Dosya: Anayasaların Gölgesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Anayasaların Gölgesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Anayasanın Ötesinde (Dinçer DEMİRKENT)

2011 seçimlerinden beri hız kazanan anayasa tartışması, yeni anayasanın taslak metnini hazırlamak için kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun 19 Ekim 2011’deki ilk toplantısıyla yeni bir boyut kazandı. Uzlaşma Komisyonu’nun çalışma usulleri, hedefe ulaşmak için dört aşama tasarladı. 2012 yılı sonunda çalışmaların tamamlanması hedefi ile ilk aşama, Nisan 2012’de katılım, veri toplama ve değerlendirmenin tamamlanması olarak belirledi. Ardından gelecek üç aşama: metin oluşturulması, oluşturulan metnin kamuoyuna sunulması ve kamuoyunca tartışılması ile kamuoyundan gelecek önerileri dikkate alarak gözden geçirilen metnin teklif haline getirilmesi. 2012 Aralık ayının üçüncü haftasındayız.

Uzlaşma Komisyonu’nun bu haliyle bir anayasa yapması metni çıkarması çok mümkün görünmüyor. AKP, Abdurrahman Aydın’ın bu dosyadaki yazısında belirttiği gibi anayasayı bir boş gösteren olarak siyasi söyleminin merkezine almış durumda. Bir yandan ülke anayasasızlaştırılırken bir yandan da yeni bir anayasa söyleminin ardında, yeni rejim inşa ediliyor. O zaman şu soru sorulabilir: Eğer böyleyse Birgün Kitap Eki de bir anayasa dosyası hazırlayarak bu söyleme katkıda bulunmuyor mu? Kestirmeden yanıtımızı verelim. Amacımız temelde bu sürecin gayrimeşruluğunu ortaya koyarak ne olup bittiğini anlamak ve önümüzdeki verili sorunsalı değiştirebilmenin yollarını aramak.

AKP, 12 Eylül 2010 anayasa değişikliğini büyük bir yutturmacayla geçirirken 12 Eylül düzenini sürdürmenin yolunu, onun getirdiği anayasayı itibarsızlaştırmakta ve demokratik anayasa söyleminde buldu. Anayasa Mahkemesi ‘demokratikleştirildi’; verdiği ve vereceği kararların incelenmesi kimin için demokratikleştirildiğini gösterecektir. HSYK ‘demokratikleştirildi’; yargıç ve savcıların durumu da bunun mahiyetini göstermekte. Kamu denetçiliği kurularak insan hakları ihlallerini önlemeyi hedeflediğini söyleyen siyasi iktidar, Türkiye’nin ülke olarak utancı olan 301 kararının altında imzası olanları bu kurumun başına getirdi. Kadınlar konusundaki eşitlik bağlamındaki ‘demokratik’ düzenleme mevzuatta hiçbir karşılık bulamadı… Evet karşımızda demokratikleşmeyi mevcut baskıcı rejimi güçlendirmek için kullanan bir siyasi söylem var. O zaman bize düşen ‘demokratikleşme’ sorunsalını değiştirmek, demokrasiyi sınırlarında savunmak olacak.

Anayasa Nasıl Tartışılıyor 

12 Eylül faşist darbesinin ardından kabul edilen cuntanın son şeklini verdiği anayasa, birçok kez değişikliğe uğradı. 1995, 2001, 2004 ve 2010’daki değişiklikler oldukça kapsamlıydı. Bunun yanında hemen her siyasal yapı yeni bir anayasa önerisi kaleme almaya çalıştı. (AKP’ye yakın SETA şimdiye kadar yapılan neredeyse bütün önerileri bir kitap içinde derledi) Yeni anayasa yapım süreci olarak adlandırılan süreçte de başta AKP’nin kendisi Ergun Özbudun başkanlığında oluşturulan bir komisyona 2007 yılında anayasa önerisi hazırlattı. TÜSİAD da yine Özbudun koordinatörlüğünde bir yuvarlak masa çalışmasında görüşlerini aktardı. TBMM başkanlığı aracılığıyla STK’lardan, üniversitelerden, görüş istendi; bireylerin önerileri için elektronik ortamda imkân sunuldu.

AKP, bir yandan mevcut anayasayı itibarsızlaştırırken bir yandan meşruiyetini bu ‘demokrasi gösterisi’nden sağlamaya çabaladı. Ortada ise bir toplumsal tartışmadan ziyade yeni rejimin taşlarının döşenmesi çalışması vardı. Anayasa yapım süreci yürürlükteyken kanun hükmünde kararnamelerle bürokrasiye ayar verildi, yönetmelik ve genelgelerle anayasaya uygunluğu çok tartışmalı düzenlemeler bir bir geçirildi. Milli eğitimde açıkça laikliğe aykırı uygulamalar devreye sokulurken bir televizyon dizisi için bile yargıya müdahale edilebilen bir tek adam-tek kuvvet rejiminin dayandığı milliyetçi-muhafazakâr temeller açıkça ortaya kondu. Sendikalar ve meslek örgütlerinin kanunlarla zemini oyulurken anayasa tartışmalarında sosyal hakların adı bile geçmedi. Nasıl olsa demokratik anayasa yapılıyordu…

Anayasa Kitaplığı 

Süreç, konu üzerine düşünen entelektüelleri de içine çekti. 2012 yılında önemli diyebileceğimiz kitaplar çıktı. Bunlar arasında Aykut Çelebi ve Ece Göztepe tarafından hazırlanan ve Metis Yayınevi’nden çıkan ‘Demokratik Anayasa’, Ergun Özbudun’un bu ay içinde Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkardığı ‘1924 Anayasası’, Sabancı Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ‘Birinci Meclis’, Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ‘Ahmet Ağaoğlu ve Hukuk-i Esasiye Ders Notları’ gibi akademik niteliği baskın kitapların yanında Doğu Perinçek’in cezaevinde yazdığı Kaynak Yayınları’ndan çıkan ‘Türkiye’nin Anayasal Birikimi’, İbrahim Kaboğlu’nun kendi yazılarını derlediği İmge Yayınevi’nden çıkan ‘Hangi Anayasa’ kitabı gibi siyasal niteliği baskın eserler de var.

Ayrıca dosyamızda üzerine yazılmış bir değerlendirme bulacağınız Phoenix Yayınevi’nden çıkan ‘Bolivya Anayasası’ da bu yılın zenginleşen anayasa kitaplığında başka bir konumdan yerini aldı. Demokratik özerklik meselesi üzerine Mustafa Sönmez’in kitabı Notabene’den çıktı, dünyadaki örnekler üzerine yeni bir kitap yayıma hazırlanıyor. Burada sayabildiğim ve sayamadığım bu eserlerden bazıları Türkiye’nin mevcut anayasal sorununu çeşitli boyutlarıyla tartışırken, bazıları AKP’nin döşediği zeminde soluk alıyor, bazıları da kendi meşrebince yeni yollar arayışında. 

Yukarıda bahsettiğimiz sorunsalı anlamak ve değiştirmek için ortaya konan entelektüel birikimi değerlendirmek önemli. Örneğin, Çelebi ve Göztepe’nin derlemesi bir yandan Türkiye’de anayasa hukukçularının ahvalini sunan bir panoramayı önümüze koyarken bir yandan da spesifik sorunlar üzerinde derinleşmenin yolunun açacak makaleler barındırıyor.. Kriz anlarında klasik eserlere dönmek, meselenin kuruluşuna gitmek bakımından Ağaoğlu kitabı çok değerli bir katkı, ‘Birinci Meclis’ de önemli belgeleri ve bunlar üzerine yazıları bütünlüklü bir biçimde sunmasıyla ciddiye alınmalı. Bunun yanında örneğin Perinçek’in kitabı hesaplaşılmadan bir kenara atılmamalı. Özbudun’un 1921 Anayasası üzerine yıllar önce yazdıktan ve 1924 üzerine yazmayı uzun yıllardır istemesinden yola çıkarak ‘1924 Anayasası’ üzerine gayet teknik bir eserin yayımlanmasının 2012 Aralık’ına denk gelmesi bile bu kitabı incelemek için bir neden olmalı.

Kitaplığın Ötesinde 

Bu dosyayı hazırlama amacımız, başta belirtildiği gibi, bu tartışmaları izlemenin ötesine geçmek ve tartışmanın verili biçimine, onun içinden müdahale etmekle sınırlı kalmamak. Eğer bir ülkede yeni bir anayasa tartışılıyorsa yeni bir düzen tartışmasının önü açılıyor demektir. AKP ‘her şeyi değiştirerek hiçbir şeyi değiştirmemek’ taktiğini uyguluyorsa onun söylemini referans alarak değil, onu değiştirerek tutacağımız yolda bu tartışmayı kendi ilkelerimiz bakımından örmek gerekmektedir. Onlar başkanlık sistemi, olmazsa yarı başkanlık o da olmazsa 1924 Anayasası’nın partili cumhurbaşkanı mı diyor; biz söz, yetki, karar ve iktidarı halka bırakan anayasal formülleri düşüneceğiz. AKP mevcut anayasayı kendi rejiminin önünü açmak için itibarsızlaştırdı. Anayasa yapım sürecindeki gerçek kavga bizim için zaten itibarsız olan darbe anayasasının karşısında ‘demokratikleşme’yi iktidarın maşası olmaktan çıkaracak, demokrasiyi sınırlarında savunacak bir anayasanın mücadelesini vermekle mümkün olacaktır.

“Türk Tipi Demokrasi”nin Son Durağı: Türk Tipi Başkanlık Sistemi (Demirhan Burak ÇELİK)

“Türk tipi demokrasi” anlayışı, Türkiye’nin özgül koşulları öne sürülerek, demokrasimizin eksik ve açmazlarını gölgeleme/gizleme çabasının bir ürünü. AKP tarafından gündeme getirilen öneriyle “Türk tipi başkanlık sistemi” kavramı da siyaset dilimize girmiş oldu. Bu yazıda bu sistem ana hatlarıyla incelenecek. Bunun için önce, önerinin düşünsel arka planını ortaya koymakta yarar var.

DÜŞÜNSEL TEMELLER: İKTİDARIN KİŞİSELLEŞMESİ EĞİLİMİ VE OSMANLI GEÇMİŞİ

Türk tipi başkanlık sistemini tam olarak anlamak için, öncelikle, “yıllardır bu model üzerinde çalıştığını” dile getiren AKP’li Burhan Kuzu’nun yazdıklarına göz atılmalı. Kuzu’nun “Her Yönü ile Başkanlık Sistemi” başlıklı kitabı bu konuda başvurulabilecek en güncel kaynak.

Özal, Demirel gibi liderlerin başkanlık sistemini iktidardan düştükten sonra savunduklarını ileri süren Burhan Kuzu, Erdoğan’ın ise en güçlü olduğu dönemde bu sistemden yana tavır koyduğunu; bunun bir vatanperverlik ve ileri görüşlülük olduğunu söyleyerek giriyor konuya (s. 12). Başkanlık sisteminin temel özelliklerini anlattıktan sonra, ABD’deki başkanlık sisteminin Güney Amerika’daki “başkancı” sistemlerle karıştırılmaması gerektiğinin altını çiziyor. Bu görüşü desteklemek için Fransız anayasa hukukçusu Duverger’den yaptığı alıntılar ise düpedüz oryantalist, hatta ırkçı bir tını taşıyor: “birçok Güney Amerika ulusunda halkın büyük bir bölümünün Kızılderili ya da melez, okumamış ve geri kalmış insanlardan oluştuğunu ve bu insanlar için oy pusulasının bir anlam taşımadığını eklemek gerekir… beyaz ırktan birkaç kişi, ancak yavaş yavaş uyuşukluktan kurtulmakta olan renkli derili bir halk kitlesine egemendir ve bu kitleyi avucunun içinde tutmaktadır. Bu kitle her çeşit seçim hilesine ilkelce boyun eğer” (s. 105).

Başkanlık sistemini savunurken Kuzu’nun başvurduğu bir diğer argüman, iktidarın kişiselleşmesi eğilimi. Yazar, tek kişi yönetimlerine karşı yürütülen özgürlük mücadelesi ve parlamento kavgasının ardından, bugünkü durumun bir tür eskiye dönüş olduğunu; “vatandaşların, bu tür iktidar anlayışına sempati duyduğu”nu belirtiyor (s. 127).

“Türkiye’nin özel durumu”na da ayrıca değiniyor. Buna göre, “bu milletin sosyo-kültürel yapısına en uygun sistem başkanlık rejimidir… devletin kurumlarını milletin özü doğrultusunda organize etmek gerekmektedir.” Bu “öz”ün ne olduğunu ve organizasyonun nasıl yapılacağını da bu kez Başgil’den alıntılarla ortaya koyuyor: “Biz üstümüzde bir baş görmek isteyen bir milletiz. Bu başı, kendi içimizden kendimiz seçelim. Fakat ona baş olmanın evsaf ve icaplarını tanıyalım” (s. 111). Başkanlık sisteminin “bu topraklara yabancı olmadığını” da belirtmeden geçmiyor yazar. Tabiî, Osmanlı geçmişine vurgu yapmayı ve dünya anayasa hukuku yazınında şimdiye dek pek dile getirilmemiş bir gerçeği açıklamayı da ihmal etmeden: “ABD’nin ilk kuruluşunda bu sistem oluşturulurken, o günün Osmanlı yönetiminden etkilendikleri de bir gerçektir” (s. 112).

TÜRK TİPİ BAŞKANLIK SİSTEMİ: DEVE Mİ KUŞ MU?

AKP için bir anayasa taslağı hazırlamış olan Ergun Özbudun’un bile, “bu Türk usulü garip bir sistem” sözleriyle tepki gösterdiği (Taraf, 23 Kasım 2012) “Türk tipi başkanlık” sistemi hükümet sistemleri sınıflandırmasında nereye oturuyor? Artık, tam metni basınla da paylaşılmış olan (http://ismetberkan.blogspot.com/2012/11/ak-parti-baskanlk-sistemi-onerisi-tam.html) AKP önerisinin temel özelliklerini gözden geçirerek bu sorunun yanıtını arayabiliriz.

Türk tipi başkanlık sistemi önerisinde, başkanlık sisteminin temel unsurları olan başkanın halk tarafından seçilmesi ve yürütmenin başı olması ilkeleri dışındaki diğer hususlar, bu modele monte edilmiş gibi görünüyor. Örneğin, kuvvetlerin sert ayrılığı olarak anılan klâsik başkanlık sisteminde, parlamenter sisteme özgü olan, yürütmenin yasamayı fesih yetkisi bulunmazken; Türk tipinde başkana bu olanak tanınmış durumda. Yine, klâsik başkanlık rejiminde bulunmayan, yasamanın başkan seçimlerinin yenilenmesine karar vermesi de öngörülmüş. Buna göre, “TBMM veya Başkan, tek başına her iki organın seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verebilir” (md. 28). TBMM seçimleriyle başkanlık seçimlerinin aynı gün yapılacağı ve aynı süre boyunca görev yapacakları (md. 27) bu modelde, TBMM’nin, aynı zamanda parti başkanı olmasının önünde hiçbir engel bulunmayan devlet başkanına bağımlı bir görüntü sergilediği unutulmamalı. Üstelik, Meclisin, başkanın ikinci döneminde seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda, başkan bir kez daha aday olabilecek (md. 28). Bu, başkanın görev süresinin sonlarına doğru seçimin yenilenmesi durumunda, bir kişinin üç dönem başkanlık yapabileceği anlamını taşıyor.

Başkana, başkanlık kararnameleriyle, yani, yasa niteliğindeki genel düzenleyici işlemlerle ülkeyi yönetme olanağının tanınması da (md. 22, 23) klâsik başkanlık sisteminde bulunmayan, sistemin özüne aykırı bir yetki.

Başkanın, bakanlık, büyükelçilik, yüksek mahkeme üyeliği gibi üst düzey makamlara yaptığı atamalarda, klâsik başkanlık sisteminden farklı olarak, meclisin onayının aranmaması da bu önerinin dikkat çeken bir diğer özelliği.

Türk tipi başkanlık sisteminde, yasamaya, Osmanlı geçmişiyle uyumlu biçimde, neredeyse 1876 Anayasasındaki gibi yalnızca yasa yapma ile sınırlı bir işlev tanınmış; başkan ise güçlü yetkilerle donatılmış. Bir tek, Kanun-ı Esasî’nin “padişahın kişiliğini kutsal ve sorumsuz” sayan 5. maddesi eksik gibi. Ki, bu eksiklik de, impeachment olarak bilinen, başkanın cezaî sorumluluğuna ilişkin maddede (md. 24), sürecin son derece güç işler hale getirilmesiyle giderilmeye çalışılmış gibi görünüyor. Buna göre, başkan hakkında TBMM üye tamsayısının en az üçte ikisinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebilir. Soruşturma, Meclisteki siyasal partilerin güçleri oranında temsil edileceği komisyon tarafından yürütülür (ki, muhtemelen en güçlü parti başkanın partisi olacaktır). Soruşturma sonucunda, başkan Yüce Divana ancak, TBMM üye tamsayısının dörtte üç çoğunluğunun oyuyla sevk edilebilir. Bu arada, klâsik başkanlık sisteminin uygulandığı ABD’de, Başkanın Temsilciler Meclisinde toplantıya katılanların basit çoğunluğuyla suçlanabildiğini; Senato’da da toplantıya katılanların üçte ikisinin oyuyla mahkûm edilebildiğini anımsatalım.

Son olarak, anılan kitabında, Güney Amerika rejimlerinde başkanlara tanınan, yasamayı fesih ve kanun gücünde işlem yapma yetkilerini “felaket” olarak niteleyen ve “diktatörlük riski”ne vurgu yapan Burhan Kuzu’nun (s. 103, 132, 163), Türk tipi başkanlık sistemini, “Parlamento görevini yapmaz, yasa çıkarmazsa başkanın oturup ağlayacak hali yok. Obama gece gündüz ağlıyor” sözleriyle (Akşam, 29 Kasım 2012) savunmakta olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

SONUÇ YERİNE

Cumhurbaşkanının konumu ve yetkilerine ilişkin düzenlemelere bakılarak, “1982 Anayasasının Kenan Evren için dikilmiş bir elbise” olduğu görüşü sıkça dile getirilir. Türk tipi başkanlık sistemiyle de Tayyip Erdoğan için bir kaftan dikilmekte olduğunu söylenebilir. 1982 Anayasası döneminde yaşanan krizlerin temel nedenleri arasında, Türkiye’nin yüz yılı aşkın parlamenter sistem birikimine aykırı biçimde, Cumhurbaşkanının aşırı derecede güçlendirilmesi de vardır. Yapılması gereken, yerleşmiş olan bir sistemi bütünüyle kenara atıp yapay çözümler aramak yerine, parlamenter sistemi işler hale getirecek öneriler üzerinde düşünmektir.

Burhan Kuzu, Her Yönü ile Başkanlık Sistemi, Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul, 2012

Yeni (!) Siyasetin Boş Göstereni: Anayasa (Abdurrahman AYDIN)

Boş-gösteren çeşitli gösterilenlerle doldurulabilen, belirli bir bakımdan istikrarlı ve yine belirli bir bakımdan da istikrarsız bir unsurdur. İçeriği sürekli değişebilse de biçimsel bakımdan da olsa özdeş bir yinelenmeye imkân tanır. Hatta tam da bu imkân sayesinde ve aracılığıyla dile tutunur. Fakat hangi dil? Bir tür hareketsizlik biçiminde tasarımladığımız bir uzamda, sürekli kaçış halinde olan bir gösteren midir sözünü ettiğimiz? Klasik bir dünyada yaşıyor olsaydık, kuşku yok ki bu söylenebilirdi; klasik dünyanın ‘dil’i, en nihayetinde yaşamdaki değişimleri adlandırma zorunluluğuyla bir gelişim sergilemiyor muydu? Bu ‘dil’, temelde, dilin dışında konumlanmış nesnelerimizi anlamanın bir aracı, ortamı değil miydi? Elbette bu görüş, bir “boş-gösteren” tasavvuruna sahip olsa bile, bu boş-gösterenin dilsel uzamı inşa edici gücünü ve etkinliğini göremeyecektir. Demek anayasa, gerçek bir siyasal anlama yalnızca klasik bir dünyada sahip olabilir. Hem dile ilişkin görüşün derecesi bakımından, hem de uzamı, kendisine-yönelimli bir biçimde düzenlemesi, örgütlemesi bakımından…

Dilin müphem konumunun ilk ayırtına varanın Hegel olduğu söylenirse, herhalde yanlış olmayacaktır: Her şeyi dolayımlayan ama kendisi dolayımlanamayan bir şey olarak dil. Bu sezgi, yirminci yüzyılın başlarından itibaren bir yapı olarak dil kavramsallaştırması biçimine bürünecektir. Bu kavramsallaştırma, ‘ben’i (en başta da özerklik yanılsamasını) temele alan modern ideolojik söylemlerin zeminini linguistik bir düzeyde oymanın yollarını açacaktır. Tümel kavramların biçimselliğine vurgu yaparak “bu” sözcüğünün içeriksizliğini, ama aynı oranda da tümelliğini ortaya koymuş olan Hegel’in tutumunun, ‘ben’ sözcüğüne uygulanışı başka bir sonuç doğuracaktır: ‘Ben’, tekillikten çıkamadığı halde, ‘bu’ gibi içeriksizdir. ‘Bu’ boş göstereni, doldurulabilir iken, ‘Ben’ boş göstereni, doldurulamaz; çünkü arzu da artık işin içindedir. Sürekli çağırır; kendine katmak, temellük etmek arzusundadır, ama boş olduğu için kendisi ortalarda yoktur. Böylelikle inşa etkinliği, sürekli bir belirsizlik yaratmak ve belirsizliğe fırlatmak üzerine kuruludur; boş-gösterenin bu sürekli kaçışı, içinde hareket etmekte olduğu uzamı sabit bir uzammış gibi algılamamıza neden olur. Pek çok uzamsal biçimden bir tanesi, bir dilsel biçim, pek çok olanaktan yalnızca biri mutlaklaştırılmıştır. Boş-gösterenin peşine düşmek, belirli bir dil biçimine yakalanmak, ona tutsak olmak anlamına gelir.

Ülkemizdeki yeni anayasa yapım sürecinin bu kadar uzun bir zamana yayılması, hangi biçimin sabitleneceği, neyin mutlaklaştırılacağı üzerine bir mutabakatın sağlanamamış olduğunu göstermektedir elbette. Fakat tam da bu hâl, bir başka şeyi açığa çıkarmaktadır: Bu sürecin lokomotifi durumundaki aktörler için temel sorun, demek ki gerçek ve somut sorunlarımız değil, neyin mutlaklaştırılacağı sorunudur ki bu da gerçek bir sorun olmaktan ziyade, söz konusu aktörlerin neyi dert ettikleriyle ilgilidir. Bizzat mutabakat arayışının kendisi, sorunların üzerine düşünülmesini engellemektedir. Yeniden oluşturulacak bir birliğin içinde, özneyi yeniden kurmadan hiçbir şeyin dağıtılmayacağının sigortasıdır şu ‘yeni anayasa’ dedikleri. O halde bir süredir yeniden-inşa-ediliyoruz. Aleviler olarak, Kürtler olarak, eşcinseller olarak, kadınlar olarak, Müslüman olmayanlar olarak vs. geçerli kimliğin inşasının blokları biçiminde inşa ediliyoruz: Özneler olarak, sürekli bir belirsizliğe fırlatılan bir şeyin peşinde koşmamız isteniyor, çoğun koşuyoruz da.

Dilbilimin büyük ustası Benveniste, ‘ben’ ile ‘sen’ arasındaki ilişkinin, iletişimin ancak belirsiz bir ‘o’ ile belirebileceğini saptamıştı. Sorun ‘o’nun kesin bir belirlenime sahipmiş gibi davranılmasında yatmaktadır. Böylelikle mevcut iktidar, bir yandan hiçbir belirlenimi olmayan bir Anayasayı sürekli hedef olarak işaret etmekte; fakat bir yandan da bu Anayasa, mutlak bir belirlenime sahipmiş gibi davranmaktadır. Belirsiz-belirlenimlilik hali, rıza üretiminin yeni halidir. Karşıki parktaki inşaat sorunundan bile söz etseniz, size Yeni Anayasa işaret edilecektir, yerel yönetimlerin idari ve siyasal konumlarının Yeniden tariflenişi açısından. Her şeyin çözümünü içeren bir metin, Borges’in sonsuz kitabını akla düşüren, onu taklit eden ve sürekli yazılmakta olan bir metin! Elbette kâğıtlara değil, siyasetimizin soyut uzamına kaydedilen; aynı anda bu uzamı kaydeden ve insanları(nı) bu uzama kaydeden bir metin… Böyle bir metnin temel arzusu, kuşku yok ki, fenomenal coğrafyamızı yeniden düzenlemektir. Metnin yazar(lar)ı, arzuladığı şeyi değil, Kendi arzusunu başkalarına arzulatmaya çalışmaktadır.

Kendi arzusuyla Baba-Amcasının arzusu arasında bir ayrım yapamayan ve bu nedenle de deliren, çılgınlık içinde ölüme koşan ve birçok insanı ölüme sürüklediği halde amcasını bir türlü öldüremeyen Hamlet’lere mi dönüşmemiz isteniyor? Kuşkusuz evet, ama Hamlet gibi, bir mirasta hak sahibi olduğumuz öğretilmeli ilkin bize. Neo-Osmanlıcılığın temel işlevi, mirasın yeniden dağıtımında oynadığı bu roldür. Miras üzerindeki her hak iddiamız, ‘yer’in yeniden düzenlenişine tam da bu iddiayla destek vermemiz; Atatürk’ten sonra İkinci bir Baba’nın sapkın arzu ve tutkularını, bizzat bizim siyasallaştırmamız anlamına gelecektir. Babayı öldür, yasası geçerlilik kazansın. Her önüne geleni Kemalist olmakla itham eden Başbakan, kendi babası olan Atatürk’ü sembolik olarak öldürürken, acaba neye hizmet etmektedir? O halde, bu haliyle bu dünyayı, ona tamah edenlere bırakmalı. Zaten Turgut Uyar uyarmamış mıydı, “Bizim değildir bu dünya, bizim olmadıkça tepeden tırnağa” diyerek?

Miras üzerinde hepimizin hakkının bulunduğu söylemi, hepimizi uysal ‘oğullar’ olarak inşa etmenin söylemidir (‘kızlar’ olarak değil; ki bu da bu söylemin gizli ya da belki de açık cinsiyetçiliğidir). Hepimizden talep etmemiz istenmektedir. Taleplerin yerine getirilip getirilmeyeceğine ilişkin bir samimiyet testi çıkarmak da manasızdır; çünkü esas olgu, neyin talep edildiğinden bağımsız olarak talebin kendisidir. Ödülü ve cezası ise bir ‘oğulluk’ statüsüdür. “Hepiniz piçsiniz” demişlerdi bize; çok şükür öyleyiz.

Demek ki bu Anayasa yapımı süreci, Babanın ve oğlun yeniden inşası sürecidir. Bu nedenle Yeni Anayasa sürekli ‘gerçek’ten kaçırılmakta ve aynı oranda gerçek de kaçırılmaktadır. Sorunlardan her söz edilişinde, Yeni Anayasanın işaret edilmesiyle, sorunların ve elbette kendi gerçekliğimizin sözünü etmek olanaksızlaştırılmaktadır. Bir kitap ki her şeyi içerir, kendisi yok ortada.

Yeni Anayasa, A. K. P., TBMM Yayınları, Ankara, 20.. (Kaliteli beyaz Türkiye kâğıdına basılmıştır). Mutlaka okuyun, ama lütfen yazmayın.

Kürt Sorunu Bağlamında Bazı Anayasal Tartışmalar (Murat SEVİNÇ)

AKP, 2010 yılında anayasacılık tarihimizin hiç tereddütsüz en “göz boyayan” girişimini gerçekleştirip yirmi küsur maddelik bir anayasa değişikliği yaptı. Hedefi, HSYK ve kuşkusuz zamana yayılmak zorunda olan Anayasa Mahkemesi üye çoğunluğunu ele geçirmekti. AKP’ye madden ve manen bağlanmış olanların hiç duraksamadan “Ergenekonculuk” ile itham ettiği ünlü ABD’li düşünür Arato’nun 2010 değişiklik paketine dair yaptığı “soğanın cücüğü” benzetmesi, söz konusu iki kuruma dair düzenlemelere ilişkin bir eleştiriydi. Sonrasında yaşananlar, HSYK seçimleri, Anayasa Mahkemesi, son olarak Kamu Başdenetçisi (ayrıca, yardımcılıklarına) seçim ve atamaları, AKP’nin 2010 değişikliğinin hasatını topladığını gösteriyor.

AKP, 2011 seçimlerine bir dizi “çılgın proje” ve “yeni anayasa” sloganıyla katıldı. Yaklaşık % 50 oy alan, ancak ve neyse ki anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğu elde edemeyen iktidar partisi, TBMM’ye girmeyi başarmış partilerin (BDP, bağımsızlarla grup kurdu) eşit katılımıyla TBMM Uzlaşma Komisyonu oluşturdu ve bu Komisyon anayasa yazımına başladı. Haberlere bakıldığında Komisyon’un anayasa yazabilmesi mümkün görünmüyor. Bu hâl, anayasa yazımını teknik bir süreç olarak algılamanın, hiçbir sorunun adını koymak istememenin, siyasal/sınıfsal mücadeleyi görmezden gelmenin sonucudur. Ezcümle; TBMM, neden yeni bir anayasa yazdığını dahi bilmez durumda. Baştan beri tekrar edilen, “sivil ve demokratik anayasa” sloganının ise içi boş. Çünkü sivil anayasa sivillerin yazdığı anayasa olmadığı gibi; Örneğin bir AKP’li ile bir sosyalistin demokrasiden anladığının benzer yanı olmayabilir. İdeolojisiz anayasa hedefi ise tümüyle zırva. Böyle bir metin, ancak; “pidesiz, yoğurtsuz ve etsiz İskender” yapılabildiği gün yazılabilir. Asıl konuya dönelim.

Anayasal Tartışmanın Asıl Temeli

Böyle işleyen bir anayasa yapım sürecinde iki temel soru sorulmalıdır: Türev kurucu iktidar yani şu anki TBMM, aslında yapma yetkisi çok tartışmalı “yeni bir” anayasayı hangi gerekçeyle yapabilir? Kısaca: Dünya anayasacılığı, bizlere, asli iktidar hüviyetinde olmayan parlamentoların da “zorunluluk” durumlarında “yeni anayasa” yapabildiklerini gösteriyor. ABD, Fransa, İspanya vs. Demek ki bir “zorunluluk tanımı” gerekli. Hiç uzatmadan: Türkiye için zorunluluk, Kürt sorunudur. Demek ki yeni anayasa “ancak” bu soruna yönelik sözü varsa “yapılabilir” hale gelebilir. Burada diğer soru önem kazanır: Kürt sorunu nedir? Nasıl tanımlarsanız, ona göre konumlanırsınız. Kürt sorunu; “eşit yurttaşlık,” “terör,” “bölücülük” vs. gibi ifadelerle tanımlandığında kuşkusuz çözüme yönelik öneriler de farklı olacaktır. Ayrıca bir sorunu ya da durumu tanımlarken başlıca muhatap hiç kuşkusuz sorun olarak tanımlanandır. Türkiye örneğinde, Kürt siyasal hareketi. Demek ki, tartışmanın başlıca aktörleri; diğer tüm bileşenler bir yana, hareketin parlamentodaki temsilcileridir. Yani bu aralar dokunulmazlıkları kaldırılıp tutuklanmalarından söz edilen milletvekillerini barındıran ve hatta kapatılması gündeme getirilen BDP. Eğer yeni anayasa, yurttaşlar arasında adaleti, eşitliği sağlayacak şekilde yapılacaksa (ki tüm bu kavramlar da ideoloji yüklüdür!), öncelikle emekçi sınıfların ve tabii Kürt siyasetinin talepleri göz önünde bulundurulmalıdır. Aksi takdirde anayasa, AKP demokrasiden ne anlıyorsa, ona benzeyen bir metin ve uygulanmasıyla sonuçlanacaktır ki özellikle AKP liderliğinin demokrasi algısının, batı demokrasisi ile benzerliğinin olmadığı ortadadır.

Tabii “emekçi sınıflar” ifadesinin de altı, bir kez daha çizilmelidir çünkü “ana sorun” olmakla birlikte tek sorun Kürt sorunu değildir ve bazı kültürel-siyasal hakların tanınması, 1982 Anayasası düzeninin içerdiği pek çok açmazı çözmeyecektir. Ancak bu yazının konusu diğer sorunlar değil, Kürt siyasi hareketinin talepleridir. Taleplerin ne olduğu ve Türkiye’de tam olarak neyin tartışıldığı da açık değil. Bunda, biz ölümlülerin kavrayamadığı/haberdar olmadığı gizli pazarlıkların, uluslararası gelişmelerin, siyasetin çoğu zaman bir silah olarak da kullandığı kapalı ve bol şifreli dilin, konu üzerine kalem oynatanların tedirginliğinin vs. etkisi var. Ancak sorunun, öncelikle “temel haklar” ve “yönetimin yeniden örgütlenmesi” konularında düğümlendiği varsayılabilir. İki ana başlık, “anlamlı” bir başlangıç olarak kabul edilebilir.

Tarih ne ölçüde geriye götürülebilir kestirmek güç ancak son yıllarda gündeme getirilen tartışma konuları açısından çok önemli bir toplantı 2007’de yapılmıştı: Sonrasında kapatılan DTP’nin düzenlediği Demokratik Toplum Kongresi. Kongre sonunda yayınlanan Bildiri’de demokratikleşme sorunu ifadesiyle tanımlanan Kürt sorununun, “Kürtlere demokratik özerklik (muhtariyet)” sağlayarak çözülebileceği görüşü yer almıştı. Elli şehirden, çoğunluğunu DTP’lilerin oluşturduğu yaklaşık altı yüz delegenin katılımıyla yapılan toplantılardan ayrıca, Kürt halk önderi sıfatıyla anılan Öcalan’a yönelik “İmralı uygulamalarına son verilmesi,” “halkla bağ kurabileceği ortam” ve “başka bir yere nakli” talepleri de dile getirildi. Aynı talepler bugün de söz konusu ancak bunlar doğrudan anayasal konular değil.

Anayasacılık açısından dikkate alınması gereken talep bölgesel meclis olmuştur: Federal yapı ya da etnik temelli bir özerk yönetim değil, il ve merkezi yönetim arasında kademeli idari yapı. Etnik ya da toprak temelli bir özerklik anlayışı yerine, kültürel farklılıkların ifade edilebildiği bölge yapılanması. Bölgeler, bölge meclisinin yetki sınırları içindeki en büyük ilin adıyla anılacak ve valiler, merkezi idare ile bölge yürütme kurulunun aldığı kararları uygulayacak: “(20-25 dolayında bölge) TBMM ile iller arasında işleri kolaylaştıran, halkın yönetime daha fazla katılımını sağlayan çağdaş, demokratik bir siyasi ve idari yapılanma…” DTP böylece, yine Bildiri’deki ifadeyle, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında gerçekleşmeyen demokratikleşmenin yaşama geçirilebileceğini savunuyor. Anayasa’ya, “ulus” yerine “Türkiye Ulusu,” “T.C. Anayasası bütün kültürlerin demokratik bir şekilde varlığını ve kendini ifade etmesini kabul eder” ifadelerinin eklenmesi ve “ayrı bayrak,” diğer talepler.

1921 Anayasası ve Özerklik

Bunlar, 1921 Anayasası'nın idare biçimini andırıyordu. Meclis hükümeti sistemi öngören 1921’in güncel tartışmalar açısından önemi, kurmaya çalıştığı idari yapıdır. Özetle: İlk maddesindeki şu düzenleme, sonraki hiçbir anayasamızda yer almadı: "İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir." Anlamları: Halkın, egemenliği TBMM eliyle kullanacak olması ve sonraki maddeler göz önünde bulundurulduğunda, idari özerkliğin kabulü. 23 maddeden oluşan bu kısa Anayasa'nın 10. ve sonrasındaki maddeler, “coğrafi konum ve ekonomik durum” göz önünde bulundurularak, bugünkü söyleyişle bölgeli devleti andıran idari yapı oluşturmaya yönelikti. Türkiye vilayetlere, vilayetler kazalara ve kazalar nahiyelere ayrılacaktır. Başında TBMM hükümeti tarafından tayin edilen valinin olduğu vilayet şuraları, “kanunlar mucibince,” eğitim, sağlık, ekonomi, ziraat, bayındırlık ve sosyal yardımlaşma gibi konularda karar alabilir. Kaza ise, daha çok kolluğa ilişkin görevleri olan ve başında, valinin emri altındaki kaymakamın bulunduğu birim. Halka en yakın olan nahiye (bucak) şurası ve müdürü halk tarafından seçilir ve şura, ekonomik/mali yetkileri bir yana, yargısal yetkilerle de donatılmıştır (yasalar çerçevesinde). 22-23. Maddelere göre, vilayetlerin birleşmesiyle oluşacak ve vilayet işlerinde uyumu sağlayıp bir tür denetimi de yapacak olan "umumi müfettişlik"tir. Yerel organları (özerklik tanıyarak) bir daha hiçbir anayasamızda rastlanmayacak ölçüde güçlendiren Anayasa'nın bu hükümleri uygulanamadı. Gerçi Mustafa Kemal’in İzmit’te basın mensuplarıyla söyleşisinde dile getirdikleri (Ocak 1923) ve hazırlattığı Anayasa Taslağı (Ekim 1923), 1921’in yerel idare anlayışının en azından bir süre Kürt sorunu açısından kullanıldığını gösteriyor. Buna karşılık Kurtuluş Savaşı'nın özellikle de Lozan’ın ardından, 1921'in kurduğu hükümet biçimine gerek kalmadığı gibi, “ulus devlet” yolunda, “ulusal iradenin” temsil edileceği “yegâne” organın TBMM olması gerektiği düşüncesi de baskındı. Nitekim bu anlayış 1924 Anayasasına da yansımıştır.

Kürt siyasi hareketinin kuruluşa, 1921’e yaptığı atfın önemi buradadır. Çünkü o günün anayasası ile kurulan sistem, günümüzde, en bilinenleri İspanya, İtalya, İngiltere’de uygulanan bölgeli devlete benzer bir sistem. Bu, devlet yetkilerini yerel birimlerle paylaşmayan üniter ile her biri bir devletçik kimliğindeki yönetimlerin bir araya gelmiş hali olan federal devlet arasında bir sistem ve son çeyrek yüzyılda, özellikle etnik ve dini farklılıklardan kaynaklı sorunlar yaşayan demokratik devletlerde görülen bir yönetme eğilimini temsil etmektedir. Peki parlamentodaki gücü sınırlı ve seçimlerde Türkiye genelinde %5-7 diliminde oy alabilen bir siyasi hareketin talepleri, ülkenin geri kalanında ne ifade edecektir?

Talepler

Türkiye’nin belli bölgelerinde oy oranını % 60’lara kadar çıkarabiliyor olsa da BDP’nin söylemi, yalnızca ve sıradan bir siyasi parti talebi olarak algılanırsa, kuşkusuz ülkenin % 95’i için pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak temel sorunun Kürt sorunu olması bir yana, BDP’nin talepleri, bir yandan da yurttaşın her düzeyde yönetime katılması hedefine ve Batı, özellikle Türkiye açısından yaşamsal değerde olan Fransa’nın son yirmi yılda geçirdiği dönüşüme uygundur. Yönetime çeşitli düzeylerde katılım, yalnızca Kürtler’in değil her yurttaşın talebi olmalı ve bunun için gerekli mekanizmalar yaratılmalıdır. Yerelin güçlendirilmesi, bazı yaşamsal kararların yerel birimlerce alınması, yurttaşın kendisine en yakın olan yöneticiyi seçebilmesi, sistemin bir bütün olarak daha demokratik hale getirilmesi için tek değil ama son derece gerekli bir ilke haline gelmiştir. Üstelik böyle bir yönetim anlayışı ne “üniter devlet” ne de bir arada yaşamaktan hoşnut din ve ırkların kaynaştığı “ulus devlet” düşüncesine aykırıdır. Ancak bu ulus düşüncesine ulaşmak, kuşkusuz, bugüne dek gerek siyaset gerekse yargı tarafından benimsenen ve ülkeyi yurttaş için yaşanmaz hale getiren ulus devlet yorumunun terk edilmesini gerektirmektedir. Öncelikle, anayasadaki “merkezi-yerel yönetim” ilişkisini içeren hükümlerin değiştirilmesi gerektirmektedir. Bir kez daha tekrar etmekte yarar var: Bölgeli devlet, üniter devlet içinde yer alan bir devlettir ve bölgeler açısından “ana kuralları” belirleyen de, anayasa değiştirme yetkisine sahip olan da ulusal parlamentodur. Böyle bir yönetim şeklinin “bölünme” kaygısı yaratması, olsa olsa “kuruntu” olarak tanımlanabilir.

Yine, gerek anadilde eğitimin önündeki engelin gerekse anayasada belli bir ırka atıf yapan düzenlemelerin kaldırılması da yalnızca Kürtler’in değil, tüm yurttaşların talebi olmalıdır. Yeni bir anayasa yapılmayacaksa da, bu konular anayasa değişiklikleriyle gündeme gelmelidir. Halihazırdaki anayasa, “yurttaşlık” nitelemesini çok aşan ve açıkça belli bir ırka gönderme yapan ifadelerle dolu ve bu durum Kürt olmayan yurttaşların da sorunudur. Yurttaşlık tanımı da değiştirilip herkesi kapsar hale getirilmelidir.

İlk üç madde değiştirilmelidir. Bu sayede anayasal ve yasal düzeyde pek çok sorunun aşılması kolaylaşacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin yıllardır “yanlış” bir değerlendirmeyle ele aldığı, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesi (Mahkeme, federalizmi savunmayı dahi bu ilkeye aykırı görüp parti kapatmıştır) kaldırılmalıdır. Hiçbir devlet, anayasa izin vermediği için bölünmüyor değildir. Devletin bir “resmi dili” olduğu hükme bağlanıp eğitim diline dair yasaklar kaldırılarak, anadilde eğitimin önündeki anayasal engeller temizlenmelidir. Her konuda olduğu gibi anadilde eğitim de, siyasi mücadele sonunda varılacak bir ilke sorunudur ve bu ilke kabul gördüğünde, verilecek eğitimin çapı, içeriği, yoğunluğu vs. gibi konular yıllara yayılacak ve doğrusu, hukukçulardan çok eğitimcileri/pedagogları ilgilendiren ayrıntılardan ibaret kalacaktır. Devletin şekli elbette “Cumhuriyet” olacak. Ancak cumhuriyetin, örneğin Fransa’da olduğu gibi bir “adem-i merkeziyetçi cumhuriyet” şeklinde tanımlanmasının önünde engel yoktur. Fransa, 1958 Anayasası’nın “değiştirilemez maddesi” olan ilk maddesini değiştirip söz konusu ilkeyi eklemiştir. Bu yönde bir değişikliğin, “değiştirilemezlik” ilkesi koyan dördüncü maddeye aykırı olacağını iddia edenler var. Ancak değiştirme yasağı, ilkelerin ortadan kaldırılmasına ilişkin bir yasak olarak düşünülmeli, o ilkelerin zenginleştirilmesine engel kabul edilmemelidir. Aksi yorum, akıl fikir dışıdır. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliklerini incelediği (ve iptal ettiği) kararlarında, ilk üç maddenin “basit ve yalnızca sözcüklerden ibaret olmadığı” yönünde görüşü, bu savı güçlendirici niteliktedir.

Sonuç olarak: Türkiye demokrasisinin tek sorunu Kürt siyasetinin talepleri değil. Ancak en önemli sorun/açmaz, kuşkusuz budur. Ayrıca, Kürt sorunu olarak tanımlanan sorun Kürtlerin olduğu kadar Türkler ve diğer etnik grupların da sorunudur. Bunlar, eğer “yönetime katılma” ve “eşit yurttaşlık” talebi olarak algılanırsa ki böyle algılanması yerindedir; gündeme getirilen “katılma” talepleri, bir bütün olarak ülkeyi demokratikleştirmeye yönelik hale gelecektir. Yurttaş, dört beş yılda bir sandığa giden ve belirlenmesinde hiçbir etkisi yapamadığı adaylara oy veren insan olmaktan çıkarılmalıdır. İster yeni bir anayasa ister anayasa değişikliği yoluyla olsun, anayasa metni düzeyinde daha uygar ve özgür bir Türkiye, ancak söz konusu değişiklikler yapıldığında yaratılabilecektir. Er ya da geç yapılacaktır da çünkü Türkiye anayasacılığı çağdaşlarını biraz arkadan da olsa takip etmiştir. Bu düzeye ulaşabilmenin yolu da öncelikle siyasal alanı ferahlatmaktan, muhatapları cezaevi tedirginliğinden kurtarmaktan, gerçek bir tartışma ortamı yaratmaktan ve saldırgan milliyetçi üslubu terk etmekten geçmektedir. Ve eğer böylesi ilkeleri içeren bir anayasa/anayasa değişikliği yapılmayacaksa, halihazırdaki anayasa korunmalıdır. Her “yeni” olumlu değildir. 2010’da yaşatılan pespayeliğe bir kez daha izin verilmemeli ve gerektiğinde adam gibi, gür bir sesle “reddediyoruz” denilebilmelidir. Her şeyi yeni baştan keşfetmeye gerek yok; biraz çevremize, başka ülkelere bakmak yeterli olur.

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik (Soner TORLAK)

Bolivya dendiğinde meraklısının aklına ilk gelen şey, kuşkusuz, Che’nin gerilla mücadelesi verdiği ve hayatını kaybettiği küçük bir Latin Amerika ülkesi olacaktır. Che’nin ölümünden neredeyse tam 40 sonra Bolivya’da Sosyalizme Doğru Hareket Partisi iktidara gelecek, ülke tarihinde ilk defa bir yerli, bir işçi ve bir sosyalist, Evo Morales devlet başkanlığına oturacaktı. Morales’in devlet başkanı olmasının ardından seçilen yeni kurucu meclisin hazırladığı ve 2009 yılındaki referandumla onaylanarak yürürlüğe giren Bolivya Anayasası ise dünya anayasacılık tarihine yapılmış en eşitlikçi ve özgürlükçü anayasalardan biri olarak tarihe geçti bile. Ülkedeki bütün etnik grupları ve yerli topluluklarını, dilleri, kültürleri ve yaşam alanlarıyla birlikte resmen tanıyan bu anayasa, ayrıca bütün stratejik kaynakların kamulaştırılması ve ekolojik-sosyalist bir toplum ideali için de güçlü bir zemin sunuyordu.

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik, her şeyden önce Bolivya Anayasası’nın İspanyolca orijinalinden tam çevirisiyle tarihsel bir belge olma niteliği taşıyor. Kitapta bunun yanı sıra üç temel metnin daha çevirisi mevcut: Halkların Anlaşması İklim Değişikliği ve Doğa Ana Hakları Dünya Halkları Konferansı; Baraj Karşıtı Buluşma Temaca/Meksika Deklarasyonu ve BM Genel Kurulu İnsan hakları Komisyonu’nun Güvenli İçme Suyuna ve Koruyucu Sağlık Hizmetlerine Erişim Hakkı Belgesi. Kitapta ayrıca Bolivya Anayasası’nı, anayasacılık kuramları, uluslararası hukuktaki yeri, uygulamaları ve nihayet, toplumsal mücadelede yarattığı olanaklar açısından ele alan dört kapsamlı makale bulunuyor.

Görünenler ve gerçekler 

Bolivya Anayasası, girişte şu sözlere yer veriyor:
“Geçmişteki sömürücü ve neo-liberal Bolivya devletini terk ediyoruz. Biz, halkın özgür gelişimi ve özgür karar alması amacına bağlı, demokratik, üretken, barışsever ve barışçıl bir Bolivya’yı kapsayan ve bunu açıkça ifade eden, Çoğul Uluslu Komüniter Hukuka dayalı bir Üniter Sosyal Devlet inşa ederek tarihsel bir meydan okumayı üstleniyoruz. Biz kadınlar ve erkekler, Kurucu Meclis yoluyla ve halktan kaynaklanan güç ile ülkenin birliği ve bütünlüğüne yönelik taahhüdümüzü gösterdik. Pachamama’mızın gücü ve Tanrıya olan minnet borcumuz ile halkımızın verdiği vekâletin gereğini yerine getirerek, Bolivya’yı yeniden kuruyoruz. Bu yeni tarihi mümkün kılan şehitlere ve kahraman kuruculara saygı ve minnetle...”
Buraya kadar her şey güzel. Ancak Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik, bu anayasanın kazanılmış bir toplumsal devrimin ilan belgesinden ziyade, halen süren mücadelenin uğraklarından biri olduğunu açıkça göstermeyi dert edinmiş makaleler içeriyor. Bizi, Anayasa belgesinde şiirsel bir dille anlatılan hakların, nasıl halen gün be gün sokaklarda fiilen korunması gerektiğinin farkına varmaya davet eden bu makalelerde, Bolivya’da söylemdeki radikal değişimlerle fiilen devam eden sürecin çelişkilerine de dikkat çekiliyor.

Öte yandan Bolivya mevzubahis olduğunda tablonun bu kadar iç karartıcı olmadığını da hemen not düşmek gerekiyor. Özellikle yerlilerin yaşadıkları ata topraklarında çok gelişkin bir özerklik elde ettiklerini ve anayasanın da bunda kritik bir rol oynadığını belirtelim. Çalışma yaşamının her alanında her türlü hukuki zemini sağlanan örgütlenme özgürlüğü açısından da durum bir hayli ümit verici.

Yaratıcı gerilimler (mi?)

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik, toplumsal hareketlerin muazzam desteğiyle ve mücadeleleriyle iktidara gelmiş olan Morales hükümetinin, bahsettiğimiz hareketlerle yaşamaya başladığı ciddi gerilimlere de odaklanan değerlendirmeler içeriyor. Bolivya’da yer yer çatışma seviyesine varan bu gerilimlerin, Latin Amerika’nın sola dönüşünün yumuşak karnı olduğunu da not edelim.

Latin Amerika’daki toplumsal hareketlerin çoğunun, bu anlamda daha önce karşılaşmadıkları ve bir anlamda ezberlerini bozan bir manzarayla yüz yüze geldiğini söylemek mümkün. Kıtadaki on büyük ülkeden sekizinde doğrudan ya da dolaylı biçimde toplumsal mücadeleler sonucunda iktidara gelmiş ve kendilerine “solcu, ilerici, devrimci” diyen hükümetler bulunuyor. Dolayısıyla kendilerini bir muhalefet odağı olarak kurmuş bulunan toplumsal hareketler ve sol partiler, hükümetin yedeğine düşmek gibi bir ihtimalle de karşı karşıya bulunuyorlar.

Eski günlere dönülmemesi ve iktidarın sağa kaptırılmaması üzerinden siyaset yaptıklarında, kendilerini ilerici olarak tarif eden mevcut hükümetlerin eksiklerini ve zaaflarını da görmezden gelmek durumunda kalıyorlar. Bu hükümetlere daha ileri talepler yönünde baskı yapmak adına harekete geçtiklerinde ise hükümetle cepheden savaşamamaları nedeniyle ciddi iç bölünmeler yaşıyorlar. Kaldı ki bu hükümetlerin bulaştıkları yolsuzluklar ya da neden oldukları hak ihlalleri de doğrudan onu iktidara taşımış olan toplumsal hareketlerin meşruiyetine darbe vuruyor.

Bolivya’nın da bu genel manzaradan nasibini fazlasıyla aldığını söylememiz gerekiyor. Bolivya Anayasası’nı kritik hale getiren şey ise toplumsal hareketlerin devlete karşı hak taleplerini artık büyük oranda anayasaya dayandırabilmeleri. Bu anlamda, yeni anayasa öncesinde yasadışı görülerek doğrudan bastırılmaya çalışılan hak taleplerinin, artık kendi anayasal zeminine sahip “yasal” talepler haline gelmesi, Bolivya’da toplumsal mücadelelerin seyrini de değiştiriyor.

Anayasa dersleri

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik kitabı, sadece Bolivya Anayasası’nın tam çevirisini içermesiyle bile arşivlik. Öte yandan kitabın bugün Türkiye’de süregiden yeni anayasa, demokrasi ve özerklik tartışmalarına oldukça önemli bir müdahale olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bolivya Anayasası’nda 30’dan fazla yerel dilin resmi dil olarak tanınması, bugün Türkiye’nin egemenlerinin havsalasının almayacağı bir olguysa da, bir zamanlar Bolivya egemenlerinin de havsalasının almadığını düşünürsek, işin Bolivyalıların yaptığı gibi inatla mücadele etmeye kaldığını anlıyoruz.

Nihayet, Türkiye açısından Bolivya’dan devşirilecek sayısız ders var. Ancak bu kitap vesilesiyle ilk dersimiz, yürütülen yeni anayasa tartışmalarına eşitlikçi ve özgürlükçü bir müdahalenin ancak geniş toplumsal kesimlerin fiili mücadelesiyle yapılabileceğini ve meclis koridorlarında kaybolan hak taleplerinin ancak sokakta telafi edilebileceğini fark etmekten geçiyor sanırım.

BOLİVYA ANAYASASI: HUKUK, DEMOKRASİ, ÖZERKLİK, Editörler: Mahmut Fevzi Özlüer, Ilgın Özkaya Özlüer, Tolga Şirin, Nazım Sinan Odabaşı, Phoenix Yayınevi, 2002.