Serap ÇAKIR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serap ÇAKIR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Suriye’de bizi affedecek şehir kalmadı” (Fehim Taştekin ile Söyleşi:Serap ÇAKIR)

Gazeteci-yazar Fehim Taştekin’le Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal kitabını konuştuk.  Kafamızdaki Suriye algısını yıkan ve olayları objektif bir gözle aktarmadaki cesaretiyle ezber bozan bu kitapta kadim halkların bir arada yaşadığı güzelim ülkenin nasıl bu hale geldiğini ve kana boyandığını çok net göreceksiniz.

Ben Esad’ın Suriye’yi Alevi bir kimlikle yönettiğini sanıyordum ama bu fikrim şimdi alt üst oldu. Asıl etkili olan Baas’mış öyle mi?
Evet oradaki sorunun adı “Alevi azınlık rejim” değil “Baas rejimi”dir. Hem muhaliflerin, hem rejim tarafından insanların toplantılarında bulundum, onlarla özel görüşmelerimde edindiğim tecrübeler oldu. Mesela beni en çok etkileyen şeylerden bir tanesi Suriye’de sokakta herhangi birisine Sünni misin Alevi misin diye sorduğum zaman verdikleri tepkidir. Çok şiddetli bir şekilde “Ben Suriyeliyim” diyorlar. “Bu soruyu sorma” diyorlar. Ve “neden bu soruyu Türkler soruyor” diyorlar. Bu durumu Suriye içinde ve dışında defalarca yaşadım. Necef’te ünlü bir sanatçıyla bir araya geldim. Sorduğum zaman hemen yüzünü çevirdi, sonra geri döndü ve bana “bir daha bu soruyu bana sormayın” dedi.

Niye soruyoruz biz Alevi misin Sünni misin diye?

Soruyoruz çünkü bizim kendi ön kabullerimiz var. Özellikle AK Parti döneminde her şeyin başına eklemeye başladık. Şii başbakan bilmem kim, Alevi devlet başkanı bilmem kim. Bu mezhepçi okuma gazeteleri de etkilemeye başladı. Şöyle düşünelim: Suriye ya da Irak’tan herhangi birisi Sünni Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dediği zaman ne kadar tuhaf gelir bize öyle değil mi? Sünni Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel mesela. Ya da CHP’nin Alevi Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu… Bu tuhaf değil mi? Kışkırtıcı ve ayrıştırıcı bir söylem. Bu nedenle, siz bunu Suriye için de yapamazsınız.

Irak da aslında benzer bir süreçten geçti fakat dünyayı küresel çapta etkilemedi. Neden Suriye’deki bu savaş tüm dünyayı etkiledi? Bunun tek sebebi IŞİD olamaz herhalde.
Hayır değil. Uluslararası stratejik konumlanmada Suriye çok özel bir yerde duruyor. Suriye soğuk savaş döneminden beri Rusya’nın müttefiki. Yani bir eksen farklılığı var. 1979’dan beri İran’ın müttefiki. Bu da sorun. Üç, İsrail’le teknik olarak savaş halinde bir ülke. Golan işgal altında. Bu başlı başına Suriye’nin şeytanlaştırılması açısından yeterli. İkincisi Suriye’nin kendi iç dinamiklerinin Orta Doğu’da birçok yerde uzantıları var. Hem aşiretsel, hem mezhepsel, hem de dinsel olarak. Yani Hristiyanların Beyrut’la, Şiilerin hem Lübnan, Irak ve İran’la, Alevilerin hakeza Türkiye’deki Arap Alevileriyle etkileşimi var. Başka bir şey Suriye’deki Hristiyanlar. İlk olaylar patlak verdiğinde en çarpıcı slogan “Aleviler mezara, Ermeniler Beyrut’a” idi. Suriye’nin kendi kadim Hristiyan topluluklarının yanı sıra Osmanlı’dan sürülen Ermeniler ve Süryanilerin Suriye’de hayat bulması önemli.  Rojava’da birçok yerleşimin temeli bizim kovduğumuz insanlar tarafından atıldı. Buralara Türkiye üzerinden bir müdahale olduğu zaman eski hatıralar yani tarih yeniden canlanıyor. Keseb mesela. Keseb’e Türkiye üzerinden gruplar sokuldu. Ne oldu? 1915’i Ermeniler yeniden yaşadı. Büyük bir travma! 100 yıl sonra yeniden aynı şey. Yani o insanlar için tarih tekerrür ediyor ve biz bunu böyle görmüyoruz. Ezidiler için Şengal’de tarih yine tekerrür etti.

Sizin bir cümleniz var kitapta, çok dramatik ve çarpıcı: “Suriye’de bizi affedecek şehir kalmadı” diyorsunuz. Gerçekten Türkiye Suriye’nin bu hale gelmesinde bu kadar ciddi bir rol mü oynadı?
Sadece Suriye değil Irak da affetmeyecek. Bir kere militan akışının % 70-80’i Türkiye üzerinden gerçekleşti. Suudi Arabistan ve Katar’ın finanse ettiği, CIA ve MİT’in organize ettiği silah akışının çoğu Türkiye’den gerçekleşiyor. Ürdün de var ama Türkiye hattı çok daha kritik. Uçaklarla Ankara ve İstanbul’a inen uçakların yükü TIR’larla sınırdan geçirildi. Bu akış 2012’de başladı ve hala sürüyor. Türkiye’nin Mare hattını koruma ve tampon bölge oluşturma telaşı da bu akışın korunmasıyla ilgilidir.
 
“Türkmenlere veriyorum” diyor. Nereye gittiği belli mi mühimmatların?

Sadece Türkmenler değil hepsine verdi. Bunlar Hatay’daki operasyon odası üzerinden dağıtıldı. Kimi az aldı, kimi çok aldı ama Türkiye muhalifleri besleme konusunda ‘adil’ hareket etti. Nusra, Ahrar, Tevhid Tugayı, Türkmen Tugayları vs... Başlangıçta IŞİD adı yoktu ama sonradan bu örgüte katılanlar da Nusra çatısı altındaydı, onlar da bu akıştan nasiplendi. Sonradan ABD’nin müdahalesiyle bazı örgütlerin üzeri çizildi.
 
Suriye’de Türkiye’yi ciddi anlamda suçlayan bir kesim var öyle mi?

Suriye’nin medeniyet havzalarını yerle bir ettiler. En önemli sanayi tesislerini yağmaladılar. Bunlar Ortadoğu’nun en büyük tesisleriydi. Suudi Arabistan üretmez, Katar üretmez, Birleşik Arap Emirlikleri üretmez, Irak üretemez halde. Sanayisini kurmuş, üreten bir ülke vardı, Suriye! Ve bu tesisleri tırlarla taşıdılar Türkiye’ye. Cilvegözü’nden ve Öncüpınar sınır kapısından taşıyıp sattılar. Suriyeliler bunu affeder mi? Affetmez…
 
Suriye dediğim zaman sizi en çok üzen şey ne?
Suriye benim gözümde şöyle bir ülkeydi: Baskıcı rejime rağmen bizden kaçan Ermeniler ve Süryaniler orada hayat buldu. Bizden kaçan Kürtler ayrımcılığa maruz kaldı, yabancı ve kayıtsız diye vatandaşlıktan mahrum bırakıldı ama en azından orada katledilmediler.  Muhalif olanlar bir şekilde zulüm gördü bu doğru. Ama azınlıklar için Suriye korunaklı bir alandı. Farklı din ve mezhepler bir arada yaşıyordu. Lazkiye’de, Halep’te ve özellikle Humus’ta Sünni, Alevi, Şii, Hristiyan iç içe. Bu kültürü fena halde örselediler. Bu insanı sarsan bir şey. Suriye kentlerinin çok önemli toplumsal ve kültürel dokusu var. Bizim Hatay, Mardin gibi. Bakın selefi cihatçıların elinde bu bölgeler ne hale geldi. Bu insanın içini parçalayan bir şey.
 
Peki Suriye değince sizi en çok ne öfkelendiriyor?

Mesela dünyanın en rezil sistemine sahip bir Suudi Arabistan’ın kendi bölgesel ve uluslararası hesapları için bu ülkeye demokrasi götürme kervanında baş finansör olması insanın ağırına gidiyor. Katar da öyle… Beğenmeyebilirsiniz ama Suriye’de iyi kötü parlamento, seçim sistemi, yargı mekanizması var. Kadınlar bu ülkede bazı Avrupa ülkelerinden daha önce seçme ve seçilme hakkına kavuştu. Suriye kadınların gece saat ikiye üçe kadar sokaklarda tek başına dolaşabildiği bir ülkeydi. Bunları yok ettiler. Bizdeki gibi orada bir Ermeni ya da Kürt’ün aşağılandığını göremezsiniz. Burada bazı kesimlerde maalesef ‘Ermeni’ kelimesi bir hakaret, aşağılama sıfatı gibi kullanılıyor. Ama Suriye’de kimse bunu yapamaz. İşte bu ortak yaşam kültürünü ve ortak medeniyet havzasını hedef aldılar, benim en çok kahrolduğum şeylerden birisi budur.
SURİYE: YIKIL GİT, DİREN KAL, Fehim Taştekin, İletişim, 2015.

cakirserap@yahoo.com

Mizahta Şaşırtmak Esastır (Tan Oral ile Söyleşi: Serap ÇAKIR)

Tüyap Kitap Fuarı’nın onur çizeri Tan Oral’ın elli yılı aşan sanat yaşamının ardından dünyaya bakış açısını görmenizi istedim biraz. Değişen mizah anlayışından, geçip giden iktidarlardan ve günümüz dünyasından konuştuk. Bakın neler söyledi…

Çizime başlama hikâyenizi merak ediyorum doğrusu. Çocuk yaşlarda başlamamışsınız öyle mi?

Ben tembelliğe çocukken başladığım için, bu iş bugüne kadar geldi ama o konuda da başarısız oldum. Yeterince tembellik fırsatı vermiyor içinde yaşadığımız düzen. Tembellik derken biraz keyifli olmak, biraz hayal kurmak, keyfine göre dolaşmak ve çizmek, çizmeyi severim, bunları kastediyorum. Ama bu şans, bu mutluluk ne yazık ki içinde yaşadığımız zaman parçasında kolay elde edilemiyor. Çok çalışmak, çizmek zorunda bırakılıyoruz. Doğrusu sorunuza yanıtımın nerede başladığını, ben de tam olarak kestiremiyorum. Sıkıntılı bir zamanda, liseyle üniversite arasındaki bir boş alanda, işsiz, güçsüz, okulsuz hatta bulunduğum çevre nedeniyle uzun süre arkadaşsız kaldığım bir dönemde, o sıkıntılar beni mutsuz edeceğine kâğıtlara boşaltmış olmalıyım duygularımı. İlle bir başlangıç olacaksa o kâğıtların birikmesiyle başladı diyebilirim.

Babanız subaymış ve çok fazla yer değiştirmişsiniz. Sizin bahsettiğiniz dönemde İzmir’e yerleştikten sonra galiba. 

Bu kadar çok dolaşırken insanın her gittiği yerde sevdikleri, dostları oluyor. Bütün bunlardan sonra, hayat hakkında ne hissettiğimi düşündüğümde, benim için hayat, sevmek, dostluklar kurmak ve onlardan ayrılmak zorunda bırakılmak şeklinde özetlenebiliyordu.

Babanızın tayinlerinden dolayı mı?

Evet. Yani hep sevdiklerimden ayrılmak zorunda bırakıldığımı görüyorum geriye baktığım zaman. Bunların içinden bazıları kopmuyor, hâlâ devam ediyor, hâlâ birbirlerini arayan insanlar olarak. Bazılarıysa kaybolup gidiyor, ben de onlar için tabi.

50 yılı aşkın bir zamandır çiziyorsunuz, neden diye sorsam size?

Çizmek bir istisna! Hayatımdaki ve çevremdeki her şey yolunda gitse neden uğraşayım eleştirel çizgiyle? Yaşadığım mutluluk, insanlarla olan ilişkilerim yeter de artar bile. Hele ki yaşadığımız dönemde, hele ki yaşadığımız ülkede o kadar kolay olmuyorsa, sizin yakanızı sorunlar ve engellemeler bırakmıyorsa eğer, ne yapacaksınız? Ya teslim olacaksınız, ya mutsuz olacaksınız, ya sarhoş olacaksınız, ya da kâğıda bir şeyler çizeceksiniz.

Sanat yaşamınız boyunca pek çok iktidara tanık oldunuz. Çizerken en zorlandığınız bir iktidar dönemi var mı?

Çizerken hep zorlandım.

Nasıl?

Biraz önce söylediğim gibi bana kalsa çizmem, oysa zorlandığım için çiziyorum. Çiziyor isem zorla çiziyorumdur. Zaten o zorlama olmasa, dediğim gibi, niye uğraşsın insan kâğıtla, kalemle, problemlerle? Genellikle iktidarlar yönettikleri toplumu mutlu etmekte hiç de becerikli olmuyorlar. Bir ülke hayatı sorunlarla doludur. Bu sorunlar belli bir adalet duygusu içinde, belli bir eşitlik kollanarak, belli bir hoşgörüyle çözülmeye çalışılıyorsa insanların mutlu olma şansı daha fazla olabiliyor. Ama genç bir cumhuriyet!.. 600 yıllık geçmişini yok sayarak kurulduğu da düşünülürse, burada yaşayan insanların sakatlanmış bir iç dünyalarının olduğu anlaşılabilir. O yüzden sorunları çözmek, yeni sorunları yaratıyor. Bütün bunların yaşandığı bir ülkenin iktidarları da tabi ki çizen adam için her zaman kolay olmuyor.

Siz çizerken bu sorunları yansıttığınızı mı yoksa hafiflettiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Doğrusu kendimi hafiflettiğimi düşünüyorum. Çünkü ağır geliyor. Bu ağır gelen koşulları kabul ederek, razı olarak yaşamak ise daha da ağır geliyor. O yüzden bir tepki vermek, kabul etmeme hakkımı kullanmak istiyorum. Özeti bu bence…

Çizdiğiniz karikatürler bazılarının beğenisini kazanırken bazılarında hazımsızlık yaratabiliyor. Ne düşünüyorsunuz böyle olunca?
 

Mizah, bazı insanları neşelendirip mutlu edebilir ama konu edilen bazı insanları ve yandaşlarını da mutsuz edebilir. Zaten amacımız da bu. Adını anmaktan çok keyif aldığım Romanyalı çizer dostum Albert Poch’un bir sohbet arasında söylediği şey beynimde yer etmişti: Mizah ve karikatür bizi rahatsız edenleri rahatsız etmektir. O kadar iyi özetliyor ki…

10 Ekim’de Ankara’da yaşanan terör faciası bir mizahçının gözünden nasıl görünüyordu? 

Sadece sustum. İki gün sustum. Yapacak bir şey yoktu. Üzüntü ve acı içinde sustum. Ama ondan sonra bugün T24’te bir çizgim yayınlandı. Şöyle bir cümle vardı orada: Vatandaşını korumakta aciz olan neden savaş çıkartmaya kalkışır ki? Bu çizgi, bu olayın kimin tarafından neden başa geldiğini açıklayan bir şey. Mizahın böyle bir yanı var. Sen barış diye toplanan insanların güvenliğini beceremiyorsan savaşa filân girme, çünkü savaş karşılıklı ölüm demektir. Sen kendini koruyabiliyorsan, evet düşman bildiğine karşı bir savaşı göze alabilirsin belki. Sen bunu beceremeden Suriye’de bir savaşa bulaşırsan başına bunları getirirler. Bu çok acı bir olay, çok…

Karikatürlerinizin dışında animasyonla da çok ilgilenmişsiniz. 1970’te yaptığınız Sansür filmine bayıldım. O dönemde böyle bir bakış açısı, teknik imkânları da düşünürsek muhteşem. Polis şiddetini işlemişsiniz o dönemde. Bunun dönüşü nasıl oldu?

Çok eskide kalmış bir hikâye aslında. Onun bir de çocuklar için kitabını yaptım. Şimdi Evrensel Kitapevi yeni baskısını yapıyor, herhalde fuara yetişmiş olur. Çok eskilerde yapılmış bir işin unutulmamış olması hem hoşuma gidiyor, mutlu ediyor beni, hem de hâlâ geçerli olması çok canımı sıkıyor açıkçası. Yani bugün sansür dendiği zaman “o da ne demek” diyebilmeydi insanlar. Sansür diye bir film yapmak çekici geldiydi bana. Doğrusu çizgi film konusunda ne eğitimim ne de bilgim vardı. Ancak Sinematek Derneği’nde gördüğüm çizgi filmlerin nasıl yapılabileceğini çözmeye çalışıyordum. En çok da Jan Lenica’nın filmlerinin teknik olarak nasıl olabileceğini düşündüğüm için kafamda öyle bir çözüm oluştu. Sadece onu uygulayarak, kartonları keserek, kameranın altında kıpırdatarak yapılmış bir filmdir o. Son dakikaya kadar uğraşıp TRT’ye verdik; sonra bir ödül geldi, sonra göstermek istemediler. Kaldı öyle. Zannediyorum üç sene sonra onu bir çocuk kitabı olarak, “madem siz göstermiyorsunuz kütüphanelerde bulunsun” diye yayımladık.

Tan Oral’ın hayatında ve mizahın içinde kedinin yerini sormak istiyorum size.

Mizahta kedinin yeri için şöyle söyleyebilirim. Bernard Shaw’a sormuş bir genç yazar: Ben sizin gibi yazar olmak istiyorum ne yapmalıyım? “Cevabı çok basit masanda bir kedin olsun” demiş. Benim içinse, özel bir gayret değil kediyle birlikte olmak. Kediler çocukluğumdan itibaren hayatımdaydı. Sabah çay içmek ne kadar doğalsa kediler de hayatımın bir doğal parçasıydı. Bunun önemini yıllar sonra çevremden gelen tepkilerle anladım. 

Kediyi şakacı hınzır bir insana benzetirsek şimdiki iktidarın yerine neyi koyabiliriz?

Sadece gergedan diyebilirim. Burnunun doğrultusunda hiçbir şeyi görmeden, bir yere toslayana kadar dümdüz giden. Gergedanın öyle bir özelliği var, kıvrak değildir. Bedenleri ağır olduğu için toslayana kadar dümdüz giderler.

Tüyap Kitap Fuarı’nın onur çizerisiniz. Ana teması hayata gülümseyerek bakmak. Oysa biz biraz karamsar bir ülke olduk diye düşünüyorum. Böyle bir ana temanın altında neler konuşacağız kitap fuarında?

Umudu söndürmemek, kuyruğu dik tutmak, bu anlamda konulan bir slogan bence. Bu temayı belirlediklerinde Türkiye bu kadar karanlık değildi. Bu kadar karanlığa henüz girmemişti. Belirtiler vardı ama… Ben bu temanın umudu canlı tutmak, umutlanmaktan vazgeçmemek anlamında konulduğunu düşünüyorum.

Şimdiki gençleri nasıl buluyorsunuz mizah yönünden? Sosyal medyada özellikle? 

O kuşaktan olmadığım için her halde yeterince izleyemiyorum. Bu sosyal medya olayı da çok yeni bir olgu. Dolayısıyla üzerine yorum yapmak zor. Bir koro sesi gibi geliyor bana, bir uğultu olarak duyuluyor. Uğultunun etki yapması çok zor. O yüzden sosyal medyadaki uğultuda küfür ve hakaret edenlerin sesleri daha fazla duyuluyor.

Peki, son dönem mizah dergileri için neler söyleyeceksiniz?

Aynı şeyi mizah dergileri için de söyleyebilirim. Bir şey yapılıyor ama her zaman beklenen etki çıkmıyor.  Ama Musa Kart Cumhuriyet’te günün birinde bir karikatür yapıyor, davalar ödüller… Birinin bir yerine batıyor yani. Tıpkı sandalyeye bırakılan bir tek raptiye gibi…

Mizah dergilerinin neden etkisinin azaldığını düşünüyorsunuz?

Çünkü bu görülüyor. Vakit geçirmek ve eğlendirmek de bir ihtiyaçtır kuşkusuz.  Bu amaçlarla çiziliyor, ancak kapaklarında siyasi ya da sosyal mesajlar da yer alıyor. Bir de bugün siyasetin en tepesinde oturan kişinin eleştirisini yapmak için suratını bozmak, çirkinleştirmek bir şey demek değil. Sonunda sadece çarpıtılmış, çirkinleştirilmiş bir surat kalıyor ortada. Öyle etkili bir muhalefet oluşmuyor, yeterli de olamıyor. Arada bir, bütün dergileri alıyorum hepsine bakıyorum. Genellikle aynı şeyleri görüyorum.

Bir noktayı kaçırmışlar o zaman?

Mizah ve komedi. İkisi yapı olarak tamamıyla farklı. Mizah şaşırtma amaçlıdır. Bir olay karşısında bir mizahçının ne yapacağı pek bilinemez. Yani tepkinin ne zaman, nereden geleceği pek belli değildir, şaşırtmak esastır. Komedide ise asıl olan şartlandırmadır, tekrara dayanır. Walt Disney’in çizdikleri bugünün çizgileriyle benzeşir. Onu izleyen insan gülmeye hazırdır zaten ve güler. Birbirlerinden farklı da olsalar, her iki anlayışın da ortak yanı; çizilenleri izleyen ya da onlarla karşılaşan bir insanın neşelenmesini ve kendini iyi hissetmesini amaçlıyor olmalarıdır.


Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri (Serap ÇAKIR)

Devrimci Yol davasından yargılanarak hüküm giyen ve 1991’deki infaz yasasındaki düzenlemeyle tahliye edilen dört isim, Eskişehir Cezaevi’nde başlayıp Aydın Cezaevi’nde sonlanan Süresiz Açlık Grevi günlerini bundan 25 yıl önce kaleme aldılar. Yıllar sonra Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ve 1989’un karanlık günlerine uzanan Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri kitabı yakın tarihimizin en acı tablolarından birini önümüze seriyor. Açlık, işkence ve sürgünle geçen devrimci bir direnişin hikâyesi sizleri bekliyor.

Yıl 1989 aylardan Haziran. Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nde mahkûmlar tünel kazarak kaçmayı planladılar ancak bir askerin toprağın altından gelen sesleri duyması üzerine günlerdir kazdıkları tünel açığa çıktı ve özgürlük hayalleri son buldu. Bunun üzerine devlet yetkilileri mahkûmlara iyi bir ders vermenin peşine düştüler. İktidar çok öfkeliydi, insana yaraşan her hakkı yasaklama yolunu seçti. Mahkûmların sazları, radyo, teyp ve televizyonları kırıldı; gözlüklerini bile ellerinden aldılar;  halıları,  kilimleri, hasırları yok edildi; yatakları, nevresim ve çarşafları ortadan kaldırıldı; elektrikli ocaklarına varıncaya değin ellerinden alındı; havalandırmaya çıkmaları dahi yasaklandı.  İktidar tüm hıncıyla mahkûmlara büyük bir ders vermenin peşine düştü. Ancak mahkûmlar bu olup bitenlere göz yummak yerine Süresiz Açlık Grevi’ne gittiklerini duyurdular. Tüm hakları gasp edilen tutuklu ve hükümlülere başkaca bir yol bırakılmamıştı. Eskişehir Cezaevi’ndeki açlık grevinde günler günleri kovalarken, ne Adalet Bakanlığı’ndan mahkûmların kazanılmış temel haklarına yönelik bir iyileştirme sözü geldi ne de onları iktidar nezdinde birileri muhatap almak istedi. Üstelik cezaevi yetkilileri tarafından şeker ve tuz ihtiyaçları da karşılanmadı. Süresiz Açlık Grevi, devlet eliyle resmi anlamda ölüm orucuna dönüştürülmüştü.

Açlık, dördüncü haftasına ulaştığında mahkûmlarda gözle görülür fiziksel ve ruhsal değişimler başladı. İyice zayıflamışlar, bir filmi baştan sona izleyemeyecek hale gelmişlerdi. Kitap okuyamıyor, gazetelerin yalnızca başlıklarına ve kendileriyle ilgili haberlere bakıyorlardı. Vücutlarının çeşitli bölgelerinde uyuşmalar, mide ağrıları, kramplar baş gösterir olmuştu. Sağlıkları giderek kötüleşiyordu. Bütün ülke ise bir korku filmini izler gibi olayları, basının anlatabildiği kadarıyla yalnızca seyrediyordu. 12 Eylül’ün baskıcı ve işkenceci anlayışı ve buna uygun siyasal yapı cezaevlerinde tüm şiddetiyle işliyordu. Açlık grevinin beşinci haftasında mahkûmlarda unutkanlık, konuşma güçlükleri başladı. Yaşayan birer iskelete dönüşmüşlerdi ama kazanılmış haklarını tekrar geri alabilmek için direnmeye devam ediyorlardı. Direnen mahkûmlar arasında ağırlıklı olarak Kurtuluş, TKEP, Halkın Kurtuluşu, Devrimci Yol, PKK, Devrimci Sol, TİKB, TIKKO, Rızgari, Kawa, TDY, DK gibi davalardan yatanlar vardı.

Kamuoyu baskısı ve SHP’li milletvekillerinin basındaki demeçleri, aydınlar, sivil toplum kuruluşları ve mahkûmların ailelerinin sesi ise hemen her gün gazetelere yansımaya başlamış ancak devlet gözünü, kulağını bu çığlıkların hepsine kapatmayı tercih etmişti. Koğuşlar toplu mezarlara dönüşmek üzereydi ve herkes eli kolu bağlı bekliyordu. Resmi yetkililerin ve Adalet Bakanlığı’nın işine geldiği gibi sürdürdüğü açıklamaları ise acımasızlığın ötesindeydi. “Bunlar siyasi eylemlerdir, amaçları ideolojiktir” şeklindeki cümlelerden kurulu sözler vardı ağızlarında. Sistemin karşısına dikilmiş bir avuç devrimciyi bile isteye ölüme götürmeye çalışıyorlardı.

Ölüme yolculuk ve sürgün saatler

Grevin otuz beşinci gününde, 1 Ağustos’u 2 Ağustos’a bağlayan gece ise şeytanın aklına gelmez bir gelişme yaşandı. Eskişehir Cezaevi’nde açlık grevi yapan 280 tutuklu ve hükümlü Aydın ve Nazilli Cezaevleri’ne sevk edilmek üzere ring araçlarına alınmaya başlandı. Tamamen çelik ve demirden yapılmış, havalandırması olmayan, su verilmeyen mahkûmlar, doktor kontrolünden bile geçirilmeden otuz beş günlük açlıkları yok sayılarak adeta bir ölüm yolculuğuna çıkarıldı. Tıka basa doldurulan araçlarda fenalaşanlar, kusanlar, kendinden geçenler, havasızlıktan bayılanlar ve sıcaktan bunalanlar tüm karşı çıkışlarına rağmen verilen uzun molalarda bile dışarı çıkarılmadılar. Mahkûmların su istekleri bile neredeyse reddedildi. Zaten küçücük kalan bedenleri, o uzun yolculuk boyunca sarsılmış halde kendilerini Aydın’da buldular. Pek çok mahkûmun ölümün sınırında gezdiği o sıcak saatlerde iki tanesi vardı ki, ölümle burun burunaydı. Daha küçük ve daha havasız hücreli bir araçta Eskişehir’den Aydın’a götürülen o iki direnişçi mahkûm Mehmet Yalçınkaya ve Hüseyin Hüsnü Eroğlu’ydu. Cezaevine vardıklarında her ikisi de yaşıyordu ancak bilinçleri yerinde değildi. İktidar direnişi kırmak için akıllara zarar bir yöntem seçmişti ve ne yazık ki korkunç planları bununla bitmedi. Birileri fena halde ölüm istiyordu…

Düpedüz infaz


Direnişe dışarıdan destek giderek artarken Ceyhan, Gaziantep, Bursa, Diyarbakır, Çanakkale, Malatya, Sağmalcılar, Nazilli, Erzincan, Ergani, Kahramanmaraş açlık grevine başlayan mahkûm haberleri geliyordu. İstanbul ve Ankara’da üniversiteliler hareketlenmişti. Protestoların ardı arkası kesilmiyor, gazetelere destek ilanları veriliyordu. Ama yine de hiç kimse bu korkunç sürgün gecesini önleyemedi. Mahkûmlar Aydın Cezaevi’ne vardıklarında ise, ringlerden ikişer ikişer içeriye sokulmaya ve her uğradıkları bölümde ayrı ayrı işkencelere uğramaya başladılar. Günlerdir açlıkla mücadele eden bedenleri bu kez tekme, tokat ve kemere direnmeye çalışıyordu. Gardiyanlar birbirine Haydar diye sesleniyordu. Dayağın ardından şuurunu kaybedenler azımsanmayacak sayıdaydı. Yirmi sekiz araçlık uzun konvoydakiler bu kez de işkence sırası bekleyerek saatlerce havasız araçlarda kaldılar. Uzun süredir birbirinin üzerine yığılı şekilde yatan Mehmet Yalçınkaya ve Hüseyin Hüsnü Eroğlu da demir kapıların ardına bir bilinmeze doğru sürüklenerek götürüldüler. Havada sadece açlık ve ölüm kokusu vardı. Aydın’da o gece insanlık onuru ayaklar altındaydı; işkence ve vicdansızlık hükmünü ilan etmişti. İkişerli gruplar halinde içeri alınıyor, dövülüyor, çırılçıplak soyuluyor, tekrar dövülüyor ve tansiyon ölçme odasına sokulup tekrar dövülüyor, saç ve sakalları, bıyıkları zorla kesiliyor ve tekrar dövülüyorlardı. İşkence sabaha kadar sürdü. Ya insanca yaşam ya ölüm sloganları o gece koridorları inletti. Mahkûmların durumu bu kabustan sonra daha da ağırlaştı. Açlığın yanına bu kez işkence acıları, ağrıları ve kanamalar eklendi. Kimi böbreğinden, kimi ciğerlerinden, kimi kaburgasından zarar görmüştü. Yine de hapishane yönetimi direnişi kırmayı başaramadı. Bozuk suları verdiler mahkûmlara. Şeker yok ve tuz da yok… Dönemin Adalet Bakanı Oltan Sungurlu, hükümeti ise ANAP’tı, başında Turgut Özal bulunuyordu.


Sonunda ne oldu?

Hükümet, iktidarının sarsılmaz bütünlüğünü aklı sıra korurken, topluca infaz emrini vermişti bir kere. Taviz yok, hak yok, yasak var! Süresiz açlık grevi tam 52 gün boyunca sürdü. Tüm baskılara rağmen, resmi eller direnişi kıramadı ve mahkûmlar insani isteklerinin hemen hepsinin sözünü Adalet Bakanlığı’ndan aldılar. Vücutlarında açlık günlerinin izlerini, kalıcı hasarları, işkencenin kalıntılarını taşıyarak yaşadılar.

Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri ismini taşıyan ve yukarıda anlattıklarımın ayrıntılı bir resmini sunan kitap geçtiğimiz günlerde Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı. Tarık Uygun, Ersin Ergün Keleş, Osman Zeybek ve Harun Korkmaz’ın birlikte kaleme aldıkları o karanlık günlerin üzerinden şimdi seneler geçti. Söz konusu tutukluların gördükleri işkence ve kötü muameleye ilişkin açtıkları dava ise aradan geçen 26 yıla karşın hala devam ediyor…

Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri kitabı, sürgün ve işkence nedeniyle hayatını kaybeden arkadaşları Mehmet Yalçınkaya ve Hüseyin Hüsnü Eroğlu anısına yazılmış. Bir daha böyle kötü günler yaşamamak umuduyla. Demokrasi ve insan haklarının güven içinde sağlandığı gelecek günlere özlemle…

cakirserap@yahoo.com

DİRENİŞ SÜRGÜN VE ÖLÜM GÜNLERİ, (Haz.) Tarık Uygun, Ersin Ergün Keleş, Osman Zeybek, Harun Korkmaz, Ayrıntı Yayınları, 2015.

Ölümü Sorgulayan Bir Polisiye (Serap ÇAKIR)

“Günün birinde bir adam yol ortasında öldürüldü.” Mükemmel Katilin Peşinde’nin başlangıç cümlesi bu. İnsanı hemen hikâyenin içine çeken cinsten. Neden öldürüldü, kimdi, nerede öldürüldü ve kim öldürdü onu? Meraklandıran ve size yol göstermesini istediğiniz satırlara uzanan o kilit cümlelerden.

Ve bu cümlenin hemen ardından gelen diğerleri, neredeyse noktasız, virgüllerle birbirine bağlanıyor. Az nokta ve çokça virgül. Sanki yazar, nokta koyarsa bir son da koyacakmışçasına hikâyesine, akışkanlığı hiç bozmak istemeden kurgunun derinliklerine almaya çalışıyor okuyucuyu. İstediği romanda olan efsunlanmanın okuyucuya da olması belki. Elinden bırakmadan sonlansın ve bir cinayet romanının tüm failleri ortaya çıksın istiyorsun. Hele de mükemmel olanı…

Gerçekten de bir adam yolun ortasında tarihi belirsiz bir zaman diliminde, mekânı belirsiz bir yerde öldürüldü. Vücudunun çeşitli bölgelerine beş kurşun isabet etmişti. Katilini kısa sürede yakaladılar ve cinayeti soruşturması için müfettişi görevlendirdiler. Senelerin birikimi ve yorgunluğuyla devraldı görevini uzman müfettiş. Aklına gelen ilk soru da tıpkı herkesin aklına ilk gelen soruyla aynı oldu. Neden? Bir insan bir başkasını hangi gerekçeyle öldürmüş olabilir ve yeni katil Meksel bu cinayeti neden işledi? Satırlar arasında ilerledikçe, Meksel’in kutsal kitaptan verdiği örneklerle müfettişe cevap verdiğini ve aslında büyük olasılıkla öldürdüğü insanı hiç ama hiç tanımadığını anlıyorsunuz. Bu durum okuyucu olarak sizin canınızı daha da sıkıyor. Hiç tanımadığın birini hangi akla hizmet ve kimden emir alarak öldürdün ki? Bu soru müfettişin de aklını epeyce karıştırıyor ve onu tarihin ilk cinayetine kadar götürüyor. Habil ve Kabil kardeşlerin arasında geçen ve Allah’ın Kabil’i cezalandırmasıyla sonuçlanan.

Mükemmel Katilin Peşinde ilerliyoruz. İlk cinayet Meksel’le ve ikincisi tarihin ilk cinayeti Kabil’le gerçekleşiyor. Sonra bir otobüs şöförü olan Yemli’yle tanışıyoruz. Onun cinayeti ise katliam şeklinde. Zil zurna direksiyon başına geçtiği otobüsü İstanbul’dan Bingöl’e götürecek ama öyle olmuyor. Kazada bir kişi hariç yolcuların tümüyle birlikte tam 42 kişi ölüyor. Büyük cinayet! Bu haberi gazetede okuyan müfettiş, içindeki kurtlarla birlikte şöför Yemli’nin karısına uğruyor, sorup soruşturmak ve bu cinayet, intihar ve katliam gibi kazanın nedenlerini anlamaya çalışmak için. Ama Yemli’nin evinde birbiriyle aslında hiç konuşmayan ve kocasını her sefere çıkışında aldatan bir kadının izlerinden başka bir şey bulamıyor. Demek mükemmel katil Yemli de değil! 

Varlık ve yokluk arasında


Belli ki ölüm, neden sorusunu beraberinde getiriyor. Oysa bir doğum neden değil, şükür ve teşekkürle karşılanıyor. Varlık ve ölümün birbirinden ayrılmaz olduğu bilgisi unutularak ve sürekli varlıkla ödüllendirilip yoklukla sınanarak yaşadığını düşünüyor insan. Var olduğunda bunun sınırlı ve yoklukla tamamlanacak bir süreç olduğunu bilmezden gelerek. Bir taraftan da ölümün kendisi için kaçınılmaz olduğunu alttan alta duyumsayarak ve bunun korkusunu içinde hissederek yaşamaya devam ediyor. Elinde bulundurduklarını kaybetmeme, yaşama asılma ve hep var olmaya çalışması… Garip! Oysa hepsi eninde sonunda elinden gidecek, bedeni bile. Müfettiş bunun farkında ama yine de içinde küçük bir çocuğun isyanını taşıyor. Dünya iyisi babası çok kötü bir hastalığın pençesinde acı günlerden geçerek ölünce ve annesi bu yokluğa daha fazla katlanamayıp kendi varlığını ortadan kaldırmayı seçince dünyası onlarla birlikte kararıyor. “Her ölü arkasında yaşayan ölüler bırakıyor.” Neden? Bunlar neden bizim başımıza geldi? Mükemmel katili bulursa ona önce bu soruyu soracak.

Bir katil melek olabilir mi?

Mükemmel katilden hemen önce karşısına gazeteci Melek Karar çıkıyor. Ellili yaşlarını süren müfettişi önce gençliği ve sonra geçmişiyle büyülüyor kadın. Her ne kadar içindeki ses ondan uzak durmasını söylese de kapıldığı cazibe müfettişi yaşamında olmak istemediği ve belki de asla var olmayı istemeyeceği noktalara götürüyor. Şiddet ve kötülük kimde, ne kadar ve neden var? Ne zaman ortaya çıkar ve nasıl bastırılmış, uykudaki sinsi bir yılan gibi bekleyip karşısındakini sokar? Kafası bunlarla meşgulken ona şiddetin, öfkenin, kötülüğün ne olduğunu ve aslında ne olmadığını bir ana oğul hikâyesi anlatır. Bir anne bile isteye oğlunu morfinle öldürmüştür ve içinde hiçbir pişmanlık duymaz. İfadesini dinleyenler de kadının katil mi yoksa bir melek mi olduğuna karar veremezler. Katil olup melek mi şeytan mı olduğuna karar verilemeyen bir karakter daha çıkar ortaya. Baba katili Misil ve kız kardeşi Leyl’in hikâyesi. Sekiz kardeşin yedincisi olarak dünyaya gelen ve evden ayrıldığı güne kadar baba şiddetini vücudunda hisseden Misil, İstanbul’da barmen olarak başka bir yaşamın içine dalmıştır ama içinde bir katili barındırmaktadır. Müfettiş onunla sohbet ederken, kötülük, cinayet, ölüm gibi kavramların haklı ve haksız kavramlarını sorgular. Mükemmel katil babasını öldüren bir oğul olabilir mi?

Ahmet Erözenci,  ölümün insana neler anlattığının peşine düşüyor ve gerek dini, gerek mitolojik ve gerekse modern sorgulamalarla felsefik bir açıdan ölüm anına yaklaşıyor. Akıcı anlatımı, hiç düşmeyen temposuyla sıkı bir cinayet romanı olmasının yanı sıra, aynı zamanda varlık ve ölümü sorgulayan kurgusuyla da okuyucuyu kendine çekmeyi başarıyor. Bedensel ölümle birlikte, yaşarken ölmek, geride kalanların sancısı, ölüme alışmak ve onu kabullenmek üzerine de kafa yoran yazar, kavramı neredeyse her yönüyle ele almış diyebiliriz. Kutsal kitapların cinayet ve ölüm üzerine söyledikleri, mitolojinin ölüme ve cinayete bakış açısı, klasik ve modern yazar/şairlerin aynı konulardaki düşüncelerinden örneklerin de gayet başarılı şekilde romanın içinde yer aldığını da belirtmek gerek. Yazının başında söylediğim gibi noktadan çok virgülün hâkim olduğu ve bitmekten çok devam hissi uyandıran Mükemmel Katilin Peşinde, yaşam ve ölümün iç içeliğini çarpıcı karakterler etrafında okuyucuya sunuyor. 

Daha önce, Sadece Bir Gece İstiyorum, Ve Yalanlar Ve Sessizlik, Bir Kaçıştır Yaşamak, Mut İçin Bir Öykü romanlarını kaleme alan yazar Ahmet Erözenci, son romanıyla önceki eserlerinin çok ötesinde bir yetkinliğe ulaşmış. Dilerseniz romanın içinde geçen ve düşmanın başına dilenmez iki dizeyle Yahya Kemal’e selam göndererek bu ölüm faslını kapatalım. 

Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi
                Yahya Kemal





MÜKEMMEL KATİLİN PEŞİNDE, N. Ahmet Erözenci, Ayrıntı Yayınları, 2015.

Ishiguro’nun Romanında Kim Neyi Temsil Ediyor? (Serap ÇAKIR)

Usta yazar Kazuo Ishiguro bu kez toplumsal hafıza kaybının nasıl bir felakete sürükleyebileceğini anlatıyor. Devler zamanına, Camelot Kralı Arthur sonrası kolektif bir unutuş macerasına gidiyoruz.

Öksüzlüğümüz’ün kahramanı Christopher Banks, cinayetleri çözen kocaman bir adamken bile, anne ve babasının peşinde küçücük bir çocuktu aslında; anıları ise tutunacağı tek daldı. Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro’nun beş yıl sonra 2005’te yayınladığı bir diğer roman Beni Asla Bırakma’da ise, gelecek günlerden mahrum bırakılan Hailsham okulu öğrencilerini tanımıştık. Kathy, Tommy ve Ruth arasında geçenleri Kathy’nin hafızasından öğreniyorduk. Aradan on yıl geçtikten sonra Kazuo Ishiguro, yeni romanıyla okurlarının karşısına çıktı. Bu kez, kişisel hafızanın ötesine geçerek toplumsal belleği merkeze almış yazar. Bellek, suçluluk, aşk, ölüm ve savaş yine ana konuları. Belleğin yitirilişi nelere yol açar onu sorguluyor.

Toplumsal hafıza kaybı bir lanettir
Ortaçağa uzanıyoruz, Gömülü Dev’de. Efsanevi Camelot Kralı Arthur sonrası (VI. ya da VII. yüzyıl) bir dönemdeyiz. Britanya’da Saksonlar ve Britonlar arasındaki savaş bitmiş, halklar iç içe yaşıyor. Ana karakterler Axl ve Beatrice yaşını başını almış, uzun yıllardır evli bir çift. Köylerini ve hatta tüm civar köyleri ve çok daha uzak alanları bir unutuş hastalığı sarmış. Hem hastalık gibi hem de büyü. Kolektif hafıza tamamen yitirilmiş. Ne yıllar öncesi anıları var hafızalarında ne de birkaç gün önce köye gelen herhangi birinin hatırası. Yıllar da kaybolmuş, günler ve dün de… Devler ve büyücüler zamanı. Kuvvetli büyülere kimseler şaşırmıyor. Yaşlı çift Axl ve Beatrice, bir oğulları olduğunu hatırlıyor ama neden yanlarında değil ve neden başka bir köye gitti bilmiyorlar. Bunun üzerine ona kavuşmak umuduyla bir yolculuğa çıkmaya karar veriyor ve türlü maceralar yaşıyorlar. Kaldıkları köyde Sakson olan ama Briton eğitimi almış Wistan’la yolları kesişiyor. Aynı köyde bir devin saldırısına uğrayan çocuk yaştaki Edwin de onların kader ortakları olarak maceralarına katılıyor. Yolculukları sırasında karşılaştıkları bir diğer karakter ise Kral Arthur’un yeğeni şövalye Sir Gawain oluyor.

Unutmanın lanete dönüştüğü bir dünyada olduğumuzu kavradıktan sonra okuyucu olarak yaşlı çiftle birlikte oğullarının peşine biz de daha bir merakla düşüyoruz. Sanki o bulunursa hafıza yeniden biçimlenecek! Oysa bazı keşiş ve bilgelerin bir teorisi var: “Şimdilerde toprağın altına gömülü olarak yatan Querig isimli ejderhanın nefesi bu unutuş lanetini insanların üzerine püskürttü.” O zaman hep birlikte Querig’in peşine düşmeliyiz…

Yolda karşılaşılan mekânlar türlü acılara tanıklık etmiş, toplumsal hafızanın pek de hatırlamak istemeyecekleri türden. Savaş, kan, katliam, tecavüz ve daha pek çok karanlık hikâyeyi toprağında, duvarlarında ve gizli saklı mekânlarında barındırıyor.

Gelelim Kazuo Ishiguro’nun yeni romanıyla yapıp ettiklerine. Her defasında farklı türler deniyor mesela. Şimdi de yarı mistik bir roman kaleme almış. Hafızanın varlıkla bir olduğunu düşündürüyor ve romanlarında geçmişi sorgulayan, hatırlayan, belleğe kazınmış anıları ortaya çıkaran karakterler yaratıyor. Kimi zaman hatıralarında bir anneyi, kimi zaman Axl ve Beatrice’in yaptığı gibi yüzü bile hatırlanmayan bir oğlu aratıyor. Savaş ise yazarın en hüzünlü anlattığı konulardan bir tanesi. Christopher’ın Şangay’da girdiği savaş alanı, okunan en hüzünlü savaş tablolarından birini göstermişti okura. Gömülü Dev’de de aynı tematik konuları kullanarak savaşın rezilliğini, insanların acımasızlığını, hafızanın tek, ikili ya da toplumsal olarak insanı ayakta tutan sebeplerden biri olduğunu ve tüm bu yaşananlardan sonra biraz suçluluk duymamızın hiç de fena olmayacağını söylüyor.

Kim neyi temsil ediyor?
Gelelim karakterlerin açılımlarına. Gömülü Dev’de, Şövalye Sir Gawain’i devletin temsilcisi olarak okuyabilirsiniz. Bir devlet görevlisi olarak ejderhanın ve onun nefesinin (devletin emirleri / kanunları ve resmi tarih yazıcılığının) koruyucusu rolünü üstlenmiş. O nedenle Axl ve Beatrice hemen her anıyı unutmuşken, Sir Gawain’de geçmişin her anısı taze ve daha dün gibi. Çünkü devletlerin hafızası var ve istedikleri biçimde de toplumsal belleği şekillendirebiliyorlar.

Savaşçı Wistan ise tam devletin karşısında, intikam ateşiyle yanan, katledilen, hunharca öldürülen bir halkın temsilcisi olarak resmedilmiş. Onun görevi, ejderha Querig’i gömülü durduğu tepeye çıkıp öldürmek ve toplumsal hafızanın tekrar geri gelmesini sağlamak. Böylece bir süredir yan yana yaşayan iki halkın tekrar birbirine karşı kin ve nefret besleyeceğini umuyor. Toplumsal bellek yeniden üretilirse Saksonların ne büyük bir unutuştan uyandıklarını anlayacaklarını ve kaybedilen ne varsa intikamıyla birlikte geri alınabileceğini düşünüyor. Bu nedenle savaşçı Wistan da pek çok şeyi hatırlıyor, intikam onun hafızasını bir yere kadar canlı tutmayı başarmış. Sir Gawain’le karşı karşıya gelişi, (devlet ve gerçek tarihinde katlettikleri) bir anlamda geçmişle de yüzleşmek olarak okunmalı. Keşişler, Hıristiyan inancı ve putperestlerin romana yayılan izleklerini din olgusunun inanmayana yapıp ettiklerinin bir yansıması olarak okuyabilirsiniz.

Çocuk yaştaki kahraman Edwin karakteriyle Ishiguro’nun anlatmak istediği en temel konu ise savaşın çirkinliği. Çünkü savaş en çok çocukların kalbini kanatıyor, en çok onları öldürüyor ve savaşlarda en çok anneler kayboluyor. Axl ve Beatrice ise hepimiziz. Soykırımları unutan, katliamlara göz yuman, insan hakları ihlallerine ses çıkarmayan cümlemiz…

Gelelim romanın sonuna. Elbette bu kadar kahraman bir araya gelince hunharca bir zafer çığlığı atılması beklenir, ama öyle olmuyor. Kimilerinin romanın sonu için çok basit dediğini duyar gibi oluyorum. Toplumsal hafızamızın ötelediği katliamlar ne kadar derinde gömülü sanıyorsunuz ve bir ejderhayı öldürmenin ne kadar zor olduğunu düşündünüz ki? 

GÖMÜLÜ DEV, Kazuo Ishiguro, (Çev.) Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 2015.

Devrim! Hemen, şimdi… (Melih Pekdemir ile Söyleşi: Serap ÇAKIR)

Onlar kahkahalarından ve hayallerinden vazgeçmeyen bir kuşak olarak kazındılar hafızamıza. Türkiye’nin yakın tarihine damga vurdular. Devrimin hayalini kuran en önemli isimlerden sevgili Melih Pekdemir’le kitabı “Devrimcilik Güzel Şey Be Kardeşim” üzerinden, 70’li ve 80’li yıllara uzandık. Devrimci Yol hareketini anımsadık ve Spartaküs’ten başlayarak işçi sınıfına bir selam gönderdik.

- Neden günlük tarzını tercih ettiniz Melih Bey?

Devrimci Yol’un gayri resmi de olsa tarihini kaleme almayı amaçlamamıştım, bunun yerine Devrimci Yolcuların hikâyesini anlatabilmek daha önemliydi.  Gerçi Batı dillerinde, mesela Fransızcada  “histoire”, Almancada “Geschichte” hem tarih hem hikâye demektir; yani hikâyelerimizi anlatırken aynı zamanda hem Devrimci Yol’un hem ülkenin o dönemki tarihini de anlatabilmiş oldum. Bu dönemi de sanki o yıllarda günlük yazmışım da şimdi yayınlıyormuşum gibi dile getirmek çarpıcı olur diye düşündüm.  Bildiğim kadarıyla edebiyatta böyle örnekler var, Salah Birsel’in bir yazısında işaret ettiği üzere Simone de Beauvoir “Yaşın Gereği” kitabında 1930-1945 yıllarına ait günlüklerini aslında kitabın yayın tarihi olan 1960 yılında yazmış. Ayrıca günlük tarzındaki bir anlatıda daha samimi olma imkânı da ortaya çıkıyor.

- Sizin kitabınızda 68 ve 78 Kuşağı’nın bir senfonisi var gerçekten. O yıllardan başlıyor ve kesintilerle birlikte neredeyse 90’lı yıllara kadar uzanıyor. Siz bu süreci yenilmezlik senfonisi olarak açıklıyorsunuz. İddialı değil mi biraz, çok fazla yenildik ve hep yenildik gibi geliyor bana.

Pek öyle değil sanırım. 40 yıl kadar önce, 12 Eylül öncesinde Türkiye, Fatsa komüncülüğü ve Maraş katliamcılığı olarak ikiye ayrılmıştı: Bir yanda tüm Türkiye’yi Fatsa yapmak isteyenler; diğer yanda tüm Türkiye’yi Maraş yapmak isteyenler vardı. Türkiye’yi Fatsa yapmak isteyenler bunda başarılı olamadılar; ama Türkiye’nin bir Maraş haline getirilmesini de önlediler.  2010 referandumunun 12 Eylülcüleri de Türkiye’yi yeniden Maraşlaştırmak istiyorlar. 40 yıl önceki 12 Eylül’cüleri en çok korkutan sembollerden biri Fatsa'ydı. Kenan Evren, “biz darbe yapmasaydık burada Fatsa'dakiler oturacaktı” diyordu. 40 yıl sonraki 12 Eylül referandumunun Sivil Paşası da “Geziciler bana darbe yapacaktı” demedi mi?  Dil aynı dil, başımızdaki dert aynı: faşizm. 12 Eylülcüler sadece Devrimci Yol’u değil Fatsa’daki toplum projesini de imha etmişlerdi. Şimdiki 12 Eylülcüler de Gezi’deki toplum projesini, toplumun Haziranlaşmasını imha etmek istiyorlar.  Devrimci Yolcular elbette bugünkü gibi bir geleceği tahayyül etmiyordu. Ama elbette 2013 Gezisindeki ve şimdiki Haziranlaşma çabasındaki bir gelecek tahayyülü tam da o günlerden mirastır.

“Kahkahalarımızdan vazgeçmedik”

- Devrimcilik Güzel Şey Be Kardeşim kitabında, ilk olarak yanılmıyorsam Vedat Demircioğlu’nun ismi geçiyor devrimci şehitler arasında ve ondan sonra hız kesmeden devrimciler öldürülüyor. Listelemeye çalıştım ve eksik fazla  olabilir, 53 gencecik insanın ölümü isim isim geçiyor kitabınızda. Nasıl katlandınız bu kadar acıya ve bunca olana rağmen neden bitmez ki devrime olan inanç?

İç savaş kuşağıydık. Sabah evden çıktığımızda dönemeyeceğimizi, yan yana yürüdüğümüz arkadaşımızı yarın görmeyebileceğimizi biliyorduk, her türden ihtimale hazırlıklıydık. Sanırım biraz acıyla yoğrulduk. Bunun sonucunda katılaştığımız, hissizleştiğimiz sanılmasın. O acılar nedeniyle aslında aşırı duygusaldık. Ama şunu da söyleyeyim. Hiç asık suratlı olmadık, en zor günlerimizde bile kahkahalarımızdan vazgeçmedik. Çünkü yaptığımız fedakârlıkların hiç boşa gitmediğinin bilincindeydik. Dedim ya, en azından Türkiye’nin Maraşlaşmasını önleyen bir kuşak olduk! Bizler direnmeseydik Türkiye’de Endonezya katliamının benzeri yaşanabilecekti. Bilirsiniz, 1965 ve 1966 yılları arasında Endonezya’da yaklaşık 500 binden fazla insan, sol muhalefeti tasfiye gerekçesiyle sağcı güçler tarafından öldürülmüştü.

- Oğuzhan Müftüoğlu’na soruyorsunuz: “Devrim ne zaman olur” diye. “Beş yıl sonra filan olur herhalde” diyor. Yıl 1976. Üzerinden 39 yıl geçti ve aynı soruyu ben size sorsam? Devrim ne zaman olur?

O soru elbette yirmili yaşlarda sabırsız bir gencin naif bir sorusu. Cevabı verenin lakabı “ihtiyar” ama o da henüz otuzunda! Şimdiki ve her zamanki cevabımız ise: “Devrim! Hemen şimdi…” Çünkü devrimi şimdiden örgütlemeye başlamazsak, o niyeti taşımazsak, kısa ya da uzun hiçbir vadede devrim yapamayız ki.

- Devrimci Yol’u nasıl tanımlıyorsunuz? Bir hareket mi, bir örgüt mü, halk kalkışması mı, neydi?

Üçü birden: hem hareket, hem örgüt, hem halk kalkışması.

- Gelelim Devrimci Gençlik Dergisi’ne. 20 Kasım 1975’te başlıyor serüveni ve siz de içine dâhil oluyorsunuz. Baskısı, dağıtımı çok zor şartlarda gerçekleşiyor ama Devrimci Yol dergisiyle 150 binlere varan muhteşem bir tiraj yakalıyorsunuz. Bu ivmede bir dergi var mı şimdi Türkiye’de?

Yok tabii ki. Ama şimdi koşullar çok farklı. Tirajla değil internette tıklama sayısıyla ölçülebiliyor yaygınlık! Günümüzde başarı hikâyesi olarak BirGün gazetesinin geldiği noktaya işaret edilebilir, 30 binlere yaklaşan tirajı çok önemli bence…

- 70’li yılların sonunda Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Sivas, Erzincan gibi illeri dolaşıyorsunuz. Oradaki devrimci örgütlenmenin içinde yer alıyorsunuz. Sanıyorum merkezden çok farklı bir bakış açısı olduğunu görüyorsunuz. Neyi, hangi noktayı kaçırıyor o dönemin devrimcileri?

O bölgeye gittiğimde kısa süre öncesine kadar içinde olduğum “merkez ilişkilerini”, yani adıyla sanıyla cismiyle bildiğim insanlar tarafından oluşturulan beşeri ilişkileri, ben de hemen oradakiler gibi bir takım soyut, isimsiz insanları kastederek ifade etmeyi öğrenivermişim:  “Ankara’dakiler şöyle diyor,” filan…  Bu anonimleştirme gizli örgüt kurallarından çok kolektifliğin, ortak aklın varlığının da bir ifadesiydi aslında. Kendi payıma, Ankara’dayken işlerin kötü gitmesine taşradakilerin inisiyatifsizliği gibi gerekçeler bulabilirdim, oysa bölgedeyken artık Ankara’dakilerin merkez olmayı beceremeyişini de konuşur olmuştum, tıpkı oradaki arkadaşlarım gibi.  Yani örgütlenmemizi farklı açılardan görebilmek, hepimize önemli tecrübeler kazandırmaktaydı.

“Haziranlaşmak şart”

- 1977 tarihli günlüklerinizde Erbakan’ı inatçı, komik ve tehlikeli olarak tanımlıyorsunuz. Peki ya Erdoğan?

Şimdi onun hakkında sarf edilen her çeşit hakiki ve isabetli sıfatlar dahi hakaret olarak görülüyor, bunu hatırlatsam yeterlidir sanırım.

- 80 darbesi ortamını Kafkaesk bir atmosfer olarak tanımlıyorsunuz, neden?

Böyle bir atmosfer toplumun belli kesimlerinde ve hatta bir vakitler emek mücadelesi içinde yer alanlarda dahi ortaya çıkmıştı. Mesela 12 Eylül cuntası sendika yöneticilerine teslim olmalarını duyurunca birçok sendikacı hemen Selimiye Kışlası’nın önünde sıraya girdi ve öyle bir izdiham yaşandı ki cezaevindeki görevli subaylar “artık bugün sıranız gelmez, yarın sabah erkenden yeniden gelin” diyorlardı. Tıpkı Kafka’nın ünlü Dava romanında olduğu gibi, “Kuşkusuz tutuklusunuz, ancak bu durum işinize devam etmenizi engellemez. Gündelik yaşantınızı sürdürmenize kimse karışmayacak”  gibi bir durum.  O romandaki Josef K gibi birçok insan faşizmi sorgulamadığından, direnmediklerinden ötürü kaçınılmaz bir sonu kendi elleriyle hazırlamış oldular.  Tıpkı Josef K gibi “kafkaesk bir atmosfer” yarattılar kendilerine, gerçek ile kâbusun birbirine karışıp ayırt edilemediği bir anlam ve mantık yüklediler faşizme. Düşündüler ki, o faşizm günlerinde başlarına gelenler ne denli saçma ve zalimce olursa olsun, değiştiremiyorlarsa kabulleneceklerdir.  Sanırım yaşadığımız şu günlerde de hepimizi böyle bir kafkaesk atmosfere sokmak istiyorlar ki buna karşı elbette Haziranlaşmak şart.

- Mahkemeye çıkıyorsunuz ve son sözünüz soruluyor. Ne demiştiniz mahkemeye bir kez daha söyler misiniz, içimiz aydınlansın. 

Evet, 26 Nisan 1989 tarihinde Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde görülen 1982/50 Esas No’lu Devrimci Yol Davasında son sözlerin söylendiği duruşmada şöyle demiştim: “Son sözü söylememiz istenmiştir. Dünya tarihinde ilk sözü Spartaküs ve köleler söylemiştir ve Anadolu topraklarında kendi tarihimizde ilk sözü Şeyh Bedrettin ve yoksul köylüler söylediler. Bu sözler her çağda yankılanarak, vurgulanarak, yetkinleşerek Paris Komünarlarından Petersburg proletaryasına ve günümüze Filistin’in küçük generallerine dek ulaştı geldi. Çağımızda söz sırası artık proletaryanın ve ezilen halklarındır. Ve uluslararası proletarya söz hakkını bütün dünyanın ezilen halklarına sömürü ve zulme karşı Devrim çağrısı yaparak kullanıyor. Türkiye’de Devrimci Yolcu olmak demek Spartaküs’ün, Bedrettin’in, Marks’ın, Lenin’in sözlerine sahip çıkmak, proletaryanın çağrısına uymak demektir. Devrimci Yolcular iç savaş günlerinde Çeltek’te ve iş yerlerinde, Fatsa’da ve Anadolu’nun dört bir yöresinde, Tuzluçayır’da ve tüm gecekondu semtlerinde, ODTÜ’de tüm üniversitelerde işçilerle, köylülerle, öğrencilerle, Kürtlerle ve emekçi halklarımızla faşizme karşı söylenmesi gerekenleri söylediler, ama söyleyecekleri bitmemiştir. Devrimci Yol bu direnişin sözcüsü, Devrimci Yol bu direnişin öncüsü oldu. Devrimci Yol bayrak oldu. Biz şimdi burada Devrimci Yol’da yürümekle suçlanırken,  şimdi dışarıda yüz binlerce işçi devrimci yolda yürümeye devam ediyor. Buradaki bir avuç insanı yargılamak, suçlamak, cezalandırmak kolay, ama dışarıdaki yüz binleri, milyonları yargılamak, suçlamak, cezalandırmak, hiç kolay değildir.1980 sonbaharında bütün gazeteler Devrimci Yol’da yürüyenleri çirkinleştiriyor, karalıyorlardı.1989 ilkbaharında yine aynı gazeteler Devrimci Yol’da yürüyenleri güzelleştiriyor, aklıyorlar. Sonuç bir Devrimci Yol güzellemesidir. Bu çirkinliklerin karşısında gerçek seçeneğin bir Devrimci Yol güzellemesi olarak ortaya çıkmasıdır. Mahkemenizin kararı ne olursa olsun tarih hükmünü şimdiden bu Devrimci Yol güzellemesi ile vermiştir. Ve şimdi bizden son sözü söylememiz isteniyor, ilk sözü binlerce yıl önce Spartaküs ve kölelerin isyanı söylemiştir, son sözü ise sosyalizm ve işçi sınıfı söyleyecektir.”

DEVRİMCİLİK GÜZEL ŞEY BE KARDEŞİM, Melih Pekdemir, Ayrıntı Yayınları, 2014.