Dosya: Göz İçin/de Bekleyen Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Göz İçin/de Bekleyen Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

And Dağlarının Aforizma Ustası (Gökhan Yavuz DEMİR)

Birçok çevirmen gibi ben de, tercüme edeceğim kitabı belirlerken, yayınevlerinden gelen taleplerden çok kendi okumalarımın ve akademik ilgilerimin peşinden koşuyorum. Bu nedenle de daha çok kurucu metinlerin Türkçeye aktarılmasını savunuyorum. Augustinus, Kant, Hegel, Kelsen, Savigny gibi büyük isimlerin, üzerine çokça yazılan ama hâlâ Türkçede bulunmayan kurucu metinlerinin bir an önce Türkçeye kazandırılması gerektiği aşikâr. Umberto Eco’nun akademik ününü borçlu olduğu The Role of the Reader gibi metinlerinden, Edward Sapir’in 1921 tarihli Language, Benjamin Lee Whorf’un 1956 tarihli Language, Reality and World veya Jan Potacka ve George Santayana gibi filozofların metinlerine, Türkçeye henüz tercüme edilmemiş ve tercüme edilmekte de alenen geç kalınmış devasa bir külliyat, öylece çevirmenlerimiz ve yayınevlerimizce keşfedilmeyi bekliyor.

Böylesi acil bir tercüme edilecekler listesi önümüzde dağ gibi dururken, benim şimdi önereceğim isim doğrusu lüks kaçabilir. Ama snop durumuna düşmek pahasına da olsa düşünce hayatımızı zenginleştireceğine yürekten inandığım And Dağlarının ötesinden bir aforizma ustasının Türkçede mutlaka olması gerektiğini savunmaktan vazgeçmeyeceğim. Kolombiya’nın Shakira ve Gabriel Garcìa Márquez’den sonra dünyaya hediye ettiği üçüncü büyüğünden, Nicolás Gómez Dávila’dan bahsediyorum elbette.

Politika filozoflarının en uzlaşmazı ve modernite eleştirmenlerinin en radikali Nicolás Gómez Dávila (18 Mayıs 1913-17 Mayıs 1994), yirminci yüzyılın gördüğü bilgelerden birisiydi. Kolombiyalı Katolik muhafazakâr düşünür İngilizceye o kadar geç tercüme edildi ki (Scholia to an Implicit Text, Ocak 2013) birçok entelektüel için görünmez kaldı. Zaten ömrünün son yıllarında bir nebze olsun parlayan şöhretini de Almancaya tercüme edilmesine borçluydu. O Almanca tercümelerden sonra şöyle anılmaya başladı üstad: And Dağlarının Nietzsche’si veya Katolik Nietzsche. Ömrün son demlerinde gelen şöhretin bedeli demek ki bazen bu kadar ağır olabiliyor!

Bir toprak ağası olan Gómez Dávila üniversiteye hiç gitmedi; Paris’te yaşadığı yıllarda evinde özel öğretmenlerden ders aldı. Obur bir okur olan Don Colacho ana dili İspanyolca dışında Latince, Grekçe, Fransızca, İngilizce, Almanca, Portekizce ve İtalyanca biliyordu; rivayete göre, Kierkegaard’ı aslından okuyabilmek için ölmeden önce Danca da öğrenmeye başlamıştı. Ömrü boyunca münzevi bir hayat yaşayan And Dağlarının bilgesi, küçük bir arkadaş çevresinin ve 30.000 ciltten oluşan kütüphanesinin sınırlarının dışına çıkmaya hiç heves etmedi. O kadar ki yegâne kitaplarını bile sadece dostlarına hediye etmek için yayınlattı.
Benim Türkçeye mutlaka tercüme edilmeli dediğim kitaplarından Notas I (ki ikincisi asla yayınlanmadı), 1954 yılında kardeşi tarafından bastırıldı. Üstadın aforizmalarından oluşan bu kitap, sadece dostlara hediye edilmek üzere 100 tane basılmıştı. 1959’da ise denemelerinden oluşan Textos I yayınlandı – bilmiyorum ikinci cildin hiç yayınlanmadığını söylemeye gerek var mı(!) Gerçekliğin felsefî bir sistemde asla temsil edilemeyeceğine inandığı için daha çok reaksiyoner bir yamalı bohça yaratmayı amaçlayan Gómez Dávila, metaforlarla bezenmiş hayli poetik ve üst düzey edebî bir dilde kendi sesini bulmuş ve bu denemelerde felsefî antropolojisi ile tarih felsefesinin temel kavramlarını ortaya koymuştur. Burada rastgele seçtiğim yirmi tane aforizmada da görüleceği üzere demokrasiden sanata, edebiyattan tarihe, marxizmden teknoloji eleştirisine, felsefeden entelektüaliteye kadar pek çok konuda kalem oynatmıştır:
“Bir entelektüelin Komünist Partiyle evliliği daima zina ile sonlanır.
Bilimin nosyonlarını benimseyen bir filozof, kanaatlerini önceden belirler.
İdeal toplum, insanlığın azametinin mezarlığı olacaktır.
Sınırsız ifade özgürlüğü yine de yetenek yoksunluğunu telafi etmez.
Demokratik seçimler, kimin yasal olarak zulüm göreceğini belirler.
Egoizmin üç esası şunlardır: bireycilik, milliyetçilik, kolektivizm. Demokratik teslis.
Bugünün muhafazakârları, demokrasinin hor kullandığı liberallerden başka bir şey değil.
Özgürlük, farklı olma hakkıdır; eşitlik ise farklı olmanın aforoz edilmesi.
Retorik, demokrasi bahçesinin biricik çiçeğidir.
Edebiyat hiç kimse yazmadığı için değil, tersine herkes yazmaya başladığı vakit ölür.
Kelimeler insanlar arasında doğar, yazarlar arasında büyüyüp serpilir ve orta sınıfın ağzında ölür.
Tanrı aletleri yarattı, şeytan makineleri.
İnsanlığın üç düşmanı vardır: şeytan, devlet ve teknoloji.
Hakiki problemlerin çözümü değil, tarihi vardır.
Özgün tarih, ham vakıanın zekâ ve muhayyileyle yeniden canlandırılmasıdır.
Marx, Marxizmin rezil etmediği yegâne Marxisttir.
İncil’in başmeleğinin aksine; Marxist başmelekler, insanların cennetlerinden kaçmalarını engellerler.
Biz reaksiyonerler bahtsızız: sol, fikirlerimizi; sağ ise vokabülerimizi çaldı.
Felsefenin çözümleri, kılık değiştirmiş yeni problemlerden başka bir şey değildir.
Filozof çağının sözcüsü değil, zamana hapsedilmiş bir melektir.”

On iki yıldır muhafazakârların iktidarda olduğu bir ülkede, hâlâ muhafazakârlığın ne olduğunu anlayamamış entelektüellerimiz için Nicolás Gómez Dávila’nın aforizmalarının zihin açıcı olacağına inanıyorum. Çünkü modern insanı kutsalları üzerine düşünmeye davet eden bu gayet provakatif üslup, hepimizi kendi entelektüel putlarımızın sınırlarına fırlatıp atıyor. Don Colacho’nun keskin zekâsıyla bilenmiş kelimelerinde anlatılan kendi hikâyemizle yüzleşmek için belki de tam zamanı. Unutmayalım ki George Steiner’dan Ernst Jünger’e kadar pek çok entelektüel okuru olan bir düşünürden, gerçek bir put kırıcıdan bahsediyoruz. Gabriel Garcìa Márquez bir defasında üstad için şunları söylemişti: “Eğer komünist olmasaydım, ben de Nicolás Gómez Dávila gibi düşünürdüm.”

İspanyolca bilmesem de bazen bu Kolombiyalı gericiyi (!) İngilizceden Türkçeye aynı poetik dille tercüme etmeyi düşünüyorum. Bazense ana dilinden tercüme edilmiş herhangi bir Nicolás Gómez Dávila metnine, üstadın ruhuna yakışır retorikte bir takdim yazdığımı hayal ediyorum. Belki bir gün düşlerim gerçek olur, kim bilir?..

TEXTOS, Nicolás Gómez Dávila, Atlanta, 2013.




Varlık ve Olay Neden Çevrilmedi? Neden Çevrilmeli? (Çetin TÜRKYILMAZ)

Alain Badiou tartışma götürmez bir şekilde günümüzün en önde gelen felsefecilerinden biri olarak kabul edilmekte. Her ne kadar, o Fransa’nın felsefe çevrelerinde 1960’larda yaşanan tartışmalara dahil olmuş olsa da, aynı yıllarda kendini açıkça belli eden ve Derrida, Foucault, Deleuze, Lyotard gibi filozoflarca temsil edilen “postmodern dalga”ya tam olarak kendini kaptırmamış olması nedeniyle uluslararası düzeyde tanınması ve “popülerleşmesi” oldukça geç bir döneme, 2000’lerin başına rastlar. 2000’li yıllarda onun düşüncelerinin giderek önem kazanmasının nedeni, belki “postmodern dalga”nın etkisinin azalması, belki de felsefenin “rock yıldızı” Žižek’in ondan söz etmesi, yapıtlarının İngilizce editörlüğünü vs. yapması olabilir. Her ne olursa olsun, Badiou’nun şu son on-on beş yıldaki felsefe tartışmalarına etkisi büyük olmuş, bu nedenle de gerek İngilizceye gerekse de dilimize Badiou’nun kitapları peş peşe çevrilmiştir. Bu süreçte İngilizceye önemli bütün yapıtları çevrilmiş olduğundan, onun felsefesi hakkında geniş bir ikincil literatür oluşmuştur. Türkçeye ise Etik, Sonsuz Düşünce, Felsefe İçin Manifesto gibi birkaç temel yapıtının yanında, bazı konuşmalarını ve gazete yazılarını içeren derlemeler çevrildi. Ama Fransa’da 1988 yılında Édition du Seuil’den çıkan ve Badiou araştırmacılarının istisnasız bir şekilde onun başyapıtı olarak kabul ettikleri, yaklaşık 600 sayfalık dev yapıtı L’être et L’événement (yani Varlık ve Olay) hâlâ Türkçede yok. Oysaki onun Türkçeye de çevrilmiş diğer kitaplarındaki düşüncelerinin temeli bu kitap olduğundan, Badiou’dan ilk çevrilmesi gereken yapıt Varlık ve Olay olmalıydı.

Peki neden çevrilmedi bugüne kadar? Aslında bu soruya yanıt bulmak o kadar da zor değil. Çevrilmemesinin nedeni açık: okunması, anlaşılması ve çevrilmesi zor bir kitap Varlık ve Olay. Platon’dan Derrida’ya bütün bir “varlık” tartışmalarına atıfta bulunan ve Heidegger’in bir deyimini ödünç alırsak, “ontoloji tarihi”ni sorunsallaştıran bir yapıt. Kitap bununla da yetinmiyor, Cantor’un küme teorisini temel alan bir matematikselliği varlık araştırmasının odağına yerleştiriyor; bu nedenle de kitap kuramsal bir düzeyde ortaya koyduğu tezleri bir de matematiksel notasyonlarla ifade ediyor. Bütün bunlar da, dediğimiz gibi, Varlık ve Olay’ı zor bir kitap yapmakta. Bugüne kadar çevrilmemesinin nedeni, bu bakımdan, biraz anlaşılır bir durum. Ama öte yandan, “bir kitabın okunmasının, anlaşılmasının, çevrilmesinin zor olması onun çevrilmemesinin gerekçesi olabilir mi?” diye sorulabilir. Bu gerekçe haklı olsaydı, örneğin, James Joyce gibi, George Perec gibi yazarların hiçbirinin Türkçeye çevrilmemiş olması gerekirdi. Ayrıca Spinoza’nın Etika’sının en sonundaki sözleri hatırlamak gerekmez mi burada: “bütün asil ve mükemmel olan şeyler, çok nadir oldukları kadar aynı zamanda zordur” sözünü?  Dolayısıyla, zor olan bir kitabı çevirmekten kaçınmak yerine, onun özellikle “zor” olması istenmelidir. Varlık ve Olay’daki başka özellikler de bizi, daha önce “diğer kitaplarına temel olan yapıt” olarak temellendirmeye çalıştığımız, “Badiou’nun diğer kitaplarından daha önce Varlık ve Olay çevrilmeliydi” düşüncesine bizi götürüyor. Nedir bu özellikler?

Öncelikle Varlık ve Olay, Varlık (l’être) açısından, Heidegger’in metafiziği, ontolojiyi onun içinden bir yol bularak aşma çabasını (Varlık olarak varlığın bilimi olan matematik yoluyla) ve Olay (l’événement) açısından, Derrida’nın “karar verilemezlik” düşüncesini (adlandırılamayan bir olay durumunda, yani karar verilemez bir anda bu olaya sadakat göstermenin anlamını öne çıkararak) en son noktasına taşıyor. Bu açıdan bakıldığında Badiou’nun başyapıtı, felsefenin uzun Platoncu yolunun sonundaki iki önemli ismi hem buluşturuyor hem de onları aşmaya çalışıyor. Bu aşma çabasını da Badiou kendisini “Modern Platoncu” ilan ederek ortaya koyuyor. Modern Platoncu olarak Badiou, Platon’un - felsefenin koşulları olarak görülebilecek- dört hakikat usulünü (Bilim, Siyaset, Sanat ve Aşk) kendi felsefesinde özgün bir tarzda bir araya getirdiğini ve Platon’dan sonraki felsefe tarihi boyunca da, hep “indirgemeci” bir tavırla, bu koşulların tümünün herhangi bir felsefi görüşte bir araya getirilemediğini düşünüyor; tabii ta ki kendi felsefesini Varlık ve Olay’da ortaya koyana kadar… Yani kendi iddiasının büyüklüğü bakımından da çok önemli bir felsefe denemesidir Varlık ve Olay. Bu iddialı bakış açısından Varlık ve Olay’da Platon Cantor “ile birlikte”, Heidegger Galileo “ile birlikte” okunabilmiş, Aristoteles’in, Spinoza’nın, Hegel’in varlıkla (ve sonsuzlukla); Pascal’in, Leibniz’in de “olay”la ilgili kavrayışları göz önünde tutulabilmiştir. Ayrıca Badiou bütün bunları Lacan’la bağlantılı bir “özne teorisi”nin bağlamına yerleştirmiştir. İşte bu özellikler nedeniyle Varlık ve Olay, kendi okurunu tutkulu bir okuma ve “yeniden” okuma sürecine sokmakta, onunla didişmenin verdiği hazzı yaşatmaktadır.

Evet, bu kısa yazıdan da sezilebileceği gibi, Badiou’nun Varlık ve Olay’ı hem çok zor hem de çok önemli bir kitaptır. Ama şunu söylemek gerek son olarak: Spinoza’nın yukarıda alıntıladığımız sözünü göz önünde tutarak, bu yapıtın “ideal çevirmeni” hemen onun çevirisine başlar umarım.

L'ÊTRE ET L'ÉVÉNEMENT, Alain Bodiou, Seuil, 1988.


Dünyaya Karşı Tanrı Devleti (C. Cengiz ÇEVİK *)

“Sevgili oğlum Marcellinus, sana verdiğim sözü yerine getirerek yazdığım bu eserde hem kâfirler arasında yabancı kaldığı bu zaman akışında inançla var olan, hem de şimdi sabırla beklediği, adaletin hükmüne dönüşeceği, sonra yüceliğiyle nihaî zaferine ve kusursuz huzura erişeceği ebedî ikametgâhının o sarsılmazlığında var olacak olan Tanrı’nın yüce devletini, kendi tanrılarını bu Devlet’in kurucusundan üstün sayanlara karşı savunma görevini üstlendim; bu büyük ve zor bir görev, ancak Tanrı bizim yardımcımızdır.”
De Civitate Dei 1, Önsöz’den
Augustinus De Civitate Dei ya da Türkçesiyle Tanrı Devleti’ni Vizigotların 410’da Roma kentini istila edip yağmalamasını imparatorluğun Hıristiyanlığa dönmesinin lanetine bağlayanlara karşı Hıristiyanlığı savunmak için yazdı. Bu eseri felsefe tarihinde önemli kılan biri çökmekte, diğeri ise yükselişe geçmekte olan iki farklı dünya anlayışının tam ortasında, ikincisinin meşruiyetini sadece teolojik kanıtlara değil, aynı zamanda ilkinin politik ve toplumsal kusurlarının yeni din anlayışıyla birlikte ortadan kaldırılmakta olduğu iddiasına dayandırıyor olmasıdır.

Eserdeki Yunan-Roma kaynaklı dünya anlayışının reddi politik olmakla birlikte, bu anlayışa getirilen eleştiriler temelde eski tür politikanın aşağılandığı bir düzlemde gelişir. Abramson’ın deyişiyle, Augustinus Aristoteles’in bireylerin politik aidiyet sayesinde kendilerini yetkinleştirdiğini gördüğü yerde sadece İsa’dan uzaklaşmış insanların büyük trajedisini görür. Yunancada “kent” anlamındaki polis’ten türemiş olan ve ilkin “kente ait”, sonra da “vatandaş” anlamını taşıyan polites ya da onun Latince karşılığı olan cives teriminin insan için hor görülesi olan, yere ait bir kimliği imlemekten öte anlamı yoktur. Augustinus buradan hareketle yer ve gök devleti olmak üzere iki farklı “sevgi” anlayışını kuramlaştırır; ona göre pagan Roma devletinin çöküşü kendisini sevmesine yani yere ait olmasına rağmen göğün her yeri kuşatan kutsal Tanrı devletiymiş gibi, emperyal bir politika izlemesine dayanır. Başka deyişle Augustinus’a göre asıl mücadele Tanrı ile Şeytan arasında değil, Tanrı ile insanoğlunun “kendi”sine dönük arzuları arasındadır. İdeal politika da İsa’nın kendi çarmıhını taşıyarak ardından gelecek olanlara da aynısını tavsiye etmesi gibi, yerdeki her şeyin ve tabi ki politik idarelerin de Tanrı devletine, yani “Tanrı sevgisi”ne teslim olmasından geçer. Yer sevgisi kapsama alanını genişletmeye odaklıdır, dahası açgözlülük, şiddet ve rant beklentisine dayanan daha uzun süre iktidar olma arzusuyla birlikte yürür; Kabil’in Habil’i, Romulus’un da Remus’u öldürmesinin nedeni budur. Dolayısıyla hiçbir yer devleti kuruluşundan yükselişine ve batışına, hiçbir zaman kusursuz adaleti sağlayamaz. Augustinus bu noktada ironik bir şekilde adeta insanları “devletin bittiği yere, oraya” davet eden Nietzsche’nin Zerdüşt’ünün prototipidir.

Augustinus Cicero’nun Roma devletini yani res publica’yı res populi yani “halkın malı” olarak tanımlamasını eleştirir, ona göre bu devletin sadece adında “halk” vardır, politikası yönetici elitlerin (Senatoryal kadronun) istencine dayanmakla birlikte onların yararına odaklanır, dolayısıyla kendi sevgi unsurlarına dair ortak bir sözleşme imzalayan yani bir anayasa çerçevesinde bir araya gelen halk (19.24) “kendi malı” olması gereken devletin çetecileri andıran idaresi altında ezilir. Bu eleştiri Augustinus’un döneminde Roma’nın Altın Çağı olarak görülen cumhuriyet devrine dönüktür, ona göre diğer yer devletleri gibi Roma devleti de “iyi” ve “doğru” olma illüzyonu yaratmış ve sahte, geçici değerlerle evrensel ve ebedî tanrısallığın üzerini örtmüştür.
Augustinus yeryüzünde bir Hıristiyan devleti olamayacağını savunmakla birlikte Kilise’nin heretiklere karşı devlet gücünden yararlanabileceğini düşünmüş, yine heretikleri aşırıya kaçmadan cezalandırarak hak yola getirmenin onları cehennem ateşinden kurtarmak olduğunu varsaymıştır. Bu düşünce yukarıda özetlediğimiz yer devletlerine ilişkin eleştirisiyle tezat oluşturur, zira Avrupa’nın ondan sonra deneyimlediği Engizisyon geleneği Augustinus’un cevaz verdiği türden bir teolojinin bir tür yer egemenliği oluşturmada kullanılabileceğini örneklemiştir. De Civitate Dei okuyucular için sadece önceki pagan politik deneyimine ilişkin ilk kapsamlı Hıristiyan eleştirisi değil, aynı zamanda Kilise’nin yeryüzündeki meşruiyetinin dayandırılabileceği ilk teknik metin olarak da anlam kazanır.

Sonraki dönemde Bossuet, Ozanam, Friedrich Schlegel ve diğer Katolik yazarların defalarca irdelediği bu eser Papa 13. Leo’nun Hıristiyan Devletler Yönetimi için yayınladığı genelgeye (Immortale Dei, 1 Kasım, 1885) göre Hıristiyan bilgeliğini öyle açıkça ortaya koymuştur ki, sadece yaşadığı dönemin Hıristiyanlarının davasını savunmamış, aynı zamanda Hıristiyanlara dönük fikir saldırılarını sonsuza dek savuşturmuştur. Papa’nın bu değerlendirmesi Kilise’nin bu eseri ne kadar değerli bulduğunu gösterir, kimi felsefe tarihçilerine göre bu değerlendirme de esere hakkını tam verememektedir, böyle düşünenler onu Kutsal Kitap’tan sonraki en büyük Hıristiyan metni olarak değerlendirmekten geri durmamıştır.

Batı düşünce tarihinde yüzyıllar boyunca okunmuş, çevrilmiş ve hakkında kapsamlı yorum metinleri yazılmış olan De Civitate Dei’in henüz Türkçe çevirisinin yapılmamış olması büyük bir eksikliktir. Tamamı Türkçe okunmamış, içindeki kavram okyanusu Türkçe karşılığını bulmamış olan bir eser üzerine Türkçe yorum üretmenin sakıncaları başka bir yazının konusu ama şurası açık ki, batı düşünce tarihindeki başarının bu sakıncaları gidermiş olmakla yakından ilgisi var.

CİTY OF GOD, Augustine, vols. I-VII, Çev. G. E. McCracken, William M. Green, David S. Wiesen, Philip Levine, Eva M. Sanford, William Chase Greene, Loeb, Harvard University Press, 1957.


*Yeditepe Üniversitesi, Latince Okutmanı.

Psikanaliz, Dil ve Felsefe (Abdurrahman AYDIN)

Bir acayip ülkede yaşıyoruz. Örneğin yapısalcılığın defterinin çoktan dürüldüğü, birine ‘yapısalcı’ demenin, o birinin bütün entelektüel yetilerini zan altında bırakmanın bir ifadesi olduğu, fakat Saussure’ün kimi temel metinlerinin daha 2014’te çevrildiği, Roman Jakobson’un hiçbir metninin çevrilmediği, çatır çatır Agamben tartışıldığı halde Émile Benveniste’in pek de meraka mazhar olamadığı, Lévi-Strauss’un çeviri kıtallerine uğratıldığı (Tahsin Yücel çevirisi dâhil) bir tuhaf ülke! Bu hâl, dile ilişkin tartışmaların derinleşmesinin de önüne geçiyor. Öyle ki, “Erkekler, içlerindeki dişil sese kulak verebilmeli, bu zenginliği heba etmemeliler” dediğinizde, hâlâ ‘dişi’ dediğiniz, üstelik ‘kadın’ diyemediğiniz için bunu dediğiniz ileri sürülerek, sözüm ona feminist bir eleştirinin muhatabı durumunda bulabiliyorsunuz kendinizi. Üstelik ideoloji eleştirisine en çok ihtiyaç duyduğumuz, her türlü kimliklenme halinin, kendisini bir performans olarak sunduğu çağımızda, dil üzerine düşünmeye bu kadar ihtiyaç duyduğumuz bir çağda, dil üzerine düşünümlerin bu kadar akim kalması umutsuzluk nedenidir. Türkçe ustası Hasan Ali Toptaş bile, Latife Tekin’le bir söyleşilerinde, şunları söylüyordu: “Dilin düşünce taşıyan bir araç değil, düşüncenin ta kendisi olduğunu öğretselerdi diye düşünmüşümdür hep. Hatta insanın ta kendisi olduğunu öğretselerdi. Dil konusunda birçok şeyi çok geç fark ettim ben. Yıllarca dilin kendi kendine yaşayan bir şey olduğunu sandım. Öldürülebilir, yaşatılabilir olduğunu çok geç fark ettim.” En nihayetinde insan, dilin içinde geçen bir olaylar dizisi, bir döndürmeler, benzetmeler ve bükünlemeler alayından başka, çeşitli söylemlerin kesiştiği bir dört yol ağzından başka nedir ki?

Özneyi kuran dildir ve tam da bu nedenle,  dil, çoğunlukla, kendimiz hakkında konuşma gücümüzü iptal eden bir söylem olarak gerçeklik kazanır. Çağımız dünyasında, ‘ben’ hakkında konuşmayı olanaksız kılan, herkesin, kendi benini etkin evrenselliğin biricik ölçütü saydığı için sürekli ‘ben’ demesi, fakat bu halin, söylemenin öznesi ile söylenenin öznesi arasında bir ayrımı iptal etmesidir. ‘Ben’ hakkında neredeyse her türlü konuşma girişimi, ‘ben’i konuşmanın tıkacı haline getirmekte ve sözü düğümlemektedir. Bu girişimler, Lacan’ın adlandırmasıyla boş-söze tekabül etmektedir. Boş-sözün ‘ben’i, sözü üstlenmemekte ve bu nedenle de sözün bağlayıcılığından, söylemenin sorumluluğundan kaçıvermektedir. Bu, bazen, konuşucunun, kendisine siyasal bir sorumluluk imajı vererek, siyasal bir sorumluluk nedeniyle söylemekte olduğu biçimindeki bir boş-sözün arkasına çekilerek de gerçekleştirdiği bir edimdir. Buna karşılık dolu-sözde, konuşucu, sözü üstlenir. Söylemenin öznesi olarak, söylediğinden ve söylerken söylemediklerinden sorumlu olduğunun farkındadır. Bu bakımdan yalnızca bir aralıkta özne olunabilir; tahkim edilmiş bir mevzide değil. O halde iki konum arasındaki temel ayrım, birinin ideolojik bir kimliklenme hali olmasına karşılık, diğerinin bir özneleşme edimi ve süreci olmasıdır.

İnsanın dile önsel hiçbir deneyimi olmadığına ya da varsa bile, ancak dil aracılığıyla eklemlenebilir olduğuna göre, insani deneyim alanımızın kuruluşuna bakmak, aynı zamanda dile bakmak anlamına gelmektedir. Bu bakımdan Russell Grigg, Lacan, Language and Philosophy (‘Lacan, Dil ve Felsefe’) adlı yapıtında, Lacan’ın yaptığını bir adım ileri götürerek, dilbilimin psikanalize sunduğu katkıları, felsefi bir alan içerisinde yeniden tartışmaya açmaktadır. İki kısımdan oluşan kitabın ilk kısmı, Lacan’ın düşüncesinin temel kavramlarına eğiliyor; Lacan’ın Oedipus kompleksine Babanın-Adı kavramı yoluyla getirdiği yeni yorumu ve Simgesele girişin dile giriş olarak konumlandırılması yoluyla bir psikanalitik antropolojinin olanaklarının belirmesini ele alıyor. Bu kısımda ayrıca Lacan’ın göstergebilimin olanaklarından nasıl yararlandığı konusuna odaklanılıyor ve psikanalize getirilen yeni düzenlemenin dilbilimsel temelleri inceleniyor.

Kitabın ikinci kısmında ise son derece güçlü bir yorumla altı düşünür ele alınıyor: Bilimin öznesi sorunu açısından Descartes; insan varoluşunu doğal ve akılsal olarak ayırıp da insanın etik eylemini doğal yanına karşılık gelen eğilimleri doğrultusundaki eylemlerinden ayıran, etik eylemi akılsal olanla bitiştiren ve böylelikle de etiğin öznesini salt bilincin öznesi olarak konumlandıran Kant ile bilinçdışının öznesi düşüncesiyle, Kantçı düşüncenin temellerini oyan Freud; hiçliğin mantığı dolayımıyla Lacan’la ilişkisi bakımından Badiou;  mutlak özgürlük sorunu bağlamında Žižek; bilinçdışının bir dil gibi yapılanmış ve bilinçdışının işleyişinin de metafor ile metoniminin retorik rolleri doğrultusunda olduğunu söyleyen Lacan’ın bu iki kavramı kendisinden aldığı Roman Jakobson. Grigg, bunları ele alırken, Lacan’ın başkalarının kavramlarını yeni bağlamlarda nasıl yeniden işlettiğini ve yeni anlamlarla donattığını da ortaya koyuyor; fakat aynı şekilde Lacan’dan devralınan kavram ve aygıtların da buna benzer serüvenlerinin izlerini sürüyor.

Temel metinleri Türkçeye yeni yeni kazandırılmaya başlanmış olan Lacan’ın düşüncesini kavramak yolunda bir pusula işlevi görebilecek kadar kullanışlı, fakat aynı zamanda daha geniş bağlamlı tartışmalar yürütecek kadar da derinlikli bir çalışma yapmış Grigg, saygısını yitirmeden, ama Lacan’ın-Adından da çekinmeden. Lacan’ın düşüncesinin, özellikle ideoloji eleştirisi bağlamında sunduğu aygıt ve olanaklar düşünülürse, bunca lafazanlığımızın arasında, Nami Başer’in uydurduğu nefis sözcükle, biraz da ‘laklakanlık’ etmek için… Ne iyi olurdu!

LACAN, LANGUAGE AND PHILOSOPHY, Russell Grigg, State University of New York Press, New York, 2008.



Göz İçin/de Bekleyen Kitaplar (Utku ÖZMAKAS)

Osman Konuk, “Türk Argosu” şiirinde “rüyalar görülmek ister; gözler içinde bekler” demişti. Konu kitap olunca “rafta unutulanlar”, “çekmecede tozlananlar”, “kapağı bile kaldırılmamışlar”, “sırası hiç gelmeyenler”, “arka kapağı dışında göz gezdirilmeyenler” diye Foucault’nun Çin Ansiklopedisi örneğini anımsatacak denli çoğaltılabilir bu “bekleme listesi”. Elbette, bazen göz içinde veyahut önünde değil, başka diller içinde de bekler kitaplar. O nedenle bu sayımızda başka dillerde, başka gözlerde çevrilmeyi bekleyen kitapları ele aldık.

Meramımızı şöyle açalım: Türkiye’de son yıllarda romandan kurama kadar çok ciddi bir “çeviri birikimi” oluştu. Şüphesiz ki çeviri kitaplar, kültür dünyamıza dışarıdan uzatılan aynalardır. Sadece dünya klasikleri gibi evrensel kültürel kanonun asli kirişleri değil, aynı zamanda çocuk kitaplarından sosyal bilimlere kadar dünyamıza başka nişler açan ve böylelikle “yan odada” neler olduğunu görmemizi sağlayan çeviri metinler düşünmenin önemli basamaklarından birisidir.

Çeviri söz konusu olduğunda tabloyu ziyadesiyle karamsarlaştıran gerçekler belleğimizi terk etmiyor: Çevirmen ücretlerinin düşüklüğü, çevirilerin kötülüğü, çeviri kitap teliflerinin yüksek olması, çalıntı/korsan çeviriler, hatta çevrilmiş bazı metinlerin yeniden çevrilmesi gerekliliği vb. Bu konular konuşuluyor, konuşulacak ve konuşulmalı; ancak ortada pek konuşulmayan, göz ardı edilen bir konu daha olduğunu düşündük: Dünya klasikleri gibi yolculuğuna biletini kendisi alan kitapları bir yana koyarsak, çevrilen kitapları kim ve nasıl seçer? Yayın yönetmenleri, editörler, çevirmenler, ajanslar, (hatta ve ne yazık ki) basın bültenleri? Bu seçicilerin görme alanının dışında kalan kitaplar ne olacak? Başka dillerde hangi kitaplar okurunun göz izini bekliyor?

Yukarıda andığımız sorularla yola çıktık; ancak kısa zamanda karşımıza başka bir sorun çıktı: Başka dillerin çokluğu kadar, başka kitapların çokluğu! Tabloyu önümüze koyunca çocuk kitapları, biyografiler, mutfak kitapları, romanlar, şiir derken, sınırı bir yere çekmemiz gerektiği gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Böylece suyundan bir katre içmeye çalıştığımız “sosyal bilimler”in okyanusunda karar kıldık. Bilmediğimiz derelerde boğulmaktansa ucundan bucağından da olsa tanıdığımız ve manzarasını izlemenin keyfine ufkunda yitmenin korkusu eşlik eden bu sulara daldık.

Elbette başka gözler içinde bekleyen başka kitaplar da var. Bu nedenle elinizdeki mütevazı dosyanın benzeri çabalara yol açmasını ve “her başlangıç başka bir başlangıcı çağırır” sözü ışığında yalnızca bir başlangıç çağrısı olarak düşünülmesini dileriz. İyi okumalar…