A. Ömer TÜRKEŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A. Ömer TÜRKEŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aksesuvar Olarak Çocuk (A. Ömer TÜRKEŞ)

Dünyanın ilk çocuk bayramı kutlamakla övünen bir millet olmakla birlikte, çocukların bakımı, büyütülmesi, eğitimi, iş yerlerinde maruz kaldıkları sömürü konularında yapılanların yetersizliği ortada. Bu yetersizlik ilk romanlardan başlayarak edebiyatı da kapsıyor.

Tanzimattan Cumhuriyete

Çocuklara yönelik ilk yayınlar Tanzimat döneminde, Osmanlı aydınlanmasının önemli isimlerinden Şinasi’nin La Fontaine çevirileriyle başlamış. Şinasi’nin “Tercüme-i Manzume”(1859) kitabında yer alan ilk La Fontaine fablı “Eşek ile Tilki Hikâyesi”. Aynı yıl Kayserili Doktor Rüştü’nün “Nuhbetü’l-Etfa” adlı alfabe kitabında da fabl çevirileri var. Sevilmiş olmalı ki, ardından pek çok La Fontaine çevirisi daha yapıldığını ve La Fontaine çevirilerinin Cumhuriyet döneminde Nâzım Hikmet, Sabahattin Eyuboğlu, Orhan Veli gibi yazarlar tarafından sürdürüldüğünü görüyoruz.

Roman türündeki ilk çeviri ise Daniel Defoe’nun “Robenson Crueso”sudur. 1864’te Ahmet Lütfi, 1886’da Şemsettin Sami tarafından yapılan bu çeviriler kuşkusuz büyüklere de –belki sadece büyüklere- hitap etmek amacı taşıyordu. İkinci çeviri unvanını kazanan ve 1872’de üç cilt halinde basılan Jonathan Swift’in “Güliver’in Seyahatnamesi” için de aynı şeyi söylemek mümkün. Doğrudan çocuklara hitap eden Jules Verne çevirileri ise “Kaptan Hatras’ın Sergüzeşti” adıyla 1877 yılında yayımlanmıştı. Çevirmen Ohannes Gokasyan’dı. Sonra diğerleri geldi; “Merkez-i Arza Seyahat”, “Beş Hafta Balonla Seyahat”, “Seksen Günde Devriâlem”, “Kaptan Grant’ın Çocukları”, “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah”…

Kitapların yanı sıra çocuk dergileri de yayın hayatına atılmıştı. İlk çocuk dergisi 1869-1870 yılları arasında kırk dokuz sayısı yayımlanan “Mümeyyiz”di. II. Meşrutiyet döneminde dergi sayısı hem artmış hem içerik açısından zenginleşmişti. Elbette çocuk kitapları için de geçerli bu söylediğim. Tanzimat Döneminde el yordamıyla sürdürülen çocuk kitapları yayıncılığı, çocuk eğitimine sağladığı faydalar da fark edildiği için, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadar ciddi bir gelişme gösterir. Bunda çevirilerin yanına yerli yazarların eklenmesinin büyük rolü var. Üstelik yerli yazarlar memleketin önemli isimleri. Tevfik Fikret’in şarkıları ve manzum hikâyeleri, Ziya Gökalp’ın yazıları, Ömer Seyfettin hikâyeleri, İbrahim Alâettin Gövsa’nın şiirleri çocuk edebiyatının yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Tanınmış başka isimler de verelim; Mehmet Emin Yurdakul, Ali Ekrem Bolayır, Fuad Köprülü, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Mahmut Yesari, Aka Gündüz…

Cumhuriyetin ilanından sonra başlayan Aydınlanma seferberliği içinde çocuklara yönelik neşriyat artık kurumsallaşmış, devlet konuya el atmıştır. Çeviriler sürer, dergi ve ansiklopediler çıkarılır, edebiyatımızın tanınmış yazarlarının hemen hepsi çocuklar için de yazarlar. Sonuçta çocuk kitapları, 2000’lerden sonra pazar payının yükselmesiyle birlikte, yayıncılık sektörünün göz bebeği haline gelecektir.

Eksik Olan

Buraya kadar yapılan özet, bir sorunun varlığını düşündürtmüyor. Oysa çocuk kitaplarının eğitsel ve ideolojik yararının farkına varılmasından sonra çocuğa yönelik eserlerin edebi yanı ihmal edilmiş, sadece temiz ahlak ya da milli şuur veren kitaplar öne çıkmıştır. Milli edebiyatın kuruluş dönemine denk gelen zamanlarda üretilen çocuk romanlarına, hikâyelerine ya da şiirlerine bir yandan bilgilendirmek, diğer yandan milli ve manevi değerleri kazandırmak anlayışı egemendir. Sadece Ömer Seyfettin hikâyeleri üzerinden bile örneklenecek bu durum Cumhuriyet boyunca –Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Dairesi tebliğleriyle- sürecektir. Neyse ki, bugün kitapevlerinde özel bölümlere ya da raflara kavuşmuş çocuk kitapları üzerinde talim terbiye yönetmeliklerinin hiç bir hükmü yok. Dünyanın dört bir yanından yapılan özenli baskılar çocuklar kadar büyükleri de cezbediyor. Ama ne yazık ki, hem çocuk kitapları alanında yerli üretim -nicelik ve nitelik olarak- güdük kalıyor, hem de yetişkinlerin edebiyatında çocuklara neredeyse hiç yer verilmiyor. İşte eksiklik tespitimizi buradan hareketle yapıyoruz.

Aslında aynı eksiklik tespiti bundan seneler, senelerce evvel yapılmıştı. 1909’da Darülmuallim’in başına getirilen Satı Bey, ‘‘çocuklara yönelik eser yazılmaması’’nı büyük bir eksiklik olarak gösterirken, yazılmama nedenini ‘‘çocuklarla iştigal edenler çocuk kalırlar’’ fikrinden kaynaklandığını söylemişti. Gerçekten de Tanzimat dönemi edebiyatı, özellikle roman, ilk yazarlar için çocukluktan erişkinliğe geçişin aracıydı. Erişkinlikle ve erişkinlere özgü meselelerle bu denli meşgul olan, romanı büyük meselelere açılan bir kapı sayan Osmanlı Aydınlarının kaleminden çıkan romanlarda çocuklara yer verilmesi beklenemezdi. Söz konusu anlayış Meşrutiyet döneminde de sürmüş, Halit Ziya Uşaklıgil ve Hüseyin Rahmi dışında, romanlarında çocuğa, çocukların sosyal hayattaki rolüne, duygu ve düşüncelerine yer veren yazar sayısı kısıtlı kalmıştır. Çocuklar ancak, çocuklar için yazılan kitapların konusudur.

Bizi asıl ilgilendirmesi gereken, çocukların çocuk olarak düşünülmeme durumunun Cumhuriyet döneminde de değişmemesi, hatta neredeyse “gelenek” haline getirilerek günümüze kadar sürmesidir. Aslında edebiyatımızın ustalarında –Nazım Hikmet’te, Reşat Nuri’de, Yaşar Kemal’de, Orhan Kemal’de, Kemal Tahir’de, Aziz Nesin’de, Fakir Baykurt’ta, Sevgi Soysal’da, Oğuz Atay’da, ve diğer önemli yazarlarımızda- böyle bir eksiklikten söz edemeyiz. Çocuklar vardır; büyüklerin dünyasında mahsur kalmış halleriyle, sevinçleri, acıları, sorunları, yoksullukları ile romanın ve hayatın içinde hak ettikleri yeri alırlar. Kimi zaman yetişkin dünyası çocukların gözünden anlatılmış ve çarpıklık daha çarpıcı biçimde ortaya konabilmiştir.

Ancak Türk Edebiyatı dediğimizde bir hayli devasa bir üretimden söz ediyoruz demektir. İşte bu üretim içerisinde saydığım örnekler önemli bir yekun tutmuyor. Buradan hareketle, toplumsal zihniyette çocuğun kapladığı yerin hiç de iddia edildiği kadar önemli olmadığını söyleyebiliriz. Neden mi önemsiz? Biraz açalım; evet, pek çok romanda bir çocuk silüeti çıkar karşımıza. Ancak hikaye ilerledikçe, roman kahramanları açısından sadece adından söz edilerek geçiştirilir, çocuk karakterler hikayenin gidişatına hiçbir etkide bulunmaz. Hep büyüklerin sorunları, büyüklerin maceraları, acıları, sevinçleri, kafalarında dolaşan büyük meseleleri işlenecek, çocukların böyle bir hayatta neler hissedip neler düşündükleri ihmal edilecek, varlıkları da giderek silinecektir. Aslında hikayenin aksesuarıdır çocuklar. Dahası, zaman zaman büyüklerin hislerinin yoğunluğunu göstermeye yarayan araçlardır.

Pek çok romanda ise hiç ortada görünmezler. Evlerde, sokaklarda, kırlarda, iş yerlerinde, deniz kenarlarında, eğlence yerlerinde dolaşan roman kahramanlarının (yani yazarların) merceğine takılmaz küçük çocuklar. Hayvanlar söz konusu olduğunda insan-merkezli, çocuklar söz konusu olduğunda yetişkin merkezli, farklı etnik kökenden gelen insanlar –Ermeniler, Yahudiler, Araplar, Kürtler, Aleviler, Çingeneler- söz konusu olduğunda Sunni-Türk merkezli; özetle söylersek eğer, aslında ben merkezli bir zihniyet bu. Öyle bir benmerkezcilik ki, sadece çocukları değil, yaşlıları, eşcinselleri, şimdilerde yoksulları da ihmal ediyor, yazarın taşıdığı kimlikle örtüşmeyen herkese kayıtsız kalıyor. Bu kayıtsızlık, genel bir kayıtsızlığının edebiyata yansımasıdır. Adorno ve Horkheimer’ın birlikte kaleme aldıkları “Aydınlanmanın Diyalektiği”nin “İnsan ve Hayvan” adlı fragmanından bir alıntıyla açıklayacağım; "Çocuğun başını ve hayvanın sırtını kayıtsızca okşamanın anlamı şudur: Bu el yok edebilir. (...) Okşamalar, sevgi gösterileri, iktidar karşısında herkesin aynı olduğunu, kendine özgü bir varlığının bulunmadığını açıklar”.

Öyle bir kayıtsızlık ki, 2000 yılından bu yana yazılan yüzlerce roman arasında çocuklara hak ettiği yeri veren roman bulmakta güçlük çekiyoruz. Türk romanında çocuk, “kendine özgü bir varlığı olmayan” ötekidir ve Türk romanında ötekileri kuşatan kavram sevgisizliktir!

Edebiyattan Televizyona (A. Ömer TÜRKEŞ)

Televizyon kanallarının edebiyata el atıp bir zamanların klasiklerini ya da günümüzün çoksatarlarını TV dizisi haline getirmesi tartışmalara yol açıyor. Sevdikleri romanların TV dizilerinde kesilip biçilmesine, günümüze uyarlanıp deforme edilmesine karşı çıkanlar haksız olmasalar bile karşılaştığımız bu durum ne yeni ne de yalnızca bize özgü. Edebi metinlerle sinema/tiyatro/televizyon arasındaki ilişki çok eskilere uzanıyor. Sinema tarihine baktığımızda iyisiyle kötüsüyle yüzlerce roman ve film adı sayabiliriz. Birebir metne bağlı uyarlamalardan tutun da zamanla, mekânla, hatta karakterlerin cinsiyetleriyle oynandığı yüzlerce eser. Kimisi edebi metnin ruhuna sadık kalmış kimisi metinden yola çıkıp kendi dünyasını yaratmış. Elbette edebiyatı yağmalayan, yazarların kemiklerini sızlatan örneklerse çok daha fazla.

Eleştiriler de yeni sayılmaz. Bugün bizim yaptığımız tartışmalar 20.yüzyıl boyunca sıklıkla tekrarlanmıştı. Senaryo metne bağlı kalmalı mı, roman uyarlamaları edebiyatın aleyhine bir durum yaratıyor mu, yazarın eserinin uyarlanmasına itiraz etme hakkı olabilir mi tarzında sorular etrafında yapılan hararetli tartışmalar belki popüler kültürü etkilemedi ama sinemayı sanat sayanların ufkunu genişlettiğinden hiç kuşkum yok.

Sinema ve TV endüstrisinin açlığı doymak bilmediği, maddi çıkar sağlamak uğruna her türlü ahlaki ilke çiğnendiği sürece tartışmalar sürüp gidecek. 

Benzerlik nerede?

Sanat niteliği ön plana çıktığı zamanlarda bile sinema endüstrisini sıkıştıran bu sorular, bütünüyle popüler kültür alanına giren TV dizilerine yöneldiğinde kolayca yanıtlanabilir. Kestirmeden gidelim; öncelikle üst başlık anlamına gelecek bir yanıtla başlamak istiyorum: Televizyon kanalları için hazırlanan diziler özgün metinlerle hiçbir şekilde ilişkilendirilmemeli. Bu diziler uyarlaması olduğu iddia edilen edebiyat ürünleriyle hiç bir şekilde kıyaslanmamalı. Hele ki belli tarihsel dönemlere ilişkin romanların dekor ve kostüm kısıtlamalarından kurtulabilmek için günümüze uyarlanmış halleriyle özgün metinleri -mesela Reşat Nuri Güntekin’in, Halit Ziya Uşaklıgil’in, Orhan Kemal’in romanlarını- kıyaslamak yazarlara yapılacak büyük bir haksızlık.

Kuşkusuz sadece yerli edebiyatımızı kast etmiyorum. Dünya edebiyatından yapılan adaptasyonlar da karikatüre dönüşüyor. Mesela Alexandre Dumas’nın ünlü romanı “Monte Kristo Kontu” geçtiğimiz yıllarda Ezel dizisi sayesinde yeniden gündeme gelmiş, dizinin senaryosunun Dumas’nın romanından uyarlandığı ya da esinlendiği konusunda herkes fikir birliği etmişti. Doğrudur, çok genel hatlarıyla bir benzerlik söz konusu ama ayrıntılara girildiğinde benzerliğin esinlenmeden öteye geçmediğini, “Ezel”in senaryosunun Dumas'ın romanından yapılacak bir özetle pek çok noktada kesiştiği söylenebilir. Ama altını çizerek tekrarlayalım; yalnızca özetiyle kesişiyor. Ayrıntılara girildiğinde çıkış ve varış noktalarının bambaşka olduğunu, “İhanet Onları Ayırdı, İntikam Birleştirecek” dizi sloganının romana hiç uymadığını kolayca fark ediyoruz.

Romanla diziyi ayıran en önemli nokta, romanda ele alınan insani ve ahlaki meselelerin dizide bahis konusu bile edilmemesinde... Her ne kadar edebiyattan önce piyasayı düşünse bile, Alexandre Dumas’ın romanı Aydınlanma çağının ürünüdür ve çağın fikriyatını taşır. Bu fikriyatı cisimlendiren roman kahramanı Dantes, masum bir adam; adaletsiz, çürümüş bir düzenin kurbanı. Topluma geri dönüşünü, kabulünü ve yükselmesini sağlayan –maddi gücün yanında- Papaz Faria’nın eğitiminden geçerek bilgilenmesi, aydınlanması, modern birey haline gelmesi. İşte bu nedenle intikamını alırken –bir zamanlar kendisini mağdur eden- yasaları çiğnemeyecektir. Böylelikle Dumas, modern hukuk sistemi arayışını ve insanların eğitimle değişeceğine duyulan inancı dile getirmiştir. Ezel ise mafyöz bir kişilik. Suçu açıkça sabit. O da değişiyor hapiste, ama onu değiştiren mafyöz abisinden aldığı racon kesme talimi, delikanlılık eğitimi. Davranışlarını yönlendiren bilgisi ya da adalet talebi değil, kaba bir intikam duygusu. Dantes’in tersine, Ezel ve arkadaşlarının toplumsal alana kabulünü sağlayan yegane güç para. Sahip oldukları evlerle, arabalarla, yanlarında gezdirdikleri güzel kadınlarla yeraltından yeryüzüne çıkıyorlar…

Bir başka örnek Halit Ziya'nın "Aşk-ı Memnu"su. Son adaptasyonunda zaman günümüze çekilmiş, zenginlik imgeleri gözümüze sokulmuş, romandan geriye boş bir romantizm kalmıştı. İçi boşaltılmış bir nostaljiyle geçmişin romantik imgesini yakalamaya çalışmanın ne denli beyhude bir çaba olduğunu kanıtlanıştı dizi. Yani bir dönemin toplumsal hayatından kaynaklanan sevme biçimlerinin, fedakarlığın, namus kavramının, ar ve haya duygularının bambaşka bir toplumsal hayatın sürdürüldüğü günümüze yamanmasının imkansızlığını. Aşkın evrensel bir duygu olduğu söylenegelir. Oysaki aşkın ritüelleri çağdan çağa, coğrafyadan coğrafyaya büyük bir değişim göstermiştir. Türkiye toplumunun 19.yüzyıl sonlarından 20.yüzyılın başlarına kadar geçen sürede ortaya çıkan aşkların, sevme biçimlerinin anlatıldığı söz konusu romanların hikayelerinin kılık kıyafet değiştirilerek 21.yüzyıl Türkiye’sine taşınması elbette gerçeklik duygularını zorlayan, yapay hikayeler çıkaracaktır ortaya.

Taklit ve klişe

Dumas'ın "yanlış" okunması Halit Ziya'nın, Orhan Kemal'in hatta kendisi rahatsız olmamakla birlikte Emrah Serbes'in başına gelmişti. Ama seyirci açısından bu bir şey ifade etmez. Çünkü TV dizilerinin seyircisi orijinal metinleri okumuş değil ki? Olsa olsa adını duymuş ya da başka bir uyarlamasını izlemiştir. Seyirci açısından önemli olan hislerine hitap eden bir hikâye izlemek, oyalanmak.

Televizyon dizilerinin yapımcıları da böyle bir kesime, popüler kültür tüketicisine hitap etmeyi amaçladıkları için kolay anlaşılır hikâyeler peşinde koşuyorlar. Çok açık ve net bir hikâyesi, keskin çizgilerle belirlenmiş tipleri, kahramanları olmalı. Klasik anlatı kalıpları buna uygun. Bu nedenle özellikle 19.yüzyıl klasiklerinin uyarlanması daha kolay oluyor. Bu durum Türk romanı için de geçerli. Klasik anlatı dilini kullanan, giriş-gelişme-sonuç kalıplarına uygun romanlar seçiliyor. Romanlardaki hikâyelerin uzun bir diziye tek başına kaynaklık etmesi mümkün olamayacağından asıl hikâyeler yan hikâyeciklerle "genişletiliyor". İşte bu "genişletme" operasyonu sırasında ne roman kalıyor geriye ne yazarın dünya görüşü ne üzerinde durduğu temalar. Çoğu dizide ana hikâye yan hikayeciklerin gölgesinde kalıyor ve romanla dizi arasında ilişki bütünüyle buharlaşıyor.

Dizilerin romanın ruhunu yansıtamamasında önemli bir başka neden romanlardaki karakterlerin dizilerde karikatürleşmesinde. Klasik roman geleneğinde yazılan romanlarda "tip" kavramı önemlidir. Çağının ve toplumunun genel insani özelliklerini barındıran tipleri yaratmak yazarların edebi gücünü ve toplumu kavrama yeteneğini gösterir. Romanlardaki tiplerin hakkını verebilmek ise büyük oyunculuk yeteneği gerektirir. Oysa TV dizilerinin en zayıf halkası tam da budur; yani oyunculuk. Seyirci ilgisini çekmesi için yakışıklı ve güzel olmaktan gayri hiçbir özelliği olmayan şahıslardan derlenen oyuncu kadrosuyla bu dizilerin romanlara yaklaşması dahi düşünülemez

Çağdaş romanda da hikâye var elbette ama pek çok romanda -bilinç akışı, iç monolog gibi- farklı anlatım kalıplarının kullanılması, başka metinlere yapılan göndermeler, doğrusal bir zaman akışına uyulmaması, tip kavramının terk edilmesi TV dizisi mantığına uygun düşmüyor. Derin meselelere açılan bir roman, ailecek eve gelip TV karşısında sere serpe uzanmış yakışıklı erkeklerle güzel kadınların ihanetlerle dolu aşk hikâyelerini izlemeye alışık seyircilerin ne kadar ilgisini çekebilir? Açıkçası seyirciden/okuyucudan katılım bekleyen metinleri TV dizisi yapamazsınız. Sıkılır seyirci. Ya da aile izlencesi olarak düşünülen diziler için -klasik bir laf edelim- Türk örf ve adetlerine uygun olmayan konuları işleyen romanlar senaryo haline getirilemez. Örf ve adetle başlayan kısıtlama siyasi meselelere kadar genişleyecektir. Yoksulluğu, eşcinselliği, sokak çocuklarını, hele ki Kürt meselesini gerçekçi biçimde işleyen, en azından iğneyi kendine batıran bir roman da uygun değildir aile ortamlarına.

Peki, yakın tarihin bütün romanları böyle mi? Elbette hayır. Bugün izlediğimiz dizilerden farksız romanlar yazılmıyor mu? Evet, yazılıyor. Ama bu romanları ve yazarlarını ne okuyan, var ne bilen. Oysa edebiyat uyarlamaları olarak anılan dizilerin esinlendiği romanlar en azından daha önceleri sinemaya ve daha özenli hazırlanmış TV dizilerine konu edilmiş ve o yıllarda çok ses getirmişlerdi. Yazarları da kulaklara çalınmış isimler. Yani bir nebze de olsa seyirci ve medya tarafından tanınıyorlar. İşte bu nedenle yakın dönem romanlarından bir dizi yapılmak istendiğinde çok satan romanlar öne çıkıveriyor.

İyi bir senaryo çalışmasıyla eski ya da yeni eserlerden esinlenmiş filmler ve diziler çekilmesine itirazım yok. Ancak bu durumda uyarlaması yapılan romanların meselelerine vakıf, onların anlattığı hikâyelerin özüne inebilecek ve böylelikle uyarlanabileceklerle uyarlanamayacaklar arasında bir ayrım yapabilecek yeni yaratıcıların ortaya çıkmasını bekleriz. Ortaya çıkacak ürün ise basit bir taklit, içi boşaltılmış renkleri solmuş bir kopya değil özgün bir yaratım olmalıdır.

Sorun sanat ve edebiyat ürünlerini kapitalizmin çarklarına daha doğrusu açgözlü talanına karşı koruyacak bir güvenlik duvarının bulunmayışında. Piyasa kuralları ahlakı sürüp gittiği sürece, telif haklarını kaybetmiş ya da telif ücreti ödenmiş her sanat ve edebiyat ürününün herkes tarafından ters yüz edilme, eğilip bükülme, uyarlanma hakkına itiraz etmek de mümkün değil.


Fantazyalar Politiktir (A. Ömer TÜRKEŞ)

Fantastik edebiyat çok uzun yıllar boyunca Türkiyeli yazar ve okuyucular için çekici olmadı. Sadece fantastik anlatıların değil korku, bilim-kurgu edebiyatının, ütopya ve kara ütopyaların, yani insanın hayal gücünü özgürleştirecek anlatıların zayıflığından söz etmek gerekir.

Türün ustalarından Ursula K. L. Guin'in ifadesiyle “hayal gücünü özgürleştirecek anlatılar”ın, özellikle de masallardan, efsanelerden, hurafelerden çıkıp gelmiş cin, melek, şeytan, peri, ejderha gibi olağanüstü varlıkların Türk romanında neden işlenmediği sorusunu yanıtlamak başlı başına bir yazı konusu. Özetle söyleyelim; bunun nedeni romana yüklenen rol ya da biçilen değerle ilgili. Biraz daha açalım; Osmanlıya “Osmanlı nasıl kurtulur?” meselesinin bir parçası olarak ithal edilen roman sanatına toplumu eğitici/öğretici bir rol yüklenmişti. İlk romanların yazarları, roman ile ilgili yazılarında Avrupa edebiyatını ve romanını ileri bir uygarlığın işareti, kendi edebiyatlarını ve özellikle -Leyla ile Mecnun gibi- folklorik anlatıları geriliğin bir işareti saydılar; Namık Kemal, Ahmet Mithat, Şemsettin Sami gibi yazarlara göre eski hikâye türünden romana geçiş, hayalcilikten akılcılığa, çocukluktan olgunluğa, kısacası ilkellikten uygarlığa geçiş manasını taşımıştır. Batı'dan uygar bir edebi form olarak ithal edilen roman türü, aynı zamanda Osmanlıyı uygarlığa götürecek eğitici, ilerletici bir araç olarak kullanılacaktır.

Hayal ve hakikat

Cumhuriyet döneminde bu rol daha abartılır. Cumhuriyet’in ilanından sonra, edebiyatı da kapsayacak biçimde, her alanda yürütülen yeniden inşa seferberliği, belki de aydınlanmaya yapılan şiddetli vurgu, en çok mistik, folklorik, kısacası irrasyonel kaynaklardan beslenen fantastik anlatıları iyice cılızlaştırdı. Roman sanatının edebiyat dışı görevlerle donatılması sonraki dönemlerde de sürmüş, uzun yıllar romanlar siyasi düşüncelerin ve sosyal teorinin taşıyıcısı olmuştur. İşte böyle bir konjonktür içinde, romanı büyük meselelere açılan bir kapı olarak gören Türkiyeli yazar ve okuyucular için fantastik hikayeler elbette çekici olmayacaktır.

Oysa geçtiğimiz haftalarda yine bu dergi sayfalarında üzerinde durduğum gibi, Türk romanı gerçeklikle yüzleşmek bahsinde hiç de başarılı olmamış, gerçek gibi görünen ama aslında gerçeklikten kaçan, fantastik denebilecek kadar hayali bir kurmaca evren yaratmıştı.

Gerçeklikle gerçeklikten kaçış arasındaki diyalektik ilişki, fantastik edebiyata adım atmak açısından iyi bir açılım noktası. Çünkü insan türü resim ve yazıyla ilk tanışıklık anlarında başlamışlardı dünyayı fantastik biçimde yorumlamaya. Aslında buradaki fantastik ögeler o zamanın insanı için bir gerçeklik algısıydı. İnsanoğlunun kolektif ve somut çaresizlikleri, korku ve endişeleriydi önce söze, ardından duvar resimlerine ve yazıya dökülenler. En büyük korku nedeni ise hiç kuşkusuz “ölüm”dü...

Fantastik anlatıların başlangıçta iki yüzü vardı; hem en ürkütücü nesne, olay ve düşüncelerin açığa çıkmasını sağlıyor, hem de hikâye boyunca bu karanlık dünya ile savaşan kahramanı aracılığı ile dinleyiciye/okuyucuya bu korkularla yüzleşme ve böylelikle bir arınma fırsatı veriyordu.

Sonrasında efsane, mitoloji ve masallar, hatta kutsal kitaplar yüzlerce yıldır bir kültürden ötekine, bir coğrafyadan diğerine taşınırken, evrensel diyebileceğimiz bir genişlikte ortak bir bellek yarattı. Dünyanın hemen her köşesinden fışkırdığına göre insanoğlunun zihniyet dünyasının o karmaşık yapısının sırlarını çözmemiz için sağlam ipuçları barındıran bu fantastik anlatılar modern romanlar için de ilham vericiydi. Nitekim dünya edebiyatının pek çok büyük yazarı bu ilhamla yazdılar romanlarını; Swift’in “Gulliver”i, Mary Shelley’in “Frenkeinstein”ı, E.A.Poe'nun hikâyeleri sonraki kuşaklar için çığır açıcıydı.

Türün büyük ustası; Ursula K. L. Guin

Fantastik edebiyat genel başlığı altında sıralayabileceğimiz pek çok alt tür bulunuyor. Fantastik kurgu da bunlardan biri ve belki de en yenisi. Sinema, roman, çizgi kitap ve bilgisayar oyunlarıyla 20.yüzyılın sonlarında yükselişe geçen fantastik kurguların ilk ayırt edici özelliği zaman ve mekândan kopuştur. Bambaşka bir evrenin başlangıç koordinatları bilinmeyen bir zamanına gönderilir okuyucu. Yazar verili dünyadan olabildiğince uzaklaşır; gerçek dünyaya fantastik öğeler katmak yerine, tamamen hayal gücüne dayanan bir dünyaya göç eder. Aklınıza gelebilecek her şeyiyle; mitolojisi, coğrafyası, tarihi, ırkları ile her detayıyla yazara ait yeni bir dünyadır bu. İçinde yaşadığımız gerçeklikle kurulan yegâne bağ dil aracılığıyladır. Ancak türün ustaları burada bile kendi terminolojilerini, kendi kelimelerini, dillerini kurmaya, dilin taşıdığı önsel anlamlardan, hatıralardan, ideolojik yüklemelerden olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Yeni bir dünya tasarlarken içinde yaşadığımız dünyadan büsbütün kopmak elbette mümkün olmaz. Bu dünyanın değerleri başka dünyalarda yeniden tesis edilirken murad edilen insanlık adına genel doğruları bulup çıkartmaktır. Mesela türün nerdeyse “gerek ve yeter şartı” kabul edilen özelliklerinden kahramanlık, dostluk, fedakârlık, iyi-kötü çatışması gibi temalar, duygu ve düşünce sahibi evrensel bir canlı tasarımının yansıması olarak düşünülmeli.

Türün kaliteli örneklerine bakarak yaptığımız bu değerlendirme fantastik kurgu içinde mütalaa edilebilecek bütün romanları kapsamıyor. Çok renkli kapaklarında ellerinde kılıç, kalkan ve mızraklarıyla şövalyeler, tanımlanması güç yaratıklar, devler, cüceler, kaleler, savaş tasvirleri çizilmiş, birbirinden ayırt edilemeyen pek çok fantastik kurgu edebiyatı ürünü satılıyor kitapçılarda. Ama fantastik öğeler barındıran her roman fantastik kurgu sayılamayacağı gibi, fantastik kurgu türündeki her romanda aynı tadı ve derinliği vermez. Derinliğin çıtasını çeken yazarsa hiç kuşkusuz Ursula K. L. Guin’dir.

Guin gibi yazarları türlerle, kategorilerle değerlendirmek doğru olmaz. İyi yazar kendi türünü, kendi kurmaca dünyasıyla birlikte yaratandır. Tür dediğimiz o yazarın kalıpları taklit edildikçe son halini alır. Guin’se fantastik türe bağlanmışlıkla yazmıyor. Başka dünyalara, başka varlıklara, başka yaşam formlarına dair hikâyeler üretiyorsa eğer, bu başka bir dünyanın mümkün olabileceği inancından. İster karanlık olsun tasarımları (distopyalar), ister iyimser (ütopyalar), Ursula K. L. Guin'in derdi şimdiki zamanla, verili olan dünyayla, bu dünyanın gidişatıyla. Yarattığı yepyeni dünyalarla yaş, cinsiyet, dil, din, ırk engellerini kolaylıkla aşmakla kalmıyor romanlarında, ortaya koyduğu anarşist ütopyalar aracılığıyla kapitalizmin cehennem çevirdiği bu dünyanın saçmalığını da koyuyor ortaya.

Son olarak bu türün Türkçe edebiyata yansımasına değinmek istiyorum. Türkiye’deki tanınırlığına biraz da “Yüzüklerin Efendisi” sayesinde kavuşan, belli bir kuşağın roman kültürüne neredeyse hiç sızmamış fantastik edebiyat örnekleri yakın zamana kadar yalnızca çeviri ürünlerle katılmışlardı zihin dünyamıza. Son birkaç yıldır bu akımdan etkilenen, belki de çocukluğunu Conan dergileri ile geçirmiş genç bir kuşağın gelişimini izliyoruz. Ve son yıllarda Türkçe yazılan roman sayısındaki artış ve roman türlerindeki çeşitlenme, özellikle de romanımızda çok az rastlanılan korku, bilim kurgu ve fantastik türlere de yansıyor. Ancak -yazar, yayımcı ve çevirmenleriyle- gençlerin hayat verdikleri bu türlerde bir gelişme kaydedilmişse bile Murathan Mungan’ın "Şairin Romanı" dışında ses getiren bir roman örneği sayamıyoruz. Fantastik ya da gerçekçi, Türkçe edebiyatın hakikatle bağı bir türlü kurulamıyor.


"Onlar Ümidin Düşmanıdır Sevgilim" (A. Ömer TÜRKEŞ)

Başlık Nazım Hikmet’e ait. Hatırlamışsınızdır. Son sansür uygulamalarını konu edinen bu yazıyı yazarken önce bu şiir, sonra bir dizesi geldi aklıma; “sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman”… Sanki bugünü görerek, sansürcü zihniyeti lanetlemek için yazmış Nazım Hikmet bu şiirini. Gerçekten de sansür hem ümidin hem de ümidi yaşartan şiirleri, öyküleri, romanları yazanların, yani düşünen insanların düşmanı olanların icaatından başka bir şey değildir. Geçtiğimiz yıl Chuck Palachinuk’un “Ölüm Pornosu” ve Willaim Burroughs’un “Yumuşak Makine” adlı romanları hakkında davalar açılmıştı. Belki davalar fazla göze battığındandır, geçtiğimiz günlerde sansür mekanizmasının daha sessiz ve sinsi görünümleri çıktı ortaya. Mesela Yunus Emre’nin "Cennet cennet dedikleri" şiirindeki iki dize yayınevi tarafından sansürlendi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu da "Şiirden beklenen kazanımlar sağlanmıştır" açıklaması yaparak sansürü açıkça destekledi. Ardından Kaygusuz Abdal’ın “Nefes” şiirindeki Alevilik kültürüne ait kavramların yer aldığı dizelerin de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı yazarlar komisyonu tarafından sansürlendiği ortaya çıktı. Açıkça sansür edilmeseler bile, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Muhteşem Yüzyıl”, Bülent Arınç’ın “Behzat Ç.” dizileri hakkında ettkleri laflar yazar ve sanatçıların otosansür mekanizmasını işletmesine yönelik adımlardı.

Ahlakın Ahlaksızlığı

Ancak hepsinden daha vahim olanı İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Kurulu’nun Nobel Edebiyat Ödülü sahibi John Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” romanı hakkında “sakıncalı” raporu vermesidir. İhbarname niteliğindeki bu “sakıncalı” belgesine meczup işi deyip gülüp geçebilirdik. Ancak son yıllarda özel hayata getirilmek istenen kısıtlamalara baktığımızda, ne kadar budalaca da olsa, bu girişimin sistemli bir politikanın bilinçli bir parçası olduğunu anlıyoruz. İzmir’de ortaya çıkan vaka, merkezdeki zihniyetin il ve ilçelerdeki doğal yansımasıdır ama doğal olması ürkütücü olmadığı anlamına gelmez. Durumdan vazife çıkaran bürokratlar kraldan çok kralcı kesiliyor, buna sansürcü şahısların kültürel açıdan kifayetsizlikleri de eklenince, cadı kazanları kaynamaya başlanıyor. Eğer hep birlikte sesimizi yükseltmezsek belki büyük kentlerde değil ama zaten muhafazakarlaşmış Anadolu kentlerinde, çok kısa bir zaman sürecinde, hayatın her alanı “resmen” denetlenmeye başlanacaktır.

“Fareler ve İnsanlar”ın sakıncalı bulunma nedeni özellikle üzerinde durulmaya değer. İddiaya göre gençlerin ahlakını bozacak bir sözcük kullanmış Steinbeck; randevuevi!.. Nasıl kullanmış? Övmüş mü, önermiş mi? Elbette hayır. “Fareler ve İnsanlar” büyük bunalım döneminin çaresiz, dibe vurmuş insanlarını anlatan bir romandır. Ve yazar olmanın sorumluluğunu taşıyan Steinbeck toplumsal bir yara olarak söz eder randevuevlerinden… Çünkü yazar şu dünyanın haksızlıklarıyla birlikte önüne getirilişini onayan, bu haksızlıkları soğukkanlılıkla seyreden değil, tiksintiyle canlandıran, üstlerindeki perdeyi kaldıran ve onları birer haksızlık, yani yokedilme­si gereken yolsuzluklar olarak yaratan insandır.

Evet, randevuevleri ve genelevler toplumsal bir yaradır ve 21.yüzyıl Türkiyesinde hala kanamaktadır. Her Türk erkeği çocukluktan yetişkinliğe geçerken üç ağır travmatik an yaşar, sünnet töreni, genelev ziyareti ve askerlik uğurlaması… Bu travmalardan söz edilmez, edildiğinde ise travmalar değil erkek olmanın gereği ve onurudur dile getirilen. Aslında herkesin bildiği ama söz etmekten imtina ettiği anlar, anılardır bunlar. Yüzleşilmez…

AKP bir adım daha atıyor; varlığını yıllardır koruyan –halk dilinde “mektep” diye anılan- bu “müesseseyi” ortadan kaldırmak yerine gündelik dilden çıkarmaya çalışıyor. İzmir Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Kurulu’nun içinde randevu sözcüğü geçtiği için “Fareler ve İnsanlar” romanını sakıncalı bulması iki yüzlülüğün ulaştığı en çarpıcı boyut olarak kayda geçirilmelidir.

Yüksekkaldırım, Bentderesi, Tepecik; üç büyük kentin merkezinde faaliyet gösteren üç büyük genelev… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi koruması ve sağlık denetimi altında, kısacası tümüyle yasal olarak “hizmet” sunuyorlar, vergi veriyorlar, sermaye adı altında kadın bedenlerini pazarlıyorlar. Utanç verici ama yasal; kimse itiraz etmiyor, kadınların köleliğini, bedenin metalaştırılmasını, insanın ve cinselliğin aşağılanmasını kimse dile getirmiyor. Zaten söz edilse bile, isterse yıllarca önce yazılmış bir dünya klasiği olsun, sansüre takılıyor.

AKP ve yandaşları ne yaptıklarının çok iyi farkındalar. Bu nedenle değiştiriyorlar eylemlerinin isimlerini; totaliterizme demokrasi, teslim alma ve imhaya barış, faize kar payı, doğa katliamına çevre düzenlemesi, rant yağmasına kentsel dönüşüm, savaş kışkırtıcılığına demokrasi havariliği… Örnekleri çoğalttıkça bu ahlakın ahlaksızlığı daha sırıtır hale gelecek. Ama kimin umurunda…Yandaşından liberaline, liberalinden mahçup solcusuna kadar geniş bir işbirlikçi köşe yazarı ordusu, kendisini Faust sanan irili ufaklı bir dolu kanaat önderi mazeret bulmayı sürdürdükçe yalanların üzeri nasılsa örtülmüyor mu?

Devletin yaslarla koruduğu genelevler utanç verici varlıklarını gözümüzün önünde –hatta İstanbul’un göbeğinde, orta öğrenim kurumlarının bitişiğinde- sürdürürlerken hayatı yansıtmayı önüne koymuş, bu nedenle ödüllendirilmiş bir romanda bu türden evlerden söz edilmesinden rahatsızlık duymak işte bu iki yüzlülüğün en son örneği, iki yüzlülüğün vücut bulmuş hali, AKP ve yandaşlarının ahlak anlayışı, kısacası ahlakın ahlaksızlığıdır.

Ahlaki değil siyasi

Hiçbir kitap baskı ve yasaklarla engellenemez. Ve hiç kimse kendi ahlak normlarını başkalarına dayatamaz. Eğer bir ahlak piramidi yapılacaksa, görünenleri gizlemek ya da aklamak isteyen sansürcüleri en alta yerleştirmeli. Peki ama kim bunlar, bizi hangi kötülüklerden korumak istiyorlar? Onlara sanat ve edebiyat ürünlerini yargılayıp mahkum etme, neyin zararlı olup neyin olmadığına karar verme yetki ve gücünü kim veriyor? Gerçek ya da kurgusal; elinde silahıyla ölüm saçan birinin ağzındaki sigarayı karartmak ya da parçalanmış bedenler açıkça/iştahla teşhir edilirken insanın doğal çıplaklığını örtmek ayıbına, gülünç saçmalığına bizi ortak eden kim?

Bastırmak, yasaklamak, görünmez kılmak isteyen sansür mekanizmaları bu ülkede kendisini norm ve normal tayin etmiş heteroseksüel iktidarın geleneksel faşizan çehresidir. İlk ortaya çıkışında hasmını komünizm olarak belirleyen siyasi İslam bugün iktidar kavgasını sadece kürtlere, işçi ve emekçilere karşı değil kadın bedenine ve cinsel özgürlüklere karşı da yükseltiyor. Ama iki yüzlülükle; eşcinselleri sapkın bulurken cinsel tacizi hoş görebiliyor, cinsel eğilimleri suç delili olarak sunarken cinsel tacizcileri hüküm giymekten kurtaracak yasalar çıkarabiliyor, genelevlere dokunmazken randevuevi sözcüğünü yasaklıyor… Baktığı/okuduğu/duyduğu her şeyden, bir kız çocuğunun saçının bir perçeminden tahrik olanların müstehcenlikten en çok şikayetçi olmaları zihniyetlerinin müstehcenliğinden; bugünün sansürcü refleksi artık gizlenmeye hiç ihtiyaç kalmayan hegomonik “heteroseksüel muhafazakar sunni Türk” kimliğinin yansımasıdır. Bir kez daha tekrarlamakta yarar var; “asıl kısıtlanmak istenen özgürlüklerimizdir.”

Özgürlüklerimiz tehdit altındaken ne bu türden eleştirel yazılara ne de keskin ve öfkeli düşüncelerin dillendirildiği sosyal medyaya güvenebiliriz. AKPnin sansür uygulaması bizzat Başbakan tarafından dile getirilmiş baskıcı politikasının bir parçasıdır; ancak ve ancak politik mücadele ile göğüslenebilir. Entelektüel olmanın anlamını ve sorumluluğunu yazdıkları kadar yaşamı ve eylemleriyle de kanıtlayan Jean Paul Sartre “Edebiyat Nedir” adlı incelemesinde bu durumu çok iyi özetler; “İnsan köleler için yazmaz. Düzyazı sanatı, düzyazının anlam taşıdığı biricik yönetim bicimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. Biri teh­likedeyse, öteki de öyledir. Ve o zaman onları kalemle savunmak yetmez. Bir gün gelir, kalem durmak zorunda kalır; o zaman yazarın kalemi bırakıp silaha sarılması gerekir.” Tam bu noktada Pascal Mercier’in “Lizbona Gece Treni” romanında bir direnişçinin mezar taşına yazılı bir cümleyi de anmadan geçmek istemem; “Diktatörlük bir gerçekse devrim bir görev olur”.

Nazım’la başlamıştık Nazım’la bitirelim,

"çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına
çürüyen diş, dökülen et
bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler
ve elbette ki sevgilim elbet
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet..”

2012 Her Açıdan Kötü Geçti (A. Ömer TÜRKEŞ)

Her yeni yılın başında ekonomiden siyasete, spordan sanata, hayatın her alanındaki gelişmelerin dökümünü ve yorumunu yapmak adettendir. “Gelişmeler” sözün gelişi. İşin doğrusu 2012 yılında gelişme sözcüğünün içini dolduracak, yürek ferahlatacak pek bir şey yok elimizde. Aksine; hak, adalet, vicdan kavramlarından hiç nasiplenmemiş bir yönetim altında bir daha yaşanmasını istemediğimiz –ama sürekli tekrarlanan- travmatik olaylarla dolu bir yıl geçirdik. İç karartıcı ve umut kırıcı bir yıl daha...

Böylesine dibe vurmuş durumlarda sanata ve edebiyata sığınmak isteriz. Belki de en çok böyle anlarda ihtiyaç duyarız edebi anlatılara. Bize bizi anlatan hikayelerle beslenmek isteriz. Ama ne yazık 2012 yılı edebiyat –konumuz özelinde roman- alanında da umut verici olmadı. Nicelik anlamında bir gelişmeden söz etmek mümkün elbette; 800’e yaklaşan yeni roman sayısı bu alanda bir rekoru ifade ediyor. Beklenen, heyecan ve tat vermeyen, son on yılda sıklıkla tekrarlanan bir rekor bu. Bakın 21. yüzyılda sayısal anlamda nasıl bir seyir izliyor romanımız: 2000’de 144, 2001’de 139, 2002’de 219, 2003’te 232, 2004’te 316, 2005’te 345, 2006’da 418, 2007’de 391, 2008’de 419, 2009’da 457, 2010’da 557, 2011’de 770, 2012’de 780… 2013 yılı sonunda Cumhuriyet dönemi toplam roman üretimi on bine ulaşmış olacak.

Sayılarla konuşmayı sürdürürsek daha pek çok rekor çıkar karşımıza. Bunlar arasında romancılığımızın seyri açısından en önemlisi yeni yazar ve yayıncı sayısındaki artıştır. Bu artış ne yazık ki kitap satışlarının çekiciliğinden kaynaklanmıyor. En çok roman yayımlayan yayınevleri karlarını satışlardan değil, yazarlardan “masraf” adıyla tahsil ettikleri girdilerle sağlıyorlar. Kısacası editör, redaktör gerektirmeyen, edebiyatı hepten metalaştıran bir süreç yaşanıyor. Toplamı yirmiyi bulmayan yazarı ayrı tutarsak eğer; Türkçe yazılan romanların baskı ve satış rakamları 1000’i geçmiyor.

Edebi değerle sayısal değer arasında doğrusal bir bağ kurmak niyetinde değilim. Zaten böylesine kalabalıklaşmış ve kaotikleşmiş bir yayıncılık ortamında neyin değerli neyin değersiz olduğunu saptamak çok zor. Üzücü olan, iyi romanların ve gelecek vaad eden yetenekli genç yazarların gözden kaçırılması, yitip gitmesi… 2012 tam da böyle bir yıldı; çok satan vasat romanların konuşulduğu, az satan –az sayıda- iyinin kaybolduğu, sonuçta eksiklik hissi veren bir yıl...

Eksik, Eksik Olduğu İçin Yanlış!...

İsimlere baktığımızda romancılığımızın pek çok önemli ve değerli yazarı çarpıyor gözümüze. İlk sırada “Bir Ada Hikayesi” dörtlemesini “Çıplak Deniz Çıplak Ada” ile tamamlayan Yaşar Kemal var. Hayatı ve eserleriyle gerçek bir efsane. Ancak son romanında yorgun bir hali var ustanın. Dörtlemeyi bitirmesi sevindirici ama beklediğimiz kadar görkemli bir finali olmadı “Bir Ada Hikayesi”nin.

İhsan Oktay Anar’ın “Yedinci Gün”ü eğlenceliydi ama yazarın kariyerine katkıda bulunacak düzeyde değildi. Türk edebiyatının çok satar ve tanınmış yazarlarının -mesela Tuna Kiremitçi, Perihan Mağden, Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Oya Baydar, Yılmaz Karakoyunlu, Nazlı Eray, Turgut Özakman, Reha Çamuroğlu, Nermin Bezmen- romanlarının da satış anlamında beklentilere cevap vermiş olması muhtemeldir. Ancak şunu özellikle belirtmek gerekiyor; “çok satar” listelerine aday romanlar 2012’de önceki yıllara göre çok daha -en hafif ifadesiyle- zayıf kaçtı.

Roman sayısı 800’e yaklaşınca okunanlar okunmayanların yanında ihmal edilir bir sayıda kalıyor. Okuyamadıklarıma haksızlık etmemek için Türkçe yazılan romanlarda yılın “iyi”leri sıralaması vermek istemem. Ancak genel bir değerlendirme yapabilirim; aslında başlangıcından bugüne Türk romanında kendisini hep hissettirmiş bir eksiklikten söz edeceğim. Eksiklik 2012 yılının bunaltıcı atmosferinde daha da rahatsız edici hale geldi. Türk romanında eksikliğini hissettiren şey gerçekçilik, gerçekçi gibi görünenlerdeki eksiklik ise gerçeklik dugusudur. Kuşkusuz pek çok istisna sayabilirim ama 9000’i aşan roman sayısı içinde birkaç yüz roman genellemeyi bozmuyor; Türkiye’de roman yazma ve okuma pratiği bireysel ve toplumsal gerçeklerle yüzleşmek yerine gerçeklikten kaçmanın bir aracına dönüşüyor.

İlk yazarlar roman sanatını Osmanlıyı kurtarmak maksadıyla Batı’dan ithal etmişler ancak Osmanlı toplumun baş edilmesi güç gerçeklikleriyle yüzleşemedikleri için hayali aşk hikayeleri anlatmakla geçirmişlerdi yazarlık kariyerlerini. Cumhuriyet dönemi de farklı olmadı. Siyasi ve toplumsal gerçeklerle uğraşmanın bedeli ağır, tarihsel gerçeklerse devlet tekelinde olduğundan yazarlara kalan yegane konu özel hayatlardı. Sonuçta sayısız aşk romanı, suya sabuna dokunmayan polisiyeler, resmi anlatılardan kopyalanmış tarihi ve Cumhuriyet ideolojisini yaymayı vazife edinmiş siyasi romanlar üretildi yıllarca. Gören, duyan ve söyleyenlerin başına gelenler ibret vericiydi; toplumun büyük bir bölümü gibi yazarların büyük bir bölümü de üç maymunları oynamayı tercih ederek görmedi, duymadı, söylemedi. Bellek sıfırlandı, ötekiler dışlandı, belki de hepsinden önemlisi kanayan yaralar sarılmadı, travmalar yok sayıldı.

Savaş haberleri, tutuklamalar ve açlık grevleri ile geçirdiğimiz 2012’nin travmalarını sindirmeye çalışırken fark ettim ki travma anlatılarının yokluğunun ilk nedeni insanların travmaya maruz kaldığının farkında bile olmaması, olsa bile yalanlarla bastırması...

Maddi gerçekliğin somut olguları yerine hayalindeki fantazya ülkesini koymaya çalışan, giderek buna inanan, başkalarını da inandırmaya, inanmayanları imhaya kararlı iktidarların yönetimindeki bir ülkede, anlaşılan o ki yalan ve sahte gerçeğin yerini alıyor İlginç olan inandırmak için hiç bir çaba gösterilmemesi, çabaya ihtiyaç bile duyulmaması. Hatta abartı ve mübalağa hayallerdeki imgeyi beslediği için toplumca daha çok talep edilen bir dil canbazlığı. Yalan o kadar apaçık söyleniyor, o kadar arsızcasına pazarlanıyor ki, gerçekliğini sanki sergilenen sahteliğinden kazanıyor.

Bugün sanat ve edebiyatın kurmacalığından anlaşılan tam da budur; gerçeklerin üzerini örtmek, karartmak hatta yepyeni ve fakat tamamiyle fantastik bir gerçeklik yaratmak. Olmayanın oldurulduğu pespembe bir dünya sunmak… Tarihi, siyasi, fantazya, bilim kurgu, polisiye, aşk… Fark etmiyor. Edebiyat ürünlerini kategorize etmeye hiç gerek yok. Önemli olan edebiyatın bir bütün olarak ne yaptığı, gerçeklikle nasıl bir ilişki kurduğu. Gerçeklikten bilinçli bir kaçış olduğunu düşünmüyorum. Sorun gerçekliğin kavranışında. Bir yazar ancak farkına vardığı gerçekliği ifşa eder. Okuyucu farkına vardığı kadarını benimser. Herkesin kendi derdine düştüğü böyle bir hayat içerisinde gerçekliğin yerini arzular, düşler ve hayaller almış, edebiyat kaçılacak pembe bir dünyaya dönüşmüşse eğer, bunun nedeni gerçek hayatın ekonomik ve siyasal anlamda eşitliksiz, adaletsiz, baskıcı, boğucu, şiddet dolu atmosferidir. Başbakanından entelektüeline, gazetecisinden generaline, devlet başkanından sokaktaki insanına kadar herkesi kapsayacak şekilde gerçeklikten toplu bir kaçışın yaşandığı Türkiye’de böyle bir atmosferi –edebi ölçütleri ıskalamadan- hikayeleştirmek gerçekten zor bir iş ve eksik kalıyor. Romanımızın 2012 yılındaki hali işte böyle göründü gözüme; “eksik, eksik olduğu için yanlış”!...