Nuriye BİLİCİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nuriye BİLİCİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çözüm Ortak Umutlarımızda (Nuriye BİLİCİ)

İngiliz mantıkçı ve düşünür Bertrand Russell’ı neredeyse tanımayan yoktur. Hemen hemen yüz yıl süren ömrü boyunca ucundan kıyısından bulaşmadığı bir alan kalmamıştır. Genelde matematiksel mantık alanındaki çalışmalarıyla bilinse de, iktisat, felsefe ve ahlak bilimiyle ilgilenmiş, yanı sıra toplumsal ve siyasal bir dizi kampanyaya öncülük etmiş, barış ve nükleer silahsızlanma konularındaki görüş ve çabalarıyla öncü bir filozof ve bilim insanı olarak kabul edilmiştir. Edebiyatçı olmamasına rağmen Nobel edebiyat ödülü alabilmiş tek kişidir.

Dünyanın dört bir köşesinde konferanslar vermiş olan Russell’ın etik ve siyasetle ilgili en kapsamlı eseri Etik, Toplum, Siyaset hem bu konulardaki görüşlerini hem de kendisini gereğinden fazla ussalcı, felsefi bakış açısında insani tutkulara hiç yer vermeyen biri olarak gören eleştirmenlere verdiği cevapları içerir.
Russell’a göre insan, bir memeli türü olarak tamamen biyolojik açıdan bakılarak değerlendirildiğinde çok büyük başarılara imza attığı görülecektir. İnsanoğlu tüm iklim koşullarında, dünyanın su olan herhangi bir yerinde yaşayabilir. Onu diğer hayvanlardan ayıran konuşma, ateş, tarım, yazı, aletler ve geniş kapsamlı işbirliği yeteneğine sahip olmasıdır. Ancak insan çoğu zaman kendisini diğer türlerle rekabet içinde görmemiş; daha çok diğer insanlarla ilgilenmiştir. Bunun sonucunda insanları kesin çizgilerle dostlar ve düşmanlar olarak ikiye ayırmıştır.

İnsanlar tutkulu, inatçı ve oldukça delidirler. Bu delilikleri sebebiyle hem kendilerinin hem de diğer insanların başlarına büyük belalar açabilirler. İçtepi ve kontrol gibi iki uç arasında insanın mutlu bir şekilde yaşayabileceği orta noktayı etik bulmalıdır. İşte etiğe olan ihtiyaç insanın içinde gizli kalmış ancak doğasında bulunan çatışmalardan doğar. İnsanlar içtepileri ve arzuları bakımından diğer tüm hayvanlardan karmaşıktır ve yaşadığı bütün güçlükler de bu karmaşadan kaynaklanır. Bazı içtepileri ve arzuları tıpkı hayvanlar gibi sürücülken, bazıları tamamen bireyseldir ve bunlar birbirleriyle çatışabilir.

Etik, diğer insanlara karşı görevlerimizi ele alırken her ne kadar birincil olarak birey üzerinde dursa da, sıra sosyal grupları ele almaya geldiğinde çok güç sorunlarla karşılaşır. Sosyal grupların eylemleri konusunda bir bilgi öne sürebilmek için toplum içinde insan doğası üzerine bilimsel bir çalışma yapılması gerekir. Bu durumda yapılacak ilk şey bireylerin ve grupların davranışlarını yönlendiren önemli dürtüleri netleştirmektir. Zorunlu olan yiyecek, barınma, giyinme ve üreme ile ilgili dürtüler güvence altında olduğunda diğer dürtülerin güç kazandığı görülecektir: açgözlülük, rekabet, kibir ve para hırsı. Grupların ve onların siyasi eylemlerinin çoğu hayatta kalmak için gerekli olanların yanı sıra bu dört dürtüye dayanır.

Yine Russell’a göre her insan iki faktörün ürünüdür; doğuştan getirdiği beceriler ve eğitim de dahil olmak üzere çevre faktörü. Bu iki faktörün birbirlerine göre önemi konusunda yapılan sonsuz tartışmalar ne olursa olsun, her ikisinin de kendine has bir rol oynadığını kabul etmek gerekir. Bir yetişkinin davranışlarını belirleyen içtepilerin ve arzuların çok büyük oranda aldığı eğitime ve sahip olduğu fırsatlara bağlı olduğunu söyleyebiliriz. İki farklı insanda farklı içtepilerin ve arzuların olması, bir tarafın doyumunun diğer tarafın doyumuyla çelişmesi kaçınılmazdır. Bazı durumlarda birbirleriyle uyum içinde de olabilirler. Aynı şey sosyal gruplar için de geçerlidir. Buradan hareketle farklı birey ve grupların amaçlarının uyumlu olduğu bir dünyanın bu amaçların çeliştiği bir dünyadan daha mutlu bir dünya olması olasılığının yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse akıllıca tasarlanmış bir sosyal sistem, bir yönüyle uyumlu amaçları teşvik etmeli, çelişenleri önlemeye çalışmalı ve bunu da eğitim ve bu amaca yönelik sistemlerle sağlamalıdır.

Bir siyasi teorinin dikkate alması gereken gerçeklerin ana öğesi sosyal grupların karakterleri ile ilgilidir. Gruplar pek çok yönden farklılıklar gösterebilirler. Bunların en önemlileri bütünleşme sebebi, erek, boyut, grubun birey üzerindeki kontrol gücü ve yönetim biçimidir. Bu da bizi gücün bir noktada toplanması ve yayılımı sorununa getirir ki, bu, bir sosyal teorideki en önemli sorundur. Gücün bir noktada toplanması kötüye kullanılması durumunu getirebileceğinden demokrasi bu sorunu çözmeye yönelik bir öneri olarak ortaya çıkar. Ancak ne yazık ki, demokrasiler de her zaman başarıya ulaşamazlar.

Bilimsel gelişmelerin getirdiği kötülüklerin başlamış olması demokrasiler açısından korkulacak bir gerçekliktir. Doğal kaynakların tüketilmesi, bireysel inisiyatiflerin hükümetlerce yok edilmesi, insan zihinlerinin merkezi eğitim programları ve propaganda yoluyla kontrol edilmesi esaslı kötülüklerden bazılarıdır. Kendimizi içinde bulduğumuz dünya büyük umutlarla birlikte dehşet verici korkuları birlikte barındırmaktadır.

Russell, dini inançlarımızın sorunlarımızın çözümünde işe yaramayacağını, çözümün ortak acılarımızda ve umutlarımızda yattığını söylüyor. Yeter ki, üzerinde uzlaştığımız etik kurallara uyalım.

ETİK, TOPLUM, SİYASET, Bertrand Russell,  Çev: Funda Sezer, Say Yayınları

Bilimde Başarının Kılavuzu (Nuriye BİLİCİ)

1735’te, 18. yüzyılın Isaac Newton’la birlikte en tanınmış bilimcisi olarak kabul edilen İsveçli doğabilimci Carl Linnaeus tüm zamanların en gözü pek araştırma projelerinden birini başlattı. Dünyadaki bütün bitki ve hayvan türlerini keşfetmeye ve sınıflandırmaya niyet etmişti. 1759’da, süreci kolaylaştırmak için her türe iki kelimelik Latince isim vermeye başladı; örneğin evcil köpeğe Canis familiaris, Amerikan kızıl akçaağacına da Acer rubrum dedi.

Lannaeus’un, türlerin sayısının kaç çıkacağına dair 10’un katı cinsinden bile hiçbir fikri yoktu (yani 10.000 mi, 100.000 mi yoksa 1.000.000 mu olacak bilmiyordu.) Uzmanlık alanı olan bitki türlerinin 10.000 civarında çıkacağını tahmin ediyordu. Tropikal bölgelerin zenginliği konusunda bilgisi yoktu. Günümüzde bilinen ve sınıflanan bitki türü sayısı 310.000’dir ve bu sayının 350.000’e ulaşması bekleniyor. Şu anda bilinen toplam tür sayısı, hayvanlar ve mantarlar ilave edildiğinde 1.9 milyonu aşıyor ve 10 milyona ulaşması veya aşması bekleniyor. Canlı çeşitliliğinin “karanlık maddesi” bakterilere gelirsek, 2013’te aşağı yukarı yalnızca 10 bin türü biliniyor, fakat sayı artıyor ve küresel listeye daha milyonlarca tür eklenmesi olası. Öyle ki, tıpkı 250 yıl önce Linnaeus’un zamanında olduğu gibi, dünya üzerindeki canlıların çoğu hâlâ bilinmiyor.

Biyolojik çeşitliliğe dair cehaletimiz sadece uzmanlar değil, herkes açısından bir sorun teşkil ediyor. Hakkında bu kadar az şey bildiğimiz gezegeni nasıl idare edip koruyabileceğiz? Yakın zamana kadar çözüm çok uzak görünüyordu. Bilim insanları ne kadar çalışsalar da yılda ancak 18 bin civarında yeni tür bulabiliyorlardı. Bu hızla devam edecek olsalar bile bütün biyolojik çeşitliliği açıklamak iki yüz yıldan fazla zaman alacak gibi görünüyordu ki, bu süre Linnaeus’un girişiminden günümüze kadar geçen süreye denktir. Buradaki sorun tamamen teknoloji ile ilgiliydi. Tarihsel nedenlerden ötürü, referans numunelerinin büyük bölümü Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunan az sayıdaki müzeyle sınırlıydı. Organizma sınıflandırma bilimi taksonomi ile ilgili verilere ulaşabilmek için bu bölgeleri ziyaret etmek gerekiyordu. Tek alternatifi numunenin posta ile gönderilmesiydi ki, bunun sakıncalarını kolayca tahmin edebilirsiniz.

Bilimsel bilgi miktarı, artış hızı disiplinden disipline farklılık gösterse de, on beş-yirmi yılda bir ikiye katlanıyor. 1600’lerden bu yana günümüzdeki olağanüstü büyüklüğüne ulaştı. Görünüşe göre neredeyse dikey olarak büyümeye devam etmekte. İleri teknoloji de benzer bir tempoda gelişiyor. Birbirleriyle ittifak halindeki bilim ve teknoloji yaşamlarımızın bütün boyutlarına yayılıyorlar. İşte 2003 yılında her ikisinin bir araya gelmesiyle içinde referans numunelerinin yüksek çözünürlüklü fotoğrafları olan, bütün türler hakkındaki bilgilerin sürekli güncellendiği çevrimiçi yaşam ansiklopedisi oluşturuldu. Herkese açık olan bu kaynakta, kırkayak, kabuk böceği ve kozalaklı ağaç gibi her tür grubuna koleksiyon yöneticileri tarafından yeni bilgiler giriliyor.
Biyolojik çeşitlilik çalışmalarındaki gelişmeler ne kadar hızlıysa, diğer disiplinlerdeki değişim ve dönüşümler de o kadar hızlı gerçekleşiyor. Öyle ki, herhangi bir bilim dalının gelecekteki on yılında yaşanacak gelişmeleri tahlil etmek neredeyse imkânsız. Kuşkusuz keşifler ve bilgi birikimindeki hızlı gelişme bir zirveye ulaşacak ve belli bir seviyeye oturacak. Yine de bu aşamaya gelinmesi 21. yüzyılın sonunu bulacak ki bu esnada insanlık koşulları radikal biçimde değişecek ve bugünün standartlarıyla zar zor tanınan formlara dönüşecekler. Bu süreçte bütün disiplinler yeni araştırma alanları meydana getirecekler.

Dünyanın önde gelen biyolog ve doğabilimcilerinden biri olarak kabul edilen ve yıllardır bilimadamlarının yetişmesine önemli katkılarda bulunan Edward O. Wilson, bilimde başarılı olmak, geleceğin dünyasında yer edinmek isteyen gençler için kılavuz niteliğinde bir çalışma yayınladı. Genç Bilimadamına Mektuplar başlığını taşıyan bu eserinde, adından da anlaşılacağı üzere samimiyetin ve yakınlığın dili olan mektup yöntemini tercih etmiş. Bilim yapmanın ön şartları olan tutku ve eğitim yeterli değil Wilson’a göre; nasıl bir yol izleyeceğinizi de bilmeniz gerekiyor. Doğru seçim yapmaktan yaratma sürecine, başarının ve başarısızlığın getireceği ve ödemeniz gereken bedellere varıncaya kadar aşama aşama yol gösteren bir kılavuz bu. Bilim alanında çalışmak isteyen gençler için gerekli bütün referansları içeriyor.

GENÇ BİLİMADAMINA MEKTUPLAR, Edward O. Wilson, (Çev.) Mihriban Doğan, Say Yayınları, 2014.

Kapitalizmin Kısa Tarihi (Nuriye BİLİCİ)

Fransız tarihçi Fernand Braudel bizde daha çok kısaca ‘Akdeniz’ olarak bilinen ‘İkinci Philippe Dönemi’nde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası’ isimli eseriyle tanınır. Fransa ordusunda subayken Naziler tarafından tutuklanarak götürüldüğü kampta 1940-45 yılları arasında neredeyse hiç kaynak kullanmadan yazdığı bu eserin bizde bu kadar tanınmasının sebebi, 16. yüzyılda İspanya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında İnebahtı Deniz Savaşı’yla sona eren mücadeleyi dönemin tarih, coğrafya, tarım, teknoloji ve düşünce dünyası çerçevesinde ele almasıdır.

‘Akdeniz’, tarih öznesinin ne olması gerektiğine dair yapılan tartışmaların dönüm noktasıdır. Braudel, tarihin çoklu sosyal zamanlar çerçevesinde ele alınması gerektiğine inanır ve tarihçilerin genel olarak olaylar tarihini incelediklerini, diğer değişenlerle ilgilenmediklerini ya da çok az ilgilendiklerini söyler. Ona göre tarih, aynı zamanda küçük insanların tarihidir; kullanılan araç-gereçlerin, coğrafi yapıların, iklimin ve gündelik hayatın tarihi olduğu gibi. Dolayısıyla ‘Akdeniz’i yazarken konu sadece Akdeniz bölgesi değildir, ele aldığı konuya göre sınırlar genişler ya da daralır.

Braudel aynı yaklaşımı Maddi Medeniyet ve Kapitalizm adlı üç ciltlik eserinde de sürdürür. Eser, tabanında gündelik hayatın temel gereksinimlerinin yer aldığı, yavaşça ilerleyen ve türdeş olmayan zamanın içinde tarihsel olayların gelişimi ve bu gelişimin en tepesinde kapitalizmin yer aldığı piramit benzeri bir yapıya sahiptir. Gerek Maddi Medeniyet ve Kapitalizm gerekse Uygarlıkların Grameri zamanında zihniyetler tarihini konu dışında bırakmasıyla, sadece egemen olanın –burada Avrupa’nın– tarihini ele almasıyla eleştirilmiştir.

Braudel, 1976 yılında Amerika’da bir dizi konferans verir. Bu konferanslarda hem çalışmalarının özeti sayılabilecek bir sunum yapmış, hem de çalışmalarına getirilen eleştirilere yanıt vermiştir. Konuşmaları daha sonra kitaplaştırılmış ve çeşitli dillerde çevirisi de yayınlanmıştır. Dilimize Say Yayınları tarafından İsmail Yerguz çevirisiyle ve Kapitalizmin Kısa Tarihi adıyla kazandırılan kitap, hem Braudel’i hem de ‘kapitalizm’i anlayabilmek adına iyi bir adım.

Kapitalimin Kısa Tarihi üç bölümden oluşuyor: ‘Maddi yaşamı ve ekonomik yaşamı gözden geçirirken’ adını taşıyan birinci bölümde ekonominin sadece ekonomi demek olmadığını, eğer ekonominin ne demek olduğunu anlamak istiyorsak gündelik hayata bakmamız gerektiğini vurguluyor. Bize miras kalan, karmakarışık biçimde biriken, bize gelinceye kadar sonsuzca yinelenen sayısız hareket ve tavrı bilmeden kimsenin karar almasının mümkün olmadığını, tüm bunların hem yaşamamıza yardımcı, hem de bizi hapseden, bizim yerimize kararlar veren şeyler olduğunu beliriyor. Bu ‘şey’ler, kışkırtmalar, itkiler, modeller, kimi zaman kökleri hayal bile edilemeyecek kadar çok eski çağlarda olan eylem biçimleri ve zorunluluklardır. Çok eski ve çok canlı, yüzyıllar öncesine dayanan geçmişi günümüze taşırlar.

Maddi yaşamın bunların yanı sıra insanların sayısı, ne yiyip ne içtikleriyle, nasıl giyinip nasıl barındıklarıyla da ilgili olduğunu; kullanılan tekniklerin ve bu tekniklerin yayılmasının da maddi yaşamı belirlediğini anlatıyor. Avrupa’nın gelişmişliğinin altında bu teknikleri –değiş tokuştan, pazar ekonomisine– başarılı bir şekilde dağıtmasının yattığını ileri sürüyor.

‘Değişim Oyunları’ adını taşıyan ikinci bölüm, pazar ekonomisi ve kapitalizm kavramlarını birbirinden ayırmak gerektiğinin altı çizilerek ele alınıyor. Braudel’e göre pazar ekonomisi genişleyebilir, çok çeşitli alanlara yayılabilir, çarpıcı başarılara imza atabilir ama genellikle derinlikten yoksundur. Bu nedenle gelişmiş ama dar bir düzeyde kalırlar, buna karşılık kapitalizmin önü ulusal, uluslararası ve dünyasal düzeyde açıktır.

Kapitalizm sözcüğünü bir çerçeve içine almak istiyorsak ‘kapital’ ve ‘kapitalist’in ne olduğunu tanımlamamız gerekiyor Braudel’e göre. Kapital, somut gerçekliktir, sürekli ortada ve etikilidir, kolayca tanımlanabilen araçlar kütlesidir; kapitalist, bütün toplumların mahkûm olduğu hiç bitmeyen üretim süreçleri içinde kapitalin kullanımını yönlendiren ya da yönlendirmeye çalışan kişidir; kapitalizmse kabaca genellikle pek fedakârca amaçlara yönelik olmayan bu sürekli katılım oyununda yer alma biçimdir.

Özetle, iki tip alışveriş vardır; biri somut, saydam olduğundan rekabete dayalı alışveriş, öbürü yüksek düzeyde, çok gelişmiş, egemen alışveriş. Bunlar aynı mekanizmalar değildir, bu iki tip faaliyeti yönlendiren aynı faktörler de değildir ve kapitalizm dünyası birincinin değil, ikincinin içinde yer alır. Genelde kapitalizm ve Pazar ekonomisi birbirinden ayrılmıyorsa bunun nedeni ortaçağdan bu yana her ikisinin de aynı tempoyla gelişmesi ve kapitalizmin genellikle ekonominin motoru ve gelişmesi olarak takdim edilmesidir. Gerçekte her şey maddi yaşamın kalın sırtına yüklenmiştir; maddi yaşamda her şey genişleyip gelişir; Pazar ekonomisi de bedel ödeyerek hızla genişler, ilişkilerini yayar. Bununla birlikte bu yayılmadan karlı çıkan her zaman kapitalizm olmuştur.

Üçüncü ve son bölüm ‘Dünyanın zamanı’ adını taşıyor ve günümüz kapitalizm anlayışını tartışmaya açıyor. Sonuç olarak boyutu küçük, içeriği büyük Kapitalizmin Kısa Tarihi yeterince doyurucu bir kitap.


KAPİTALİZMİN KISA TARİHİ/Fernand Braudel/Çev: İsmail Yerguz/SAY YAYINLARI

Evrimi Yeniden Düşünmek (Nuriye BİLİCİ)

Darwin’in evrim kuramı neden hep zor anlaşılmıştır? Sorun, kuramın mantıksal karmaşıklığından kaynaklanmaz, çünkü doğal seçilimin temelinde kısaca şu şekilde özetlenebilecek bir basitlik vardır: Organizmalar değişir ve değişiklikler kalıtımla yavrulara aktarılır; Organizmalar hayatta kalabilecek olandan daha fazla yavru yapar; Ortalama olarak, çevre koşullarına uyabilecek olan yavrular hayatta kalır ve ürer. Böylece yararlı değişiklikler doğal seçilim yoluyla topluluklarda birikir.

Ünlü doğa bilimcisi S. J. Gould’un, Amerika’da yayınlandığında inanılmaz bir sayıda, çeyrek milyondan fazla satılan çalışması Darwin ve Sonrası’na yukarıdaki soruyu sorarak başlıyor. Düşüncesi, kuramın kabul görmesindeki en büyük engelin bilimsel bir zorluk değil, felsefi içeriği –bir dizi kökleşmiş Batı düşüncesine meydan okuması– olduğu. Birincisi, Darwin’in evrimin amacı olmadığını ileri sürmesi: Bireyler genlerinin gelecek kuşaklarda temsil edilmesi için mücadele ederler, o kadar. Dünya bir ahenk ve düzen sergiliyorsa, bu yalnızca bireylerin kendi çıkarlarını gözetmelerinin rastlantısal bir sonucudur; bu düşünce Adam Smith’in ekonomisinin doğaya uyarlanmış biçimidir. İkincisi, Darwin evrimin belirli bir yönü olmadığını savunmuştur; evrim mutlaka daha yüce varlıklara doğru ilerlemez: Organizmalar yerel çevrelerine uyum sağlarlar, o kadar. Bir asalağın ‘soysuzluğu’ bir ceylanın sekişi kadar kusursuzdur. Üçüncüsü, Darwin doğa açıklamasına tutarlı bir maddecilik felsefesi uygulamıştır. Madde tüm varoluşun zeminidir; akıl, ruh ve hatta Tanrı, sinirsel karmaşıklığın muhteşem sonuçlarına verilen adlardan başka bir şey değildir.

‘Evet’ diyor Gould, ‘Darwin’den sonra dünya değişti, ama daha heyecansız, daha sıkıcı ya da daha az büyüleyici değil; çünkü doğada amaç bulamıyorsak, onu bizim tanımlamamız gerekecek.’ Darwin’in bir ahlak düşmanı olmadığını, yalnızca karşısında doğa dururken Batı düşüncesinin derin önyargılarıyla yetinmeye yanaşmadığını söylüyor. Hatta gerçek Darwinci ruhun, Batılı kendini beğenmişliğinin gözde kanısı olan, önceden belirlenmiş bir sürecin en yüce ürünü olarak yeryüzüne ve yaşama hâkim olmak için yaratıldığımız kanısını çürüterek, tükenmiş dünyamız için bir kurtuluş umudu olabileceğine inanıyor.

Bu nedenle, ne olursa olsun Darwin ile uzlaşmak zorunda olduğumuza inanan Gould, bunu yapabilmemizin ön koşulunun onun düşüncelerini ve bunların etkilerini anlamak olduğunu söylüyor. 1974-77 yılları arasında Natural History Magazine’de yayınlamış olduğu makalelerini biraraya getirdiği Darwin ve Sonrası’nda gezegenler ve jeoloji tarihinden toplum ve politika tarihine kadar geniş bir yelpaze oluşturan konuları Darwin’in evrim kuramı çevresinde birleştirmeye çalışıyor.

Birinci bölümde Darwin kuramının kendisini, özellikle H.J. Muller’in yaklaşımı çerçevesinde ele alıyor. Darwin’in evrim kuramını yayınlamak için, -ancak E.R Wallace’ın kendisinden önce davranacağını anlayınca- neden yirmi yıl beklediğini bir bulmaca gibi, eğlenceli; neden sürekli tarihin tozlu sayfaları arasına gönderilmek istendiğini ironik bir üslupla anlatıyor.

İkinci bölüm Darwinciliğin insan evrimine uygulanışını içeriyor. Bu bölümde yer alan Bir derece meselesi, İnsan evriminde dallar ve merdivenler, İnsanın gerçek babası olarak çocuk, Embriyonlar olarak insan bebekleri başlıklı makalelerinde, hem diğer yaratıklar arasındaki benzersiz konumumuzu hem de onlarla olan birliğimizi vurguluyor.

Üçüncü bölümde evrim kuramındaki bazı karmaşık konuları garip organizmalara uygulanışları yoluyla açıklıyor. Bu makaleler, bir düzeyde dev çatal boynuzlu geyiklerle, annelerini içlerinden yiyen sineklerle, arka kısımlarında sahte bir balık geliştiren midyelerle ve 120 yılda bir çiçek açan bambularla; diğer bir düzeyde ise uyum sağlama, yetişkinleşme ve görünüşte amaçsızlık konularıyla ilgililer.

Dördüncü bölümde yaşam tarihindeki bazı oluşumları yine evrim kuramına uyarlayarak inceliyor. Burada öyle görkemli ilerleme öyküleri yok; uzun süren görece dinginlik çağlarının büyük soy yıkımı ve hızlı oluşum dönemleriyle kesintiye uğradığı bir dünya. İki büyük kesinti dönemi var; yaklaşık 600 milyon yıl önce karmaşık hayvan yaşamının büyük bölümünü müjdeleyen Kanbriyen patlaması ve 225 milyon yıl önce deniz omurgalıları familyasının yarısını silip süpüren Permiyen soy yıkımı.

Yaşam tarihinden yerkürenin tarihine geçtiği beşinci bölümde dünyanın en kapsamlı sorularıyla uğraşıyor: Yerkürenin tarihinin belli bir yönelimi var mı? Değişim yavaş ve görkemli mi, yoksa hızlı ve afetler eşliğinde mi ortaya çıkıyor? Yaşamın tarihi, yeryüzünün tarihiyle nasıl örtüşüyor? Bu konuda çalışmış önemli araştırmacıların yaklaşımlarını ele alıyor. Altıncı bölümde basit bir ilkeyi, nesnelerde büyüklüğün şekil üzerindeki etkisini inceleyerek, bu ilkenin şaşılacak kadar çok gelişim yörüngesine uygulanabileceğini ileri sürüyor.

Yedinci bölümde ele aldığı konu oldukça ilgi çekici ve sadece doğa bilimiyle ilgilenenleri değil, hemen hepimizi ilgilendiriyor. Çünkü burada evrimsel düşüncenin tarihini, özellikle de toplumsal ve politik görüşlerin nesnel bilim üzerindeki etkisini ele alıyor. Bilimin, nesnel bilgilerle donanmış ve eski boş inançları yıkarak gerçeğe doğru ilerleyen bir yürüyüş olmadığını, sıradan insanlar olan bilim adamlarının çağlarının toplumsal ve politik kısıtlamalarını yansıttıklarını anlatıyor.

Son bölümde evrim kuramını günümüzdeki insan doğası tartışmalarına uyarlıyor. Örneğin, atalarımızın katil maymunlar olduğu, saldırganlığın ve toprağı koruma güdüsünün doğuştan geldiği, kadının edilgenliğinin doğanın buyruğu olduğu, ırklar arasında IQ farklılıkları bulunduğu gibi savları, son zamanlarda sürekli dayatılan biyolojik belirlenimciliği politik bir önyargı olarak eleştiriyor.

Evrimin insan yaşamı ve düşüncesi üzerindeki geri dönülmez etkisini inceleyen Darwin ve Sonrası, gerek içeriği gerekse kullandığı dil nedeniyle rahatça okunuyor.

DARWIN ve SONRASI, S. J. Gould, çev. Ceyhan Temürcü, Say Yayınları, 2013.