesap sormak da, devrimler tarihi de, bir arkadaş selamı mesela ve çingeneden uçurtma. Bu doğrultuda ’sıcak bir dokuzda’, en dikkat çeken şiirlerden biri: ‘’evler; tanrım çiçekleniyor. ceviz mobilyaların yalnızlığı / bir başka. Kimselere uyanmadan sokaklara koşalım; anlatır / bize kendi inceliğini gök. havanın karardığını durmadan’’ aynı doğrultuya şiirin vurucu sonu dahil:‘’ilk gençliğinde ölür herkes / bütün bir ömre gömülür sonra’’.

Unutacak Kimse Yok isminin insan algısını, daha isimle karşılaştığında, sarstığı gayet net. Eğer gerçekten şiir okumak istiyorsanız, Unutacak Kimse Yok asla gözden kaçmamalı.

‘’siz şimdi yalnızlık da dersiniz elleriniz unutulunca / kıydığınız kuşlara sayın. // gülümseyin, çekiyorum: / acınızı.’’

UNUTACAK KİMSE YOK, Onur Akyıl, Şiirden, 2014.

Şiirle Bakışmak (Onur AKYIL)

Dönüp dolaşıp sessizliği çözüyor aslında şiir. Sessizliğin nasıl görüldüğünü, nasıl duyulduğunu çözüyor. Orada; bu çözme eyleminin merkezinde duruyor insan. Yaşananlar ‘hayat’ olmaya başladığında, daha da derine taşıyor kendini çözme eylemi. Çoğu zaman başkalaşıyor. Okunan bir şey olmaktan böyle çıkıyor aslında şiir; neye dönüştüğünün adını koymaksa oldukça güçleşiyor. Ezbere söylenen / söylenebilecek olan her şeyin darmadağın oluşu, çaresizlik duygusunu bir uğraştaki ustalığa dönüştürüyor okur için. Böyle şiirler yazabilmekse herhangi bir sıfatla tanımlanamayacak kadar keskin acılara karşılık geliyor. Ancak ‘acı’nın da böyle bir durumda kötülüğünden sıyrıldığını görmek şart; yoksa bunca ağır olan şeyler bütünü, insana sunulmuş umutlar olmanın ötesine düşer. İş bu noktada Rahmi Emeç şiirlerini okumak; daha doğrusu Rahmi Emeç şiirleriyle restleşmek gerekiyor. Ozanın Yasakmeyve’den çıkan Bakışsız Gece kitabı, bu restleşmeyi gerçekleştirebilmek için oldukça geniş bir zemin sunuyor okura / insana.

Başkalarından alıntılar yapmaktansa, kendi dizeleriyle bölümlemiş Bakışsız Gece’yi Rahmi Emeç; neyin nerede kırıldığını, değiştiğini böyle kurmak elbette her şeyden önce daha hakiki. Kendi dili yetiyor çünkü ozanın, anlatısını bir serüven olarak tamamlamaya. Üstelik ‘neler de biliyorum’ havasını da dağıtan bir samimiyet var kılıyor kendini. Aranan şeylerden biri de bu değil mi şiirde? Bilmek kimi ne kadar mutlu ediyorsa etsin; bildiklerini, biriktirdiklerini kendi diliyle kuramıyorsa bir ozan, yazmasının ne anlamı var?

Kitabın ilk şiiri ‘kent yankısı’. Emeç şiiriyle ilk defa karşılaşan bir okur, ozanın şiir algısını bu şiirle birlikte rahatlıkla kavrayabiliyor. Yalnızlıktan, çok uzaktan, yorulmaktan, tutunmaktan gelen bir ses bütün hünerini sergiliyor bu şiirde: ‘öyle sessizlik oluyorum ki boşluk kendini dinliyor’ / ‘gördüm gecenin ayakları sabahı adımlıyordu”. Uzaklığın bütün anlamları, kendini ortaya koyduğu bütün aranışlar duyumsanıyor şiirde ama yaşamdan kopmanın, yaşama sırtını dönmenin herhangi bir imajına rastlanmıyor. Sözcükler bir iddia olarak bu uzaklığı taşısalar da, ozan dönüp dolaşıp yaşama nasıl tutunduğunun altını da çiziyor: ‘çünkü, sıcak tutulursa yaşayacak bir imkansızlık, / durmadan kapımı çalıyor, ben açmıyorum.”. Bu söylem elbette kendine akacak bir yatak bulmuşken, bir başkasının varlığı seziliyor şiirde. Şiire bir yerinden giren, ozan kendi iç gerçekliğiyle hareket ederken, bu yazılanda benim de payım var diyen biri… Belki de tam da bu noktada, bir sırrı açıklar gibi, şiirin kendini tamamladığı / durduğu yerde, o başkasından söz açıyor ozan; üstelik, okurun ve şiirin zihnine o başkasını kazırcasına: ‘tam aklına düşeceğim, elimden tutuyorsun’.

Kitabın ikinci şiiri ‘eskiden şehir’de de, daha tanımlayıcı bir hava içinde gelişen söylem, yaşamdan karşılıklar bulma konusunda yine şaşırtıcı bir yerde duruyor; Haydar Ergülen’e ithaf olunan şiirde, Emeç: ‘bir şehir dört şeydir nüfus kütüğünde: çocukluk, anne, arkadaş ve ölüm” diyor. Bir şehrin, bir şehre dair arkadaşlığın kodları öylesine kusursuz ki bu şiirde, yerelden evrensele açılan çağrışımlar, olması gereken güçlü söylemi bir yerden sonra neredeyse ozana gerek kalmadan kendileri kuruyorlar; ozanın payı elbette var fakat doğal bir süreç de işliyor bir yandan, sözcükler aynı şiir içinde kendilerini yeniden anımsatıyorlar, neyi neden söylediklerini yavanlaşmadan, yeniden söyleyerek: ‘trenler, ille de trenler ısınmak için / yolculuk: çocukluktur, annedir, arkadaştır, ölüm….’.

Kitaba adını veren ‘bakışsız gece’, ilk anda bir kedi karalığını ansıtarak güçlendiriyor kendini. Ozanın sözünü söylediği yerde ise ayrışıp bu ansımadan yeni bir şey kuruyor insanın / okurun zihninde: ‘gecenin diliyle kimse fark edilmez / varla yok arası bir hanın serinliği / şoselerin boynuna dolanır tenhalıkta / kimse görmez gecede tasarlanmış kötülüğü / her şey her şeyin yedeğinde bir ünlem”. Yaşamı olanca bütünlüğüyle karşılıyor bu dizeler; her şey her şeyin ardında bir ünlem; her şey her şeyin sonrası için yükselen bir ses; yükselen bir sessizlik. Artık sessizliğin yeni bir anlamı olduğunu yeniden onaylıyor Emeç; sessizlik biraz da bağırıp çağırmak ne de olsa, yaşadığımız günlerde.

Bu şiirimizin geçmişine dair ansıtmalar yalnızca zihnimizde yer eden sözcüklere ait kodlarla yürümüyor, bununla birlikte form olarak da benzer ansıtmalarla karşılaşıyoruz kitap içinde. Örneğin kitabın ikinci bölümü olarak düşünebileceğimiz bölümünün ilk şiiri ‘seni merak eden’, ‘hoş geldin, seni merak eden bir boşluktum hayli zaman’ diyerek bizi önce ses itibariyle Nazım’a kadar taşıyor; sonrasında şiirin formunun da bu taşıma işlemine eşlik ettiğini görüyoruz. Önemli bu; hatta yapılması gereken bir şey zaman zaman. Yeniyi kurmanın yegane yolunun geçmişi biçimlemek olduğunu unutmamak gerekiyor. Geçmişi reddeden sanat akımlarının, şiir formlarının nihayet itibariyle geçmişi özümsemiş olması şart; her yeni nihayetinde eski olanın da yerini, biçimini, kuvvetini tekrar belirliyor.

Bu eskimeyen sesi taşıyan bir başka şiirse ‘sanabakan gülleri’; bu şiirin bitiminde ozan: ‘çok zaman oldu, her ağlayış kendine duvar edinmiş, benimki sensin, bağışla / güle bakar gibi sana bakarım.’ diyerek, okuru yine gerek ses, gerek form açsından önceye taşıyor.

Rahmi Emeç’in bir ozan olarak belki de en ilginç yanı, şiirlerinin çoğunda farklı bir söylem / form algısı üzerinden yürüse de bir yerde bütün şiirlerin onun öznelliğini kuşanabiliyor olması; şiirlerin geçmişe ve geleceğe aynı anda uzanabilen estetiği bunu kanıtlıyor; zaman zaman aynı şiir içinde de görülebiliyor bu durum. Örneğin ‘kış cümleleri’ şiirindeki ‘bazen, anlamak hızla tüketmektir / durmam için bana zor sorular gönder.’in ellili yıllardan gelen sesi, ‘karışık günler sıkıntısı’ şiirindeki ‘bildiriler, sesleri taşıyıp getirmişti avlusuna dünyanın. / o avluda bize, bir kimlik kaygısında yakalara iliştirilmiş / rozetlerden bakılıyor’daki, seksen sonrasından gelen seslere karışabiliyor. Bu aslında olumsuz bir şey değil; aksine, hem memleketin hikayesine dahil ve hakim olmanın, memleket şiirine de bir ozan olarak dahil ve hakim olmayı getirdiğini / gerektirdiğini açımlayan önemli bir özellik. Genelde biz de, tutturduğu yerden yazmaya devam eden bir ozan algısı var; Emeç böylelikle bunu da yıkmış oluyor. Her döneme eşit hakimiyet gerektiriyor şiir. Bazen dönüp, başka formlar, söylem biçimleri üzerinden de yeniden şiirler kurmak gerekebiliyor.

Sonuç olarak; Emeç kendi farkındalığı sayesinde bir ayrışma yaratabiliyor şiirimizde. Meseleniz şiirse, Rahmi Emeç’i takip etmeniz şart.

BAKIŞSIZ GECE, Rahmi Emeç, Komşu Yayınları, 2013.

“Şiir arınmayı, duyarlık olarak büyümeyi getiriyor insana” (Duygu Kankaytsın ile Söyleşi: Yusuf ALPER)

Hayatçağıran Duygu Kankaytsın’ın (1987) ilk şiir kitabı. Hayatı bütünüyle kucaklama çabasında; ama kadın özneden yana bir yoğunluk da var şiirlerin içeriğinde. Kendisiyle şiiri konuştuk.
Yusuf Alper: Sevgili Duygu, kitabına Hayatçağıran adını koyduğuna göre, Türk şiirinin hayatla bağlarını koparmasına yönelik eleştirilerin, itirazların olmalı…

Duygu Kankaytsın: Dertlerin var diyorsunuz aslında. Evet, itiraz önemsediğim bir dil hayatın içinde. Bu dilin cümlesini kurmak bile uyarıcı olur. Hep bir dağ vardır merkezde. Koşa koşa söyleştiğim, kucakladığım dağlar... Bu bazen sese karşılık gelir. İşte bu noktada kelimelere sıkı sıkıya tutunarak, onların sözlükteki anlamlarıyla yetinerek yaşanılanı anlatmak mümkün olmaz. Daha doğrusu anlatılan mutlaka eksik kalır. Burada şiir hayatın çağrısına ses verir, ses vermelidir. İzleyebildiğim kadarıyla bunu görmezden gelen bir şiir algısı almış başını gidiyor. Okuyamıyorum öylesi şiirleri. Daha çok hayatı, toplumsal ve düşünsel boyutlarıyla izlek edinmiş şiirleri önceliyorum. Şiir anlayışımı da bu çerçevede gerçekleştiriyorum. Hayatı çağıran, hayattan konuşan bir şiirin peşinde olmak bu. Her şiir bir seçenek önermekse, ben de ortaya bir seçenek koymanın ısrarındayım. Hayatın ve şiirin dilsel değerlerini gözetmek arzum.

Dil bilinci, şiir bilinci sende nasıl gelişti, yol aldı? Kendi şiir serüvenini izlemiş olmalısın. Bu konuda neler söyleyebilirsin?

Şiir ve dil bilinci edinmek ve bunlara işlerlik kazandırmak zamanla elde edilebiliyor. Dahası tamamlanan bir süreç değil bu. Kesintisiz birikiyor insan ve dönüşüyor. Kendini aşmak, gelişerek değişmek ölünceye kadar sürecek. Görünen bu. Geçmişte yapılan her türlü pratik, yazılacak bir sonraki şiire hazırlık gibi. Bunun bilincine vardığımda ürkmüştüm. Şiire koyulmak ve şiirle olmak hiç de kolay bir iş değil. Önemli olan onca birikimi göğüslemeyi göze almaktı. Bu kararlılığı gösterince, bitmez tükenmez çalışmalar gündeme geliyor. Durmadan okuyorsunuz. Daha çok durmadan kuram okumak mesela. Şiir geleneğini özümlüyor, yazılagelen şiirlerin sakladığı bilgileri edinip kullanmaya koyuluyorsunuz. Mesele dil işçisi olabilecek kalbi duyguyu taşımak. Donanımınızı yeterli bulunca da size gelen şiiri yakalayıp yazıyorsunuz. Benim yaptığım da bu muydu?

Geleneksel olanla bağın için ne dersin? Bir şair kadın olarak kendini konumlandırırsan Türk şiirinde neyi amaçlıyorsun? Hedefin neresi? Ulaşmayı, aşmayı hedeflediğin ilk kitaplar var mıydı, varsa kimlerindi?

Geleneği hep önemsiyorum. Geleneği yok sayıp şair olunabileceğini hiç sanmıyorum. Böylesi kesin yargılarla konuşmak her ne kadar didaktik ve sevimsiz gelse de bazen acımasız olmak başta hayat ve bilim ve dahası sanat için değer diye düşünüyorum. Çünkü her şair şiiri kendinden önceki ustalarından, onların şiirlerinden, poetik görüşlerinden öğrenir ve kendine özgü bir şiiri kurmanın peşine düşer. Ah Aristoteles, ah Horatius!! Aslında geleneği yadsıyanların da yaptığı bu. Bu duyarlığın içinden nasıl söylenirse: Ben de diğer şair kadınlar gibi şiir dilini şair erkeklerden öğrendim. Çünkü kadınları şiirin dışına itip bu alanı kendileri için biçimledi erkekler. Bile-isteye olması önemli mi? Öncelikle bunun aşılması gerekiyor sanırım. Bunu arzulayan biri olarak bana özgü bir dilin arayışına girdiğimi söyleyebilirim. Bunu başardığımda, kendi adıma, kangren olmuş bir sorunu gidermiş olacağım. Gülten Akın, özellikle ilk üç kitabında biraz da bunu başardığı için önemlidir. Ulaşmayı istediğim, özendiğim herhangi bir ilk kitap yok. Özellikle kendi kuşağım için söylüyorum bunu. Öte yandan şiir kitaplarının kıyaslanmasından yana da değilim. Her şairin yazdığı şiirlerinin kıyaslanması düşüncesindeyim. Bu bize o şairin gelişimi hakkında bilgiler verebilir. Şair birileriyle değil, önce kendisiyle yüzleşmeli. Bir de şunu söyleyebilirim: İlk kitabımın firesiz bir kitap olmasını isterim. Cemal Süreya’nın Üvercinka’sı gibi.

Metin Celâl, ‘Şiir ustalardan öğrenilir,’ diyor. Seni besleyen usta şairler kimler? Cemal Süreya da gençlerin yazdığı şiiri önemser, o şiirlerin uyarıcılığına dikkat çeker. Sen buradan eylemle kuşakdaşlarına nasıl bakıyorsun?
Geleneği nasıl önemsediğimi söyledim biraz önce. Şiir ustalarının şiir deneyimleri özümsenmeden iyi şiirlerin yazılabileceğine inanmıyorum ben de. Zaten başka şairleri, onların neler yaptıklarını anlamadan bir şair kendi şiirini kuramaz gibi geliyor. Böyle bir okumanın içinden bütün usta şairler, benim de doğal beslenme dünyamı oluşturmaktadır. Onlarla halkaları birbirine geçiriyorum. Yapılanları saptayıp yapılmayanların peşine düşmeli diye sancılanıyorum. Bu da az-çok yeni olanı yakalama olanağı veriyor bana. Elbette genç şairlerin de peşine düşmek gerek. Onların getireceği yenilikler geleceği işaretlemez mi? Onların da birbirlerinden öğreneceği çok şey var. Bu nedenle özenle izliyorum tümünü. Bu deneyimlenme pratiğiyle bana ait olabileni daha kolay yakalayabiliyorum sanırım.

Şimdilerde Türk şiiri büyük bir yalnızlık içerisinde. Çıkan her şiir kitabı boşluğa gönderiliyor sanki. Senin kitabın nasıl karşılandı? Aldığı tepkiler umut verdi mi şiir için?

Doğru bir saptama olduğu kanısındayım. Düzenin yok saymaya çalıştığı şiir kendi kuytusunda kalmış gibi. Devlet de yapısı gereği şiire karşı. Şiir henüz metalaşmadığı için kapitalizm de şiire tiksinerek bakıyor. Alımlayıcılar ise şiire çok uzaktalar. Şairler de hayat-yoğun şiirler yazmayınca alımlayıcısı her kimse onunla buluşması zorlaşıyor. Böylesi bir toplumsal yapı içerisinde şiir yazmak, kitap yayımlamak biraz tuhaf görülebilir. Hiç önemli değil. Dünyada bir kişi kaldığı sürece şiir varlığını sürdürecektir duygusundayım. Çünkü insanoğlunun biricik sığınağıdır şiir. Buna inandığım için şiir yazmaktan ve bu şiirleri kitaplaştırmaktan hiç vazgeçmeyeceğim. Karamsar bir fotoğraftan söz ettim ama bu karamsarlık içerisinde kaybolup gitmedi hayatçağıran. Bunları söylemek hicap veriyor aslında. Samimiyetin içerisinden bir cümle olarak okunmasını dileyerek: Şöyle bir bakıldığında, ilgiyle karşılandı diyebilirim. Kitabıma ilişkin yapılan söyleşiler ve yazılar bunları doğrular nitelikte.

Şiirler, yazılar yazan birisin. Öte yandan güzel sanatlar fakültesinde yazarlık eğitimi alıyorsun. Akademik eğitimin şairliğine özel bir katkısı oluyor mu? Ya da tersi…


Dediğiniz türden çalışmalar bağlamında birçok deneyimim oldu. Bir taraftan dünyayı okuma hevesiniz beri taraftan şiir görgünüz çoğalıyor. Evet, dramatik yazarlık-dramaturgi eğitimi almaktayım. Bu da beni besliyor. Örneğin, Shakespeare okuyorum, bu bana insan derinliğinin ne olduğunu söylüyor. Şiir için oldukça ehemmiyetli. Bertolt Brecht okuduğunuzda ise diyalektiği, epik olanı kavrıyorsunuz. Şiirin diyalektik bir işleyiş gösterdiğini düşününce, aldığınız akademik eğitimin kıymetlerinden biri daha ortaya çıkıyor. Öte yandan bu akademik eğitimin şiirden çaldığı bir şey yok. Bunu da burada belirtmiş olalım. Şehir efsaneleri hep tatlı gelmiştir ama gerçeği gölgelendirememiştir de...

Şiir senin için ne ifade ediyor?

En zor soruyu sona bırakmışsınız. Bunun cevabını vermek beni endişelendiriyor. Bu mübalağa olarak okunmazsa sevinirim. Şöyle düşündüğümden olsa gerek. İfade etmelerin içini bazen cümle kurmak da doldurmaz. Hele ki söz konusu şiir ise… Çünkü şiir arınmayı, duyarlık olarak büyümeyi getiriyor insana. Bu çağın getirdiği küften, koftan uzak tutuyor insanı. Daha ne olsun? Söz, şiirin gerçek okurlarında...

* Duygu Kankaytsın, Hayatçağıran, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2013