Dosya: Suç ve Cezalandırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Suç ve Cezalandırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Suçun Ritüelle Paylaştırılması (İlker AKÇASOY)

Ceza avukatı Jacques Vergès’in “Savunma Saldırıyor” isimli kitabındaki kısa biyografisinde dahi vurgulanmadan geçilemeyen, onunla bütünleşmiş meşhur bir sözü var: “Her suç topluma sorulmuş bir sorudur.” Ona göre hukuk sanatı ve sanatçısı tam olarak bu sorunun merkezine yerleşmelidir. Ancak hukuk sanatçısı bunu yaparken, özellikle “masumun suçlu, suçlunun masum” olduğu davalarda, yargılama düzenini yıkan ve davayı “kopuş davası” haline getirebilecek bir strateji devreye koymalıdır. Çünkü kopuşu seçen “oyunun” hakimi olacak, oyunun oynandığı “masayı devirecek” ve davayı ait olduğu alana götürerek “adaleti” tesis etme çabasına girecektir.

Bu çabanın önemini belirten Nurdan Gürbilek, Express Dergisi’nin 131. sayısındaki “Suç ve Ceza” başlıklı yazısında, “12 Eylül davasında Kenan Evren’in savunmasını Vergès yapsaydı” diye başlayarak kopuş stratejisine iki önemli eleştiri getirmiştir: Kenan Evren’in savunmasının kopuş stratejisi ile oluşturulmasında doğrudan açığa çıkabilecek, “suç ortaklığını açığa çıkarayım derken suçu [topluma] paylaştırarak önemsizleştirmek” ve “hukukun ardındaki çıkarı açığa çıkartayım derken adalet fikrine tutunacak dal bırakmamak” gibi iki tehlike söz konusudur. Bu tehlikenin zemin taşlarını yerleştiren şey ise, müvekkili nedeniyle savunma makamının davanın bir parçası olmasıdır. Dolayısıyla, Vergès’in “suç topluma sorulmuş sorudur” önermesiyle birlikte işletilen bir kopuş stratejisi, 12 Eylül davasına uyarlandığında, Gürbilek’in de altını çizdiği üzere “toplumun yüzde 92’si ne kadar suçluysa Kenan Evren de o kadar suçludur” ifadesinde vücut bulabilecek ve ortaya sadece “galibin adaleti” çıkacaktır.

Burada insanın aklına hemen birkaç soru gelmektedir. Mahkeme, savunma makamının davadaki stratejisinden bağımsız olarak, sadece işleyişi nedeniyle suçu topluma paylaştırabilir mi? Dolayısıyla devletin, Alevi katliamları, Roboski gibi gözler önünde işlediği suçları “topluma paylaştırabilmesinde” ve topluma yöneltilmiş bir soru karşısında toplumun sessizliğe gömülmesiyle birlikte olağanüstü yargılama rejimini olağanlaştırma konusunda mahkemenin nasıl bir rolü vardır?

Adaletsiz Adalet

Bir mücadele alanı olmasının yanı sıra mahkeme, ortada hukuktan söz edilemeyecek durumlarda dahi maddi varlığı nedeniyle, devletle toplum, toplumla kendisi arasındaki mesafeyi yeniden üreten bir işleyiştir. Haluk İnanıcı’nın derlediği “Parçalanmış Adalet” kitabı bu işleyişi gözler önüne sermektedir. Bu işleyişin mahkemeyi bir ritüel biçiminde örgütlemesiyle birlikte, söz konusu mesafeleri, var olan siyasal, toplumsal ve ekonomik düzeni inşa etme ve sürdürme rolü de açığa çıkmaktadır. Örneğin Seyid Rıza’nın yargılanması ve idam edilmesi, toplumda kimlerin kendi varlık nedeni olarak devleti bulması gerektiğinin altını şiddetle çizen bir egemenlik inşasıdır. Her ne kadar söz konusu egemenlik, Seyid Rıza’nın son sözlerinin altında ufalanmış olsa da…

Bu çerçevede mahkemenin sadece maddi varlığının dahi kurucu bir işlevi olduğunun, bu işlevin ise onun bir ritüel olarak örgütlenmesi nedeniyle söz konusu olduğu düşüncesindeyim. Çünkü mahkeme, hakikatinin kaynağı olarak sunduğu hukuktan ayrılsa dahi, ritüel olması nedeniyle adaletin sadece orada vücut bulabileceğini bizzat varlığıyla ifade eder. Bu nedenle mahkemeye dair oyun ya da gösteri tanımlamalarının, sorunu doğru formüle etmediğini, dolayısıyla da yürütülecek mücadelenin alanını işaretlerken yeterli olmadığı kanısındayım. Elbette, bir oyun ya da siyasal gösteri, toplumun bir varlık nedeni olarak devleti kutsayabilir. Hatta bunu yaparken, toplumun seyirciliğini, iktidarı kuran bir güce de dönüştürebilir. Ya da tarafların güç savaşını tarihselliğinden koparıp, bir “anın” içinde iktidarı kurabilmeyi de başarabilir. Ancak, bir oyun veya gösteride suça karşı hakikatin çağrılması, seyircilerin gözleri önünde olup biter. Marc Abeles’in Devletin Antropolojisi kitabında söylediği gibi, seyircilerin oyunu ya da gösteriyi beğenmemesi durumunda ıslıkla ya da yuhalayarak oyunu ya da gösteriyi iptal etmesi söz konusu olabilir. Öyleyse, her gün adaletsizliğinden yakındığımız mahkemeyi neden iptal edemediğimizi açıklamamız gerekir.

Dikkat edecek olursak, bir oyun veya gösterinin amacı, toplumun varlık nedenlerine saldırabilme ihtimalini bizlere sunabilecekken mahkeme, bu nedenleri her defasında yeniden üretmeye odaklanmıştır. Mahkemenin bünyesinde taşıdığı zaman, gündelik zamanın kıyısında ve ondan farklılaşmıştır. Bir ritüel olarak mahkemenin ürettiği nihai sonuç toplumun varlık nedeninin ya da nedenlerinin kutsanması ve bu nedenlerin toplumsal, siyasal bozulmanın dışında tutulması çabasıdır. Sadece bunlar da değil, aktörlerin tütsülenmiş halleri, tekrarlanan davranışlar, semboller, katı yasaklar ve en önemlisi tüm bunların toplumla devlet arasındaki mesafeye yerleşmesi nedeniyle topluma her şey yolunda mesajının verilmesi, bir oyun ya da gösterinin gücünü aşan, ancak kurucu bir niteliğe sahip ritüel aracılığıyla mümkün olabilir.

Bu nedenledir ki, gözler önünde cereyan eden ve failin bizzat devlet olduğu Hrant Dink cinayeti ya da Alevilere, Kürtlere yönelen katliamlar hakkındaki davalarda, toplumun kendi varlık nedenini bulduğu devletin, mahkemelerin “Türk Milleti” adına verdiği kararlarla geçmişin ve “şimdi”nin nasıl yeniden üretildiği ve nasıl korunduğu sorularına, oyun veya teatral bir gösteri değerlendirmesiyle verilecek cevap naif kalacaktır. Devletin toplumsal sistemi inşa edişini ya da koruyuşunu gözden kaçırabilecektir.

Hiçbir aklın ve mantığın kabul edemeyeceği delillerle insanların hayatlarına el konulurken “galibin adaletini” yuhalamak ise yıkıcı ve inşa edici bir anlam ifade etmiyor. Suç, toplumun hiç değilse bir kısmına sorulmuş, cevabı belli olan bir soru haline getiriliyor. Evet, ortada bir güç mücadelesi sahneleniyor, ancak bu oyun bir türlü iptal edilemiyor. Dolayısıyla bugün ÇHD’li avukatların ya da KCK tutuklularının başına gelen cadı avı, ensemizde tılsımlı, soğuk bir nefes olarak varlığını sürdürüyor.

AKP’ye muhalif örgütlenen siyasal tepkilerin dahi terörize edilmesi, hükümetin kendisine muhalif siyaset tarzını “makbulleştirme”, dolayısıyla yargı rejiminin içine çekerek siyaseti siyasetsizleştirme çabasına dönüşüyor. Bunu engellemenin yolu ise sorunun formülasyonuyla doğrudan alakalı bulunuyor. Bu nedenle mahkemeyi devletin toplum, toplumun ise dava ile arasındaki mesafeyi bizzat yaratması beklenen bir ritüel olduğunu hatırda tutan bir mücadele biçimi zorunlu olarak kendisini dayatıyor. Benim önerim, söz konusu ritüelin parçası olmayı reddetmek, dolayısıyla egemenin egemenliğini onaylatma çabasına sessiz bir isyanla cevap vermek, suç iddiasının sahibini iddiasıyla baş başa bırakıp önce mahkeme ile toplum arasındaki mesafeyi yırtmak ve sonrasında devleti, ritüelin içine yerleştiği yerden etmek için adliye önlerini bu mücadelenin alanı haline getirmektir. Toplumun varlık nedeni olarak devletin, ezilenlerin en temel haklarını nasıl tırpanlandığını, onları nasıl katlettiğini, varlık nedeni olarak ileri sürdüğü iddialarını nasıl yok saydığını gizlemesine izin vermememiz gerekiyor. Böylelikle, ezilenlerin isyanının sesinin duyulması için mahkemede hep birlikte sessizliğe gömülerek yürütülen ritüelin bir parçası olmayı reddetmek gerekiyor. Topluma pay edilen suçu, sahibine geri verecek bir kopuş stratejisiyle ve adaleti yok saymadan…

Jacques Vergès (2009) Savunma Saldırıyor, (çev.) Vivet Kanetti, İstanbul: Metis Yayınları.
Haluk İnanıcı (der.) (2011) Parçalanmış Adalet: Türkiye’de Özel Ceza Yargısı, İstanbul: İletişim Yayınları


Karakoldan Sokağa: “Polisin Eline Düşünce Sıfır Tolerans” (Deniz ÖZÇETİN)

“Suç-önleme mekanizması ilk kez mi ters gitti? 
Masum bir adam haksız yere mi suçlandı? 
Belki başka masumlar da vardı, ha?”
Azınlık Raporu, Philip K. Dick

Geçtiğimiz on yıl Türkiye’de, deyim yerindeyse bir “zaptiye” dönemi oldu. Önce 2004’te kabul edilen yeni Türk Ceza Kanunu, ardından 3 yıl sonra 2007’de yürürlüğe giren Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, devletin zor aygıtını güçlendirirken yoksul sınıflar, belirli etnik gruplar ve otoritelerce “tehlikeli” addedilen kesimler üzerindeki baskıyı arttırdı. İsmail Saymaz’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan “Sıfır Tolerans” kitabı Türkiye genelinde yaşanan polis şiddeti ve insan hakları ihlalleri vakalarını takip ediyor ve pek çok olay arasından seçtiği Festus Okey’den Baran Tursun’a, Şerzan Kurt’tan Çayan Birben’e, Yasin Kırbaş’tan Ferhat Gerçek’e 35 adli vakayı polis tutanakları, dava dilekçeleri, fezlekeler, iddianameler ve dava tutanakları ışığında inceliyor. Bunların yanı sıra, kendisinin de belirttiği gibi TBMM, TİHV, İHD, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporlarına başvuruyor. Bazı vakalarda mağdurların kendileriyle ya da yakınlarıyla yaptığı röportajları da aktaran Saymaz, bize polis şiddetinin vardığı noktanın ve “işkenceye ve kötü muameleye sıfır tolerans” vaadinde bulunan hukuk reformlarının fiiliyatta polis şiddetine nasıl her türlü toleransı gösterdiğini ortaya koyuyor.

Önleyici Polislik

Her ne kadar devletin “polis devletine” dönüşmesi 12 Eylül’e değin uzansa da zaman içinde neoliberal politikaların arttırdığı toplumsal eşitsizlik ve Kürt meselesinin 1990’larla birlikte yakıcı bir hal alıp zorunlu göçler sonucu büyük şehirlerin demografik kompozisyonunu değiştirmesi 2000’lerde değişen güvenlik ve ceza politikalarına zemin hazırladı. Bu zeminin en önemli bileşenlerinden biriyse “artan sokak suçları” söylemi ve terör saldırılarıydı. “Önleyici polislik” kavramı etrafında şekillenen yeni yasal çerçevenin ana fikri “polisin suça henüz ortaya çıkmadan müdahale edebilmesinin” kolaylaştırılmasıydı.

Böylelikle 2007’den itibaren kolluk kuvvetlerinin yetkileri artarken sorumlulukları azalmaya başladı. Kitapta kronolojik ve niteliksel olarak sıralanan bu yetkiler arasında “polisin kendi tecrübe ve duruma dair izlenimlerine dayanarak durdurma ve kimlik sorma hakkı”, “gerekli durumlarda yargı organı kararına gerek olmaksın üst, araç ve eşya arama hakkı” ve “direnen ya da saldıranlara karşı kendi takdirini kullanarak silah kullanma hakkı” vardı. Bu değişiklerden günümüze kadar geçen 5 yıl içerisinde tam 127 kişi “polise mukavemet” ettikleri iddiasıyla öldürüldü. Yanı sıra, karakollardaki şüpheli ölümler ya “intiharla” açıklandı ya da “kazayla”. Buna ek olarak sayısız kayıt dışı gözaltı, gözaltında kötü muamele, işkence ve de sokakta ya da açık alanda polis şiddetine maruz kalma vakası yaşandı.

Dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın olası zararlarına dair yaptığı açıklamalara rağmen kullanılmaya devam eden ve Önleyici Polisliğin olmazsa olmazlarından biri olarak kabul edilen biber gazı Metin Lokumcu’nun ve astım hastası olan Çayan Birben’in ölümüne sebep oldu. Ölümle sonuçlanmayan kimi olaylarda mağdurlar sakat ya da felç kaldı. Buna karşılık, yaşanan olayların adli süreçlerinin dökümünü veren Saymaz’ın da gösterdiği üzere, mağdurların ve ailelerinin yaptığı şikâyetlerin bir kısmında soruşturma bile açılmazken, açılan soruşturmaların çok azı davayla sonuçlandı. Davalarda ise bir-iki istisna dışında ya dosya zaman aşımına uğradı, ya kıdem durdurma, uyarı ve kınama gibi hafif cezalar verildi ya da beraatla sonuçlandı. Hatta, tüm bu insan hakları ihlalleri ve şüpheli ölümlere karşılık kötü şöhretli polis merkezlerinin amirleri çoğu zaman terfi etti.

Olağan Şüpheliler

On yıldır gazetecilik yapan İsmail Saymaz’ın titiz ve meşakkatli araştırmasının ürünü olan “Sıfır Tolerans”, bu yeterince korkutucu tabloyu tek tek vakaları inceleyerek ele alıyor. Her bir mağdurun ya da kurbanın hikâyesi ayrı ayrı öğrenildiğinde ortaya çok daha vahim gerçekler çıkıyor. 2006’dan itibaren hukuk sisteminin sanık polislere karşı ne kadar “şefkatli” olduğunu okurken, Saymaz’ın bize gösterdiği bir diğer önemli nokta da polisin öldürme ya da kötü muamele sonrası delillerle oynadığı, delilleri kararttığı hatta çoğu zaman tamamen ortadan kaldırdığı gerçeği.

Örneğin, medyada ve kamuoyunda uzunca bir süre yer alan ve sonrasında polis şiddeti mağdurlarının sembolü haline gelen Festus Okey’in öldürülmesinde, hayati önemde bir delil olan Okey’in kanlı gömleği her nasılsa kaybediliyor; buna ek olarak, Okey’in üzerinde uyuşturucu bulunduğuna dair sahte olduğu anlaşılan bir tutanak düzenleniyordu. Olayın devamında da polisin şüpheli müdahaleleri sürüyor, sonradan bulunan tanıklar ve Okey’e ait olduğu iddia edilen sahte kimliklerle “tehlikeli ve potansiyel bir suçlu” olduğu “kanıtlanıyordu”. Mağdurlara ya da maktullere “kriminal bir kişilik kazandırma” çabası daha sonra pek çok olayda karşımıza çıkmaya devam etti. Zaten kitapta yer alan diğer olaylarda da mağdurlar ya da maktullerin neredeyse tamamı sistemin dışladığı, “olağan şüpheliler” olarak gördüğü toplumsal gruplara dâhiller. Bunlar arasında travestiler, yabancı göçmenler, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde doğanlar, Kürtler, Romanlar, solcular, gecenin geç saatlerinde içki içip sokakta dolaşan kadınlar, tinerci çocuklar, vs. var.

Her ne kadar özellikle İstanbul’da polis tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlalleri TBMM tarafından incelemeye alınmışı ve İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun 2009’da yayınladığı rapor sonucunda, “Gözü morardı, yüzü çizildi diye bunlara işkence denilirse polis görev yapamaz” diyen İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah görevden alınmışsa da yerine gelen Hüseyin Çapkın da Yozgat Emniyet Müdürlüğü sırasında karıştığı işkence ve insan hakları ihlalleri davalarıyla biliniyor.

Hüseyin Çapkın’ın İstanbul Emniyet Müdürü olarak yaptığı ilk yenilik, Önleyici Hizmetler’de çalışan polisler için getirdiği “Bonus Sistemi” oldu. Buna göre ”molotof-terör olayları” kapsamında şüpheli yakalayan polislere 1.500; cinayet, gasp ve kapkaç suçları için 1.000; travestiler ve “bilinen bayanlar” (dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in açıklamasına göre “teşhircilik yaparak trafik güvenliğini tehlikeye düşüren bayanlar” (!) anlamına geliyor) için 10-20; ve “hedef kitle” (sabıkalı, aranması olan ya da üzerinde suç unsuru bulunanlar) için de 20 puan yazılıyordu. Eğer ki yakalama tutuklamayla sonuçlanırsa ayrıca 250 puan ekleniyordu. Polislerin terfileri bu puan sistemine bağlanıyor ve 4 aylık süre sonunda yeterli puanı toplayan polisler terfi ediyordu. Tahmin edilebileceği gibi polisin yakalama ve tutuklama yetkisinin bir “performans kriterine” dönüşmesi PVSK’daki yetki arttırıcı değişikliklerle birleşince “önleyici polislik” mekanizması keyfi gözaltı ve tutuklamaları önümüzdeki günlerde de arttırmaya devam edecek gibi görünüyor. Saymaz’ın araştırması ise yaşananların unutulmamasını amaçlarken bir yandan da bize tüm bu “toplumsal güvenlik” ve “suç önleme” söylemlerinin gölgesinde aslında ne kadar savunmasız ve tehlikede olduğumuzu hatırlatıyor.

SIFIR TOLERANS, İsmail Saymaz, İletişim Yayınları, 2012.


Şiddetten Barışa, Barıştan Şiddette: Bitimsiz Sarmal (Önder ÖZDEN)

Modern devlet, varoluş nedenini sınırların içinde sağladığı barışta bulur. Onun varlığını anlamlı kılan, şiddetten temizlenmiş bir uzam yaratması ve şiddeti sınırların dışına ötelemiş olmasıdır. El çabukluğu yapıp alışagelmiş yorumlara yaslanarak Thomas Hobbes’u, modern devletin oluşumunun kuramsal müjdeleyicisi olarak yerleştirirsek, Hobbes’un “kurt-insan”ının, modern siyasal yapı olarak devleti inşa etmesi; insanın “kurt”luğundan sıyrılmasıyla, elinde bulundurduğu şiddet tekelini, kendisinin parçası olduğu ama yine de kendisinden aşkın olan varlığa, egemene, devretmesiyle mümkün olur. İkili sürecin, devir ve feragatin, odağında şiddet tekelinin tek elde toplanması bulunur. Modern devlet, böylesi bir sürecin sonucunda zuhur eder ve şiddet tekelinin meşru sahibi olarak, uyruklarının eşitliğini ama aynı zamanda barış içinde bir arada yaşamasını garanti altına alır. “Kurt-insan”, sürecin sonucunda insana dönüşürken, “kurt”luk devletin bünyesinde yaşamaya devam eder: sınırların dışı hala savaşın ve mücadelenin alanıdır.

Şiddet Tekeli

Modern devlete ilişkin Hobbesyen kuramsal şema, olgusal gerçeklikle de çakışır. Devletin oluşumu, şiddet tekelinin el değiştirmesi süreciyle paralellik gösterir. Pieter Spierenburg, Cinayetin Tarihi adlı eserinde bu duruma işaret eder. Ona göre, dünya tarihi açısından üç tekelleşme aşaması gözlenmiştir: İlk olarak yetişkin erkekler, şiddeti tekellerine almışlardır. Daha sonra askeri-tarımcı toplumlarda, seçkin savaşçılar şiddeti tekellerine alarak diğer toplumsal grupları, esas olarak rahipleri ve köylüleri dışlamışlardır. Üçüncü aşamada ise görece özerk seçkin savaşçı grupları, giderek daha geniş örgütlere boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Şiddet, bugün, devletler denilen kurumlar çerçevesinde tekelleşmiştir. Bu tekelleşmenin sonuçları istatistiki düzeyde de gözlemlenebilir. Ortaçağ boyunca giderek artan kişilerarası şiddet uygulamaları ve onun en uç görünümü olan cinayet oranları, Spierenburg’a göre, devletin kurumsallaşması ile birlikte azalma eğilime girer. Nicel rakamlar, kişiler arası şiddetin Ortaçağ yaşamında, Avrupa tarihinin sonraki dönemlerine kıyasla daha yaygın bir bileşen olduğunu gözler önüne serer.

Pieter Spierenburg, Ortaçağ’da öldürme oranlarının çok yüksek olmasına karşın, şehir sakinlerinin bu yerleşik şiddetten pek korkmadıklarını belirtir. Ortaçağ insanlarının başta gelen ve en büyük korkuları, yazara göre, Tanrı’dan gelecek cezaydı. Şehirlerinden dışarı çıkmaya korkmaktaydılar, çünkü dışarıda onları tehlikeli soyguncular beklemekteydi. Bir komşuları doğal sebeplerle ama anlaşılmaz derecede ani olarak ölürse, endişe duyarlardı. Vatandaşlar arasındaki ölümcül çatışmalar bile gece uykularının bölünmesine yol açmazdı. 15. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da bir suç edebiyatı doğmuştu fakat bu edebiyat temel olarak cinayetleri değil, zina, adam kaçırma, tecavüz gibi olayları ve politik entrikaları merkezine alıyordu.

Fakat 16. yüzyıldan itibaren, Spierenburg, tepeden inme bir adalet sistemiyle, mahkemelerin giderek inisiyatifi ele almaya başladığının altını çizer. Çoğu yeniden tanımlanan cürümler, artık sadece kurbanın haklarına değil, daha geniş bir topluluğa ve devlet tarafından korunan kamu huzuruna tecavüz edilmesi olarak algılanır. Spierenburg’e göre suç kavramı yüzeye çıkar ve bu kavram kısa zamanda dilencilik, kaçakçılık gibi seküler ve bir kurbanı olmayan etkinliklere kadar genişler. Öldürme de, giderek kamu huzurunun ihlali olarak görülmeye başlanır.

Pieter Spierenburg, Norbert Elias’ın medeniyet kuramına yaslanarak, devletin kuramsallaşmasının, davranışların “yumuşamasıyla” da bağlantılı olduğunu gösterir. Özellikle şeref anlayışındaki ve şerefle ilgili davranış kodlarındaki değişimler modern devletin oluşumuyla paralel süreçlerdir. Ortaçağ Avrupası’nda şeref hürmetin, saygınlığın, nüfuzun, paye sahibi olmanın yahut üstünlüğün belirtisiyken; Ortaçağ’ın sonu ile birlikte hayran olunan bir davranış şeklinin, sağlam bir kişiliğin yahut neyin doğru neyin yanlış olduğuna ilişkin bir iç anlayışın belirtisi haline gelmiştir. Spierenburg, hakarete uğrayan veya kendisine meydan okunan kişinin, itibarını kurtarmak için şiddet kullanma ihtiyacının giderek azaldığını belirtir. Sonuç olarak, bir adam hem saldırganlıktan uzak durup hem de şeref sahibi olabilir. Bu sürece, Spierenburg “şerefin ruhanileşmesi” adını verir. Şeref, ruhanileşme ile birlikte, özel bir mesele haline gelir ve insanlar kendilerini hakki bir özbenlik tarafından belirlenen bireyler olarak görmeye başlar. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren krala değil vatandaşlık görevlerine bağlılık ve dürüst ticari faaliyet şeref kaynağı olarak görülür.

Cinayet İmgesi

Şiddete devlet tarafından el konulması çeşitli süreçlerin üst üste binmesiyle pekişir. Kişilerarası ilişkiler şiddetten arınır ve boşluğa devletin çeşitli kurumları yerleşir. Görüldüğü üzere geleneksel erkek şerefi anlamını yitirince, şiddetin genel sıklığında da düşüş gerçekleşir ve psikiyatrik müdafaalar iyice yaygınlaşır. Böylece kişilerarası şiddettin en uç biçimi olan cinayet imgesi daha sıkı şekilde, karşı konulmaz tutkuların ya da sadistçe tercihlerin karanlık dünyasıyla bağdaştırılır hale gelir. Ortaçağ’ın anlam dünyasında kişilerarası şiddetin kanıksanan imgesine karşılık modern dünya, devletin varlığı altında, şiddeti patolojikleştirir.

Polisiye romanları şiddete ilişkin bu patolojikleştirmeyi güzel bir biçimde yansıtır. Ernest Mandel, polisiye romanların bir yandan eskinin romantik haydudunu, örneğin Robin Hood gibi bir figürün, giderek canileştirdiğini diğer yandan da onun eylemini gayriakli bir edim olarak konu edindiğini belirtir. Polisiye romanın bu iki izleği, zihinsel kapasitesinde sorun olan suçlunun karşısına aklın ve bilimin temsilci olarak önce özel dedektifi, sonra ise polisi çıkaracaktır. Kişilerarası şiddet olağandışılaştırılarak, olağanın ve barışın temsilcisi olarak devlet ve temsilcileri toplumsal uzamı varlıklarıyla istila eder. Polis, delil toplayarak, analiz ederek, çeşitli bilimsel buluşlardan faydalanarak irrasyonelliği, “ratio”nun düzenine bağlar.

Fakat hem Spierenburg hem de Mandel şiddete ilişkin yukarda anlatılan dönüşümünün yeni bir mecraya aktığını ifade etmektedirler. Spierenburg, şiddet oranlarının – cinayet verilerini gözeterek – yeniden yükselme eğilimine girdiğini belirtir. Ortaçağ oranlarında olmasa bile istatiski düzeyde genel bir yükseliş eğilimi söz konusudur. Bireylerarası ilişkilerde şiddet yeniden boy veriyor gibidir. Aynı şekilde Mandel de polisiye romanlarda önceden pek işlenmeyen cinayete ilişkinin sahnelerin daha çok görülür olmaya başlandığını, kişisel adalet arayışının, polis müdahalesinin yerine geçtiğini belirtir. Başka birçok alanda görülen, siyasal birliğin modern formu olan devletin “aşınmasına” dönük fenomenler, Spierenburg ve Mandel’in çalışmalarında da izlenebilmektedir. Tamamen yeni bir çağa girildiği öne sürülmese bile uzunca zamandır siyasal birliği kendisinde cisimleştiren devletin bu niteliğinin sorgulanır hale geldiği açık. Her iki çalışmada bu duruma dair veriler sağlıyor. Dolayısıyla, bir yandan şiddetin ve barışın geçirdiği evrimi dikkate alarak, tarihüstü görünen kategorilerin tarihselliklerini işaretleyerek yeni siyasal formların, eşitlikçi ve demokratik, olabilirliğine ilişkin inancı yeniden ve yeniden gündeme taşımak gerekiyor.

Pieter Spierenburg (2010), Cinayetin Tarihi, çev: Yiğit Yavuz, İstanbul:İletişim.
Ernest Mandel (1996-İkinci Baskı), Hoş Cinayet: Polisiye Romanın Toplumsal Tarihi, İstanbul:Yazın Yayıncılık.


İlkel Topluluklarda Suç ve Ceza (Turgay GÜLPINAR)

Siyasal tahakkümün görünürlüğe kavuştuğu alanlardan biri olarak yargılama sürecinin ve ceza pratikleri uygulamasının izlenmesi, modern devletin kurucu niteliklerini gözler önüne sermektedir. Suç ve cezanın kavranışı üzerinden ilkel (devletsiz) toplumun değerlendirilmesinde ise farklı bir araştırma sürecinin kat edilmesi zorunlu görünmektedir. Siyasal birliğin kurgulanışında birbirinden tamamen farklı iki temelden hareket eden ilkel ve uygar toplumlar arasında suçun tanımlanması ve suça karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan cezanın uygulanma yolları arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Öyle ki farklılaşmış ve kurumsallaşmış bir siyasal iktidarın bulunmadığı, topluluğun bir bütün olarak iktidarı elinde bulundurduğu ilkel toplumlarda suç ve ceza olgularını modern görünümleriyle bulmak mümkün değildir.

Hukuka Karşı Sağduyu

İlkellerde suç ve suça karşı bir tepki olarak cezanın ortaya çıkışını açıklamak üzere geliştirilen çözümlemeler, ilkel toplulukta ceza pratiklerinin topluluk içinde kazanan ve kaybeden, mağdur, suçlu ve yargılayıcı gibi bölünmelere yol açmak yerine gelişen sürecin sonunda topluluğun bir bütün olarak yeniden ortaya çıktığını göstermektedir. Devletsiz toplumlarda ortaya çıkan anlaşmazlıkların ve yasa ihlallerinin aşılmasında topluluk zamansal ve mekânsal bir bölünme yaşamamakta (ilkellerin ne duruşmaları vardır ne de mahkeme salonları) topluluk sürekliliğini ve bütünlüğünü sürdürmektedir. Bu toplumlarda anlaşmazlığın çözülmesinde yargılayan, karar alan ve ceza pratiğini uygulayan üçüncü bir taraf ortaya çıkmamaktadır. Farklılaşmış bir hukuk sistemine sahip olmayan devletsiz toplumlarda topluluk içindeki çatışmalar, topluluğun bir araya gelerek çözüme dönük konuşmaya dayalı yöntemlerle aşılmaktadır. Bunun gerçekleşemediği durumlarda ise kavga, doğaüstü aracılara başvurma, utandırma, küçük düşürme, alay, yok sayma, onanmama başlıca yaptırımlar olarak ortaya çıkmaktadır.

İlkel toplumda, üyenin topluluğa olan bağlılığın koşulsuz ve kesintisiz bir itaat ilişkisi çerçevesinde ortaya çıkıp çıkmadığı tartışmaya konu olmaktadır. Yabanıl Toplumda Suç ve Gelenek’te, ilkel insanın günlük hayatında topluluğun varlığını sürdürme adına gerekli olan ekonomik yükümlülükler de dâhil olmak üzere pek çok görevi yerine getirmekle yükümlü olduğunun altını çizen Malinowski; bununla beraber bütünüyle topluluk tarafından koşullandırılmış, mekanik bir şekilde itaat eden ilkel insan imgesinin gerçekliği yansıtmadığı görüşündedir. Zorunlulukların yanı sıra kişisel çıkarlar, arzular ve çatışmalar ilkel yaşantının da bir parçasını oluşturmaktadır.

Malinowski’nin ilkel topluluktaki geleneksel düzene olduğu kadar “gündelik hayatı” düzenleyen medeni yasalara yaptığı vurgu konuya ilişkin farklı bir bakış açısı geliştirmenin yolunu açar. Korkutucu ve ihlali engelleyici kutsal yasanın yanı sıra medeni yasalar da ilkel yaşantıyı düzenlemektedir. Bu yasa aynı zamanda tıpkı uygar toplumda olduğu gibi esnetilen, kaçınılan ve delinebilen bir yasadır. Malinowski’ye göre ilkellerde medeni yasa olarak tanımlanabilecek bir yasanın bulunmasına karşın suçun belirli bir tanımının bulunmayışı, suçun cezalandırılmasında esas alınacak ölçüler ve cezalandırma yöntemlerini belirsiz ve düzensiz kılmaktadır.

İlkellerde toplumsal hayat sadece kurucu yasayla düzenlenmemektedir. İhlal edilmesi halinde topluluğun varlığının son bulacağı kurucu yasanın yanı sıra topluluk hayatını yönlendiren yasalar da bulunmaktadır. Topluluğun yapısına içkin olan bu yasalara duyulan saygı topluluğun işleyişini sağlamaktadır. Malinowski’nin “medeni yasalar” olarak tanımladığı bu yasalar, esas olarak mübadeleye ve mübadelenin ürettiği karşılıklılığa dayanır; mübadelenin sürüyor oluşu medeni yasaların da uygulamada olduğu anlamına gelmektedir. Bu yanıyla yasanın yasaklar kadar belki de onlardan önce olumluluğa dayandığı iddia edilebilir; mübadelenin olumlu ve barışçıl yapısı medeni yasaların yapısını da belirlemektedir.

Yasaklar Çiğnenmek İçindir

Medeni bir yasanın varlığı, bu yasanın çiğnenebileceği gerçeğini de içerir. Medeni yasanın çiğnenmesine karşı geliştirilen kimi toplumsal yaptırımların bulunmasına karşın ilkellerde, topluluktan ayrışmış bir hukuksal kurum bulunmamaktadır. Kendi içinde işleyen uzmanlaşmış bir hukuk mekanizmasından ya da özerk bir yasal düzenlemeden de bahsetmek mümkün değildir. Medeni yasaların varlığı, topluluk yaşantısının bir boyutunu oluşturmakla beraber bu alan toplumsal varlığın diğer yönleriyle bir bütünlük oluşturmaktadır. Dolayısıyla ilkel toplulukta medeni yasanın varlığı, ilkellerde modern toplumdakine benzer bir hukuk aygıtının bulunduğu anlamına gelmemektedir. Topluluğun barış içinde ve yasalar doğrultusunda yaşıyor oluşu, “üçüncü taraf”ın denkleme dâhil edilmesini zorunlu kılmamaktadır.

İlkel insanın pek çok yazar tarafından bencillikten tamamen soyutlanmış, kişisel olmayan, gruba sınırsız bir şekilde bağlı olarak düşünülmesine karşı çıkan Malinowski’ye göre ilkel insan, ne aşırı uçta bir kolektivist ne de aşırı derecede bir bireycidir. Malinowski, bu yanlış kurgunun gerisinde, ilkel topluluğun buyruk ve kararlar içeren bir ceza yasasının olmadığı yönündeki yanlış kanaatin yatığını düşünmektedir. (s. 67) Oysa esnek ve hoşgörülü sayılabilecek kurallardan oluşmakla beraber bağlayıcılığı olan, kişilere hak ve görevler yükleyen yasalar olarak medeni yasalar ilkel yaşantının düzenlenmesinin bir parçasıdır. Bu kuralların çiğnenmesi halinde ceza uygulanmamakta hatta suçlama yoluna bile gidilmemektedir; kuralların bağlayıcı gücü uzun zaman dilimlerinde ortaya çıkmakta, mübadele zincirinde yaşanan kopmalar olarak kuralı ihlal eden kişinin karşısına çıkmaktadır. İhlali gerçekleştiren kişi, mübadelenin içinde olmanın getireceği karşılıklı fayda üretiminin ve ekonomik işbirliğinin dışında kalmaktadır. (s. 78) İlkel düşünüşte yasa ve suç kavramının varlığına rağmen, suçlama, dolaysız ceza, saf bir pratik olarak yargılamanın ve bağımsız bir hukuk kurumunun yer almadığı görülmektedir.

İlkel topluluklarda suçun kavranışı ve cezalandırma pratiklerinin hayata geçirilmesi, topluluğun siyasal kuruluşunun çeşitli yönlerinden birini oluşturmakta ve sosyal olanın yayıldığı diğer alanlar üzerinde belirleyici bir rol oynamamaktadır. Suç ve cezaya dair kurguları incelemenin modernliği anlama adına sahip olduğu vazgeçilmez önem karşısında ilkellerde suç ve ceza ancak topluluğun bütünlüğünün yeniden üretilmesi bağlamında anlaşılabilmektedir. Bu nedenle, ilkellerde niçin “günahın” ve “cezanın” olmadığı sorusunun sorulması anakronizme düşme tehlikesini içermektedir.


Bronislaw Malinowski (2003), Yabanıl Toplumda Suç ve Gelenek, çev: Şemsa Yeğin, İstanbul:Epsilon.
Simon Roberts (2010), Hukuk Antropolojisine Giriş, çev: Erkan Koca, Ankara: Birleşik.


Dava: Bir Hukuk Oyunu Mu, Bir Güç Darbesi Mi? (Özkan AGTAŞ)

Dava biçimi ve mahkeme düzeninin kendine has bir gizemi vardır. Dikkatlice hesaplanıp sıradüzenine sokulmuş mekânsal düzenlenişiyle, onun içerisine dağıtılmış soğuk yüzlü hukuk figürleriyle ve aşırı şekilde ritüelleştirilmiş boğucu usûlleriyle, yasanın temsil edildiği teatral bir sahneyi andırır. Üstelik bu, hakikat üzerindeki benzersiz hak iddiasıyla kendini diğerlerinden mutlak bir şekilde ayırmayı başaran, nevi şahsına münhasır bir sahnenin adıdır. Mahkeme: bir hakikat mekânı. Dava: bir hakikat oyunu. Hüküm: bir hakikat ilâmı. Oyunu kurallara uygun şekilde oynamak, gösterinin hakkını vermek gerekecektir. Gösterinin hakkının verilip verilmediğini tayin edecek olan şeyse, davanın, gizli kalmış bir hakikati gün yüzüne çıkarmış olarak değil, kendi hükmünü doğrulatacak bir hakikat söylemi üretmiş olarak son bulmasıdır. Aksi hâlde, dava tamamlanmış sayılmaz ―temyiz biraz da bunun için vardır. Ya adalet? Şimdi işler daha da karışıyor: Dava, hakikat-adalet-yasa üçlüsünün birbirine dolandığı muğlâk mecradır çünkü. Oysa hükmü onaylayacak bir hakikat söylemi üretmiş olmak, adaletin tesis edilmesiyle aynı şey demek değildir. Yasa derseniz; adalet istencinin yasaya indirgenemeyeceğini ve onun tarafından tüketilemeyeceğini hiçbir şeyden değilse bile, deneyimden biliyoruz. Bütün bunlara rağmen, mahkeme, adalet sorununun ortaya atıldığı ve bir çözüme bağlandığı yer olma iddiasından vazgeçmez ―adalet mi istiyorsunuz, dava edin, gereken orada yapılacaktır! Bunun, hakikaten bir oyunsa bile, oldukça müteyakkız kalmayı gerektiren tekinsiz bir oyun olduğunu kabul etmeliyiz.

Hukuk ve Oyun

Aslında, spesifik olarak dava ve mahkeme biçiminin yanı sıra, genel anlamda yasa ve hukuku da "oyun" nosyonuyla ilişkilendiren belirli bir düşünce hattı mevcuttur. Örneğin, Alexander Passerin d'Entrèves, Devlet Kavramı adlı kitabında, emir kipinde buyrulmuş bir yasa kavrayışı yerine; "dayatılmış" olmaktan çok "kabul edilmiş" olan, yani "emirler"den çok "direktifler"den mürekkep olan, "yaptırımları" bir egemenin güç uygulamasına bağlanmamış, onun tasarrufuna terk edilmemiş olan bir yasa kavrayışının varlığından/imkânından bahseder. Tıpkı bir oyunda olduğu gibi: Bir oyunun kurallarına riayet ediyorsam eğer, bunun nedeni söz konusu kuralların şu veya bu şekilde bana dayatılmış olması değil, benim tarafımdan "geçerli" kabul edilmiş olmasıdır. (s.129-130) Hannah Arendt, Şiddet Üzerine kitabında, d'Entrèves'nin çözümlemesini biraz daha ileri götürmeyi teklif eder: Bir oyunun içerisinde onun kurallarına riayet ediyor olmam, aksi durumda oyuna giremeyecek olduğumu kabul ettiğimi gösterir. Öyleyse: "Kabul etmemdeki saik, oynama isteğimdir". Arendt'e göre, oyunun kurallarını değiştirmek elbette mümkündür, ki devrimcilerin yapmayı vadettiği şeydir bu. Ayrıca oyunun kurallarını reddetmeksizin kendi tekilliği adına istisna talep etmek de mümkündür, ki suçluların yaptığı da bundan ibarettir. Lâkin bir ilke olarak kuralı veya oyunu yadsımak, insan topluluğuna dâhil olmayı reddetmekten başka bir anlama gelmez. (s. 103-104)

Ancak şunu belirtelim ki hukuk ile oyun arasındaki yakınlığı belki de en dikkat çekici şekilde ele alan kişi Johan Huizinga olmuştur. Huizinga, Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme isimli çalışmasında davaların giderek bir müsabakaya indirgenip yozlaştığını öne süren görüşün aksine, belirli kurallara tabi kılınmış ve belirli biçimler altında cereyan eden bir nevi müsabaka/oyun olarak davanın kadim bir form olduğunu söyler. Örneğin İlyada'da (Bölüm XVIII) betimlenen duruşmada bunu görmek mümkündür: Davalar, etrafı çevrilerek gündelik/profan dünyanın dışına çıkarılmış bir alanda, bir "kutsal daire"nin (hieros kuklos) içinde görülmektedir. Huizinga şöyle der: "Burası gerçek bir sihirli çember, insanlar arasındaki alışılmış mertebe farklarının bir süre için askıya alındığı serbest bir alandır". Bu, bir oyun olarak davayı mümkün hâle getiren şeydir ―olağan hayatın dışında, askıda bırakılmış bir alanın yaratılması. Huizinga, benzer bir eğilimi, yargıçların cübbe giyme veya peruka takma geleneğinde de görür. Perukanın işlevi, ilkel topluluklarda dans maskelerinin işlevi neyse ona benzemektedir: "Perukayı takan 'başka bir varlık' hâline gelmektedir". Burada adalet, kendini üç veçhe altında gösteren bir oyun/dava şeklinde zuhur eder: talih oyunu, yarış oyunu, sözel atışma oyunu. Ezcümle: Dava, şu veya bu şekilde güçlerin sınandığı bir oyundur. (s. 106-119)

Michel Foucault, az çok benzer bir şekilde, burada söz konusu olanın savaşın ritüel, türevsel, teatral bir devamından, yani bir tür güç sınamasından ibaret olduğunu ve bu hâliyle sınamanın, güçten hukuka geçmeyi sağlayan bir shifter gibi hizmet gördüğünü söylerdi. (1) Fakat Huizinga'dan farklı olarak Foucault, güç sınaması şeklinde tezahür eden bu eski formun aksine, mevcut hâliyle dava biçimi ve mahkeme düzenini tayin eden şeyin, yalnızca hakikate değil, aynı zamanda infaz gücü ve yetkisine de sahip bir üçüncü tarafın, davalı ve davacı tarafların üzerinde yükselmesi olduğunu da söylerdi. (2) Böyle bakıldığında, dava, eşit taraflar arasında cereyan eden bir oyun olmaktan çok, bir güç darbesiyle saptırılmış, yerinden edilmiş, yeniden düzenlenip sıradüzenine sokulmuş bir egemenlik alanı olarak görünmeye başlar. Nitekim bu andan itibaren, bir davaya atfedilen her özel değer aleyhte çalışmaya koyulur. Olağan hayattan koparılmış bir dokunulmaz kutsal çemberden mi bahsettiniz ―bu, derhâl tecrit edici yeni türde bir tahakkümün hizmetine sunulur: Mahkemeler işini yapıyor, bekleyip görelim! Kutsal bir görev yüklenerek başka bir varlık hâline gelmiş yargıçları mı göreve çağırdınız ―onlar, kendilerine atfedilen bu niteliği bir iktidar mevkisine tahvil etmekte gecikmez: Bana yargıçlarımız taraf tutuyor dedirtemezsiniz! Her durumda kesin olan şey, artık davadan salt bir oyun olarak bahsetmenin, en hafif ifadeyle naiflik olacağıdır.

Kendisine mekân bellediği adalet sarayının duruşma salonları ve koridorlarında, Honoré Daumier, oyunun yerini alan riyakârlığı kayda geçip hicvetmekte duraksamamıştır örneğin.(3) 19. yüzyıl ortalarından günümüze kalan sahnelerden birinde, bir avukatı, bir müvekkillik talebini geri çeviriyorken görüyoruz: Davayı üstlenmesinin mümkün olmadığını söylüyor. Çünkü en önemli kanıttan yoksunsunuz diyor ―ücretimi ödeyebileceğinize dair bir kanıttan! Bir başkasında ise, davalarını kaybetmiş olan dul bir kadın ve çocuğunun, avukatları tarafından nasıl "teskin edildiğini" görüyoruz. Şöyle diyor: Evet, belki davayı kaybetmiş olabilirsiniz, fakat hiç değilse benim savunmamı dinleme keyfine nail oldunuz!

Kafka’nın Davası

Franz Kafka, eleştiriyi daha da derinlere çekmek gerektiğini biliyordu. Davayı bir hakikat soruşturması olarak resmetmek veya onu adaletin ayrıcalıklı bir uğrağı olarak methetmek aklından bir an olsun geçmemişti. Ve işte, suçunu bir türlü öğrenememiş olmasına karşın hukuksal makineye yakasını bütünüyle kaptırmış olan Joseph K'nın tedirgin edici hayatında (Dava), hukuk bir anda en saf ve en tekinsiz hâliyle karşımıza dikilecekti: salt bir dava biçiminde, yani duruşmadan ve yargılamadan ibaret olarak. Giorgio Agamben, hukukun özünü oluşturan şeyin, yani hakikatten ve adaletten bağımsız olarak hukukun yalnızca yargı/hüküm peşinde olması gerçeğinin, Kafka tarafından bütün çıplaklığıyla görüldüğünün bir kanıtı olarak Dava'yı gösterir. Nitekim dava, üzerindeki cinler kovulur kovulmaz, hukukun mutlak temelsizliğini, yani bir güç darbesinden ibaret olduğu gerçeğini açık eden şeye dönüşmeye başlar. Kafka'nın işaretlerini, Walter Benjamin'in şiddet ile hukuk arasındaki mahrem bağı gösteren çalışmasıyla yeniden düşünen Agamben,(4) oyun nosyonunu parıltılı bir tersine çevirmeyle geri çağırır: Eğer hukukun oyunla bir ilgisi olduğu ileri sürülüyorsa, bu ancak hukukun şiddetle olan bağı kesildiğinde, yani hukuk, gücü ve uygulaması olmayan bir şeye dönüştüğünde zuhur edecek olan şeydir ―ve ancak o zaman, hukukun adaletle ilişkilendiğinden söz edilebilecektir: "Bir gün insanlık hukukla oynayacaktır, çocukların kullanılmayan nesnelerle oynadıkları gibi, o nesnelere kuralların öngördüğü kullanımlarını yeniden kazandırmak için değil, onları böyle bir kullanımdan kesin olarak kurtarmak için".(5) Nasıl ki oyun, "kutsalın tamamıyla uygunsuz ve yersiz bir kullanımı (ya da daha ziyade yeniden kullanımı)" yoluyla, kendinden çekilip alınmış olanı yeniden ait olduğu yere, profan olana iade ediyorsa öyle.(6) Yeniden Kafka'ya, onun "Yeni Avukat"ına geri dönen Agamben, artık uygulanmayan, yalnızca üzerinde çalışılan hukukun, belki de adalete doğru geçit açan şeye dönüşebileceğini söyler.

Cinleri kovmanın çok daha "basit" yolları olduğunu düşünenler de vardır elbet. Jacques Vergès, savunulamazları savunan bu meşhur ceza avukatı, “Savunma Saldırıyor” başlıklı çalışmasında, "kopuş" stratejisi olarak adlandırdığı dava tekniğini, "uyum" stratejisinin karşısına çıkararak "adaletin gizli mekanizmalarına ışık tutmak" ister. Aslında ayrım karmaşık değildir: Uyum davaları, savunmanın hukuk ve mahkeme düzenini kabullenip bunun içerisinden konuştuğu anda başlar. Kopuş davaları ise masayı devirmek demektir ―savunma kendine dayatılan hukuksal düzeni reddeder ve davayı mahkeme salonundan çıkarıp ait olduğu yere, siyasal çekişmenin alanına sürükler. Yine de, aralarındaki bariz yakınsamaya rağmen, uyum davalarının adi suç davalarına, kopuş davalarının ise siyasi davalara karşılık geldiği söylenemez: Bir siyasi dava uyumla ayartılabileceği gibi, bir adi suç davası da pekâlâ kopuşla aydınlanabilir. Öyleyse: "Bir dava, kaderin kurduğu bir tuzak değildir. Bütün gelişimi, sanığın seçimine bağlıdır. Başka yerde bir insanın eline, bir araya gelmiş bu kadar gücü yenmek için bu kadar şans verilmez. Orada sadece silahlarını atan silahsızdır". (s. 92) Ve nitekim, kopuşun yaptığı şey de, "saf hukuk alanından ayrılıp savunmayı saldırı için, mahkemeyi sokak için terk etme yürekliliğini göstermiş olmasıdır".(s. 85) Vergès, davayı oyunla ilişkilendirmekten geri durmaz, fakat temkini elden bırakmadan: "Bir dava da her savaş gibi aynı zamanda oyuna benzer, ama bir talih oyunu olmayabilir". (s. 72) Çünkü, bahis konusu edilen şey insanlar ve hayatlarıdır: "Oyun, gösteri, teknik? Dava bütün bunlardır, ama oyun bedava değildir, gösterinin tek kaygısı güzellik değildir, teknik kişiliksizleştirilmemiştir, çünkü insanlar tarafından ve insanlar için söz alır". (s. 107)

Ceza adaleti bir sanattır, fakat kuşkusuz ki sanatların en trajik olanı! Nurdan Gürbilek, Expess Dergisi’nin 131. Sayısında yayınlanmış olan heyecan verici bir yazısında, Vergès'in kopuş düşüncesinin hakkına halel getirmeksizin, onu boynuzlarından yakalamayı bildi. Vergès'in "adalet sanatını", sanatın adaletiyle sınayan Gürbilek, Dostoyevski'nin Raskolnikov'una göndermeyle, adaletin çifte sorusuna kulak tıkanamayacağını söyler: Evet, yasanın ardında yatan şiddeti göstermek bir hukuk eleştirisinin koşuludur, ki adalet tartışması buradan başlamalıdır (Vergès bunu başarıyla yapar). Fakat bütün sorun eskisine son verip yeni bir yasa kurucu şiddeti devreye sokmaktan mı ibarettir? Ya neye hakkımız olduğu sorusunun yanıtı? Bu temel adalet sorusu, iptâl edilemez.

Dava'nın muammalarıyla yüzleşmeye hazır mıyız? Önce gözlerinin içerisine bakmamız gerekecek -ürkmeden!

DİPNOTLAR

1) Michel Foucault (2000) "Hakikat ve Hukuksal Biçimler", Büyük Kapatılma, Seçme Yazılar 3, (çev.) Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 163-278.

2) Michel Foucault (2000) "Halk Adaleti Üzerine. Maocularla Tartışma", Büyük Kapatılma, Seçme Yazılar 3, (çev.) Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 284-316.

3) Honoré Daumier (1989) Lawyers and Justice, New York: Tabard Press.

4) Walter Benjamin (2010) "Şiddetin Eleştirisi Üzerine", Şiddetin Eleştirisi Üzerine, (haz.) Aykut Çelebi, (çev.) Ece Göztepe, İstanbul: Metis Yayınları, 19-42.

5) Giorgio Agamben (2006) İstisna Hâli, (çev.) Kemal Atakay, İstanbul: Otonom Yayıncılık, 78.

6) Giorgio Agamben (2011) Dünyevileştirmeler, (çev.) Betül Parlak, İstanbul: Monokl Yayınları, 129-130.