Şenay Eroğlu AKSOY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şenay Eroğlu AKSOY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Canlı Bir Anlatım: Yükşehir (Şenay EROĞLU AKSOY)

Özgür Çakır’ın ilk kitabı Yükşehir’de on iki öykü yer alıyor. Sıcak, canlı bir anlatımı var Çakır’ın. Sokağı, duyarsızlıklarla örülü gündelik yaşamın akışı içinde göre göre yabancılaştığımız insanlık hallerini, erkek olma durumunu, daha çok erkek öykü kahramanlarının gözünden anlatıyor. Yalın, bilindik olaylar sanki onu öykü kurmaya iten. Nahif bir yazıgözüyle yaşamdan toplanmış ayrıntılarla örülü öyküler, kırılma ânlarını ustalıkla yakalamayı başarıyor. “Tarihin öznesi salıncakta, kaldırımda, otobüs durağında, bazıları hafta sonları eylemde ve hafta içleri süpermarket indiriminde.” diyor örneğin. Bir cümlede, ironik bir anlatımla hiç de yabancısı olmadığımız durumları, yanı başımızda yaşayan sıkışmış insanları, bizi anlatıyor aslında. Kahramanların kimi eğitimli olmasına rağmen iş bulamamış nohut- pilav satan beyaz yakalı, kimi varoluş sıkıntısıyla içli kırılmalar yaşayan modern dünya yitikleri. Sayfalar arasında gezinirken ülkenin yakın güncel tarihini; Haydarpaşa Garı’nda çıkan yangını, Gölcük depremini anımsıyorsunuz. Yaşadığı ülkenin politik evreninden etkilenen, bu duruma kafa yoran bir yazar var karşımızda belli. Dünyalı olamasa, kendini hiçbir şeyin sahibi gibi görmese de haksızlık ve eşitsizlik karşısında sağlam reflekslere sahip bir kalp var sanki öykülerin arkasında.

Kitaptaki etkileyici öykülerden Artçı ‘da depremin ardından çadır kentte yaşayan bir boya ustasının hikâyesine ortak ediliyor okur. Karısı ve tek çocuğuyla yaşadığı çadır kentte, karlı bir mart ayazında, anlatıcının çadırdan çıkışıyla başlayan öykü, depremzedeler için buluşma noktası haline gelen kasaba kahvesinde sürüyor. Çakır’ın erkek kahramanları sert kabuklarının altında içli bir çocuk taşır gibiler. Bıçkın, gururlu ama iyilik dolular. İncelik yüklü kimi davranışları, kırılmaları ve sözleriyle yaşama bağlılıklarını alttan alta sezdiriyorlar sanki okura. Zira Artçı adlı öyküdeki kahraman çadır kentten kahveye kadar süren yolda, ağlar gibi havlayan bir yavru köpek sesi duyduğunda adımları giderek yavaşlıyor. Aklında bir yandan yarışta koşacak atların adlarını sıralar, içinde bulunduğu durumdan kendince çıkış yolları ararken, adı Beyaz olan yavru köpeğin öyküye girişiyle artık eskide kalmış, huzurlu günleri içi burkularak anımsıyor. Bu incelikli geçiş hikâyenin akışı içinde bilinçli bir tercih olmakla birlikte, kaleme yön veren yazarın bile derinlerinde saklı, sindirilmiş bir itkinin dışa vurumu sanki. Yalnızca öykü kahramanının değil yazarın da izini taşıyor bu onarıcı tercih desem abartmış olur muyum acaba? Öyküde yer alan karakterler arasında maddi durumu diğerlerinden daha iyi ama cimri olduğunu anladığımız yaşlı adamın kahvedeki yakınmalarına anında, sert cevap veren anlatıcı eski filmlerden kalma bir delikanlılık algısıyla çizilmiş sanki. Yavru köpeğe karşı şefkat doluyken, cimri adama karşı kızgın, tahammülsüz.  Artçı ’da boyacı ustası Rıza ve Tahsin’in iç içe geçmiş yaralayıcı hikâyesine ortak olurken bu hüzünlü öyküde az da olsa iyimser olmamızı sağlayan yavru köpek öykü boyunca okura eşlik ediyor. Aslına bakarsanız bir başka yerde duysanız klişe diyeceğiniz kimi olaylar etkileyici bir dizge ve içli bir anlatımla sarsıcı öykülere dönüşüyor. Çakır’ın elinde.

Yükşehir’de, erkek dünyasına özgü benzetmeler-içerisi asker koğuşu gibi kokuyor-Ali hedefine kitlenmiş sperm gibi…- erkeklik kültürüne özgü durumlar; iddia oyunları, futbol, at yarışı- öykülerin olağan bir parçasına dönüştürüyor. Yerli yerinde diyaloglar, anlatılmak istenen meseleleri daha da etkileyici kılarken, kitaptaki en zorlama öykü ayrıntısının Arife Günü adlı öyküdeki OSYDHOGY kısaltması olduğunu söylemeliyim. Etkili bir girişle başlayan öykü okurun ilgisini diri tutmak, öyküye derinlik katmak için atılan çengellerin bir kısmının -okur yok sayılarak- boşa çıkarılmasıyla etkileyiciliğini yitiriyor. Örneğin, öyküde yukarıda söz ettiğim kısaltmayla karşılaştığında hemen anlayıveriyor okur aynı ayrıntıyla tekrar karşılaşacağını. İlerleyen bölümlerde bu kısaltmanın öykü anlatıcısının satın aldığı CD’nin üzerinde de yazıyor olduğunun okura hatırlatılması yetmiyor bir de CD satıcısının “O değil albümün üzerindeki bu harfler hangi manaya geliyor onu kimse çözemedi” cümlesiyle iyiden iyiye okurun gözüne sokularak başta atılan çengel boşa çıkarılıyor.

Sel Yayınları’nın bastığı Yükşehir’in editörlüğünü Murat Uyurkulak ve Öykü Özçinik yapmış. Son dönemde büyük yayınevlerinin ilk kitabını yayınlayan öykücülere yer açması sevindirici. Dünyanın bir cinnetin eşiğinde dolanıp durduğu bu kötü günlerde, üzerimize masum insan ve çocuk cesetleri yağarken edebiyat umut etmenin, insanı anlamanın, yaşama sahip çıkma becerisini yitirmemenin alçak gönüllü bir yolu oluveriyor.  Şehirlerin hepimizin sırtında ağır bir yük olduğu modern dünyada Yükşehir iç burkan hikâyelerin arasına saçılmış içten insanlık halleri ve iyimserlik pırıltılarıyla okurun içine dokunmaya aday. Daha ilk kitapta bizi kendine bağlamayı başaran Özgür Çakır’ın yeni öykülerini sabırsızlıkla bekleyeceğiz.

YÜKŞEHİR, Özgür Çakır, Sel Yayınları, 2015

Usul Akan Su: Munro (Şenay Eroğlu AKSOY)

Alice Munro uzun öyküler yazıyor. Bir cümle ya da paragrafı etkili kılmak, o cümle ya da paragrafı kurmacanın gerçekliğine sımsıkı bağlamak için yazılmış onlarca sayfa. Ne kaybeder ki daha kısa olsa, sorusuna verdiğiniz yanıt Munro’nun kalemini, onunla aynı yola düşmüş olanlardan ayıran, onu biricikleştiren şey oluyor. Nerdeyse hemen her öyküsüne kahramanlarından birinin adıyla, birden, giriş yapıyor Munro. Okuru hazırlamadan, bir girizgâha gereksinim duymadan yapıyor bunu. Kurmaca metinler için okuru metnin dışına savurma ihtimali olan bu yöntem onun için özenle yinelenen bir seremoni sanki. Öykülerinde yer alan insanlar genellikle gündelik yaşamın içinde hemen fark edeceğiniz, ilk bakışta göze çarpan kişilikler değil, ama anlatmayı tercih ettiği hikâyeler çoğunlukla ayrıksı, kederli, sinsice tercihlerle, yüzleşmelerle, tükenişlerle, yalanlarla dolu insan aklının sıçramalı anları.

Munro okumak berrak bir suya eğilmek, usul akan suyun içinde dipteki çakıl taşlarına bakmak, o çakıl taşlarının yalnızca kendilerine dayanan hikâyelerini dinlemek gibi… Ondan dinlediğiniz ışıltısıyla göz kamaştıran salınışların sahibi hayatlar değil, yaşamın içinde usulca, çekingen, geride akıp giden, başkalığını o ıssızlığa armağan edenler; kadınlar, çocuklar çoğunluk. Zihnimde berrak su algısı yaratan Munro’nun dili, anlatım biçimi belki de… O, anlatmak istediği “kesikleri” uzun bir ön anlatıyla besliyor, adeta metni bu ön anlatıda var ediyor.

Yazının girişinde söz ettiğimiz uzunluğun karşılığı tam da bu bana kalırsa. Bazı Kadınlar adlı kitabının ilk öyküsü Boyutlar, kocası tarafından üç çocuğu öldürülen bir kadının kendi içine gizli, bağımlılığa varan ilişkisini anlatıyor.

Kocasıyla kavga ettikten sonra bir geceliğine evden uzaklaşıp arkadaşında kalan öykü kahramanı sabaha evine döndüğünde çocuklarının cesetleriyle karşılaşır. Kocaya yaptığının nedeni sorulduğunda “onları ıstıraptan kurtardığını” söyler, adamın söz ettiği “annelerinin onları terk etmesinin yol açtığı ıstırap”tır.

Kocası tutuklandıktan sonra da onu görmeye devam eden kadın, bu davranışıyla okuru şaşırtmaz. Yazar, kahramanını öyle ustaca çizer ki kadının, çocuklarını öldüren adamı hapiste yatarken bile düzenli olarak ziyaret etmesi okur tarafından şaşırtıcı bulunmaz. Ama Munro bu… Okur, kadının edilgen tavırlarına ikna olmuşken öykünün sonu şaşırtıcı bir sapağı işaret eden bir olayla noktalanıverir.

Munro’nun öyküleri beklenmedik odak değişiklikleriyle ilerler çoğunluk, öykünün yarısında hikâyesine tanıklık ettiğiniz karakter birden kenarda bırakılır ve öyküye beklenmedik anda giren yeni karakterin hikâyesi merkeze çekilebilir. Okur bu değişimi ancak öykü bittikten sonra fark eder. Bir yönüyle var ettiklerini, tam karşıtı üzerinden de anlatmayı tercih eder Munro, böylece kurduğu metin daha geniş bir alanda yankılandığı gibi, yazar da taraf olmaktan kurtulmuştur.

Bu anlatım biçimiyle de gerçeğe bir adım daha yakınlaşmış olur onun metni, yaşam da tüm karşıtlıkları içinde barındırmakta değil midir çoğu zaman? Yüzeyde akıp gidenler değil, derinler ilgilendirir onu. Öykü kişiliklerini okurun gözünde sahici kılacak ayrıntı, davranış ve sözleri ustalıkla kurar, anlatmaz, verilen ayrıntılarla kurmacanın sahiciliğini yaratır. Ama yine de bir yazar için pek tercih edilesi şeylerden olmasa gerek, yaratmak istediğiniz duyguya adım adım yürüyen metni, karşıtlıklarla menzilinden saptırmak. Ama o yapar bunu.

Yüz adlı öyküde baba ve yüzünün sağ tarafı yaygın şekilde doğum lekesiyle kaplı oğul arasında bir çatışma yaratır ve okuru oğuldan yana olmaya ikna eder. Bu çatışmayla başlayan öykü, babanın neredeyse daha öykünün başında aniden ölümüyle alaşağı edilir. Öyle uzun uzadıya anlatmaz babanın ölümünü, yalnızca bir cümlede yapar bunu. Yüzündeki lekeden dolayı oğlundan nefret eden baba ve oğluyla daha sağlıklı ilişki kuran anne arasında bir tercih yapması beklenen okur birden ortada kalır. 

Her duygunun uçlarda yankılanmasıyla ortaya çıkan yaralayıcı durumları anlatmak istemektedir belki de yazar. İnsan dediğinizin içinde onlarca karşıtlığı aynı anda taşıyan, kendine bile bilinmez bir varlık olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Ama yine de babanın ölümüyle okurun koştuğu yol değişiverir, ustalıksa sonrasının nasıl kurulduğundadır. Öykü bittiğinde başlangıçta yazarın işaret ettiği noktanın çok uzağındadır okur. Zayıf olanın da zalimleşebileceğini, öğrenilmiş bir iyilik duygusunun nasıl da yanıltıcı olabileceğini, gerçeğin çoğunlukla saf doğrunun uzağında bir yerlere düştüğünü deneyimler okur.

Kanadalı eleştirmenlerin bizim Çehov’umuz diye tanımladıkları Munro 2013 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi. 1931 doğumlu olan yazar daha pek çok sayıda uluslararası önemli ödül de almıştır. Kendi ülkesi dışında birçok okurla da buluşmayı başaran yazar onunla yapılan bir söyleşide yazın macerasını şöyle anlatır: “Yıllarca alıştırma olsun diye öykü yazdığımı sandım, roman yazmak için yavaş yavaş kendimi geliştirdiğimi düşündüm. Sonra elimden gelenin bu kadar olduğunu fark ettim ve başlangıçta teselli ödülü olarak gördüğüm öykülerde ustalaştım.” Bunca alçakgönüllü bir bakışla yaratılan bir öykü dünyası var karşımızda, yıllardır okunan ve okunmaya devam edilecek olan bir öykü dünyası. Kitaplarının durduğu yükseğe rağmen kendini yalın bir bakışta eğleyen Munro’ya ne demeli? Yazmak bizi değil ruhlarımızı yükseltir, o da nadiren, diyen Munro hayranı dostumun söylediği gibi ruhu ve kalemi “yüksek” inceliklerle dolu bir yazara… Munro’ya…

Çocuk Gözüyle Diktatörlük (Şenay Eroğlu AKSOY)

Alejandro Zambra’nın Türkçe’deki ikinci kitabı “Eve Dönmenin Yolları” Latin Amerika Edebiyatı’nın yenilikçi örneklerinden. 1975 Şili doğumlu yazar derinlikli gözlem gücüne dayalı aforizmalar ve duru bir anlatımla kuruyor romanını. Zambra’nın kalemindeki şaşırtıcı yanlardan biri, çoğu yetişkinin kaybetmiş olduğu çocuk bakışını, yenilikçi bir tutumla romanına sindirmiş olması. İnsanoğlunun, izlerini geriye kalan yaşamı boyunca yakıcı bir şekilde taşıdığı çocukluk dönemi, edebiyatçılar için de zengin bir alan oluşturuyor. Zambra’yı diğer yazarlardan ayıransa kitabın kimi bölümlerini bir çocuğun gözünden anlatırken, yetişkin anlatıcıların yer aldığı diğer bölümleri de aynı arınmışlıkla aktarmayı, nahif soyutlamalar yapmayı sürdürebilmiş olması. Dört bölümden oluşan kitap sıradanın içinde gizli çapraşıklıkları sıçramalı bir kurguyla anlatıyor. Edebiyatın kendisine kattıkları ve unutamadığı kitaplardan alıntılarla harmanlayarak, adeta bir metni hem varoluşsal, hem yenilikçi bir toplumsal bakışla daha da geniş alana yayıyor Zambra. Yaşadığı ülkenin tarihine, kadın-erkek ilişkilerine, yazma edimine kısacık romanı içinde okuru şaşırtan duru bir üslupla yer veriyor. Kitabın bölüm adları bile bu bakışın izlerini taşıyor: Yardımcı Roller; Ana-baba Edebiyatı; Çocukların Edebiyatı; Biz İyiyiz.

“Bir keresinde kayboldum. Altı ya da yedi yaşındaydım. Aklım başka yere gitmişti, birden annemle babamı kaybettim. Korktum ama sonra yolumu buldum ve eve onlardan önce vardım- ümitsizlik içinde beni arıyorlardı. Ama bence o akşamüstü asıl onlar kaybolmuştu. Çünkü ben eve dönmeyi biliyordum ama onlar bilmiyordu…” paragrafıyla açılan birinci bölüm dokuz yaşında bir çocuğun mahallelerinde yalnız yaşayan komşularını, bir arkadaşının telkiniyle, gözetleme görevine soyunmasıyla açılıyor. Birinci bölümde okura gizemli bir havayla tanıştırılan yalnız komşunun, aslında Şili’nin karanlık Pinochet diktatörlüğü dönemiyle bağlaşık hikâyesi, ilerleyen sayfalarda tamamlanıyor. İlk bölümdeki anlatımın kitabın tamamında ustalıkla sürdürülmesi “Eve Dönmenin Yolları”nı bir çocuk kitabı nahifliğinden kurtarırken Zambra’nın romanını bu incelikli bakış üzerine kurduğunu düşündürüyor. Diğer bölümlerdeki anlatıcıların kimi toplumsal dayatmalardan soyunmuş, görece daha özgür bir yaşam sürüyor olması da kitaba yenilikçi bir tat katarken, Pinochet dönemi sınıfsal değerlendirmelerden uzak, apolitik karakterler ve çocukların gözünden aktarılıyor. Böylece farklı tanıklıkları da deneyimliyor okur. Kimi karanlık dönemlerin “taraf” olmayanların üstünde nasıl yankılandığını, onların payına da bu soğuk, ait olamayan tanıklıkların düştüğü hissettiriliyor. Şili Halkı’nın belleğinde derin izler bırakan acılar bugüne dek deneyimleri dikkat çekici bulunmamış, hatta sessizlikleriyle acıyı yaratanlara ortaklık ettiği düşünülenlerin gözünden, yeniden hatırlatılıyor. Zambra’nın şaşırtıcı ve yenilikçi yanlarından biri de acıdan payını alanlarla, yaşananlara uzaktan tanıklık edenleri iyi düşünülmüş bir bakışla birleştiriyor olması. Bir de çocukların tanıklıkları var ki ince bir sızı yaratıyor okurun kalbinde. “…Yedi sekiz yaşlarındayken öbür kızlarla bahçede saklambaç oynuyormuş. Geç olmuş, eve girme vakti gelmiş, büyükler onları çağırmış, kızlar şimdi geliyoruz demişler… Birden bir süredir kimsenin seslenmediğini ve gecenin iyice bastırdığını fark etmişler. Kızlara ders vermek için büyüklerin uzaktan izlediklerini düşünmüşler, şimdi de büyükler saklambaç oynuyormuş. Ama hayır. Eme eve girdiğinde babasının arkadaşlarının ağladığını görmüş, annesiyse koltuğa yapışmış şekilde belirsiz bir yere bakıyormuş. Radyodan haberleri dinliyorlarmış. Bir baskından bahsediliyormuş. Ölülerden, daha da fazla ölülerden bahsediliyormuş. Hep böyle oluyordu demişti Eme… Biz çocuklar o kadar da önemli olmadığımızı anlıyorduk… Büyükler öldürürken ya da ölürken biz bir köşede resim yapıyorduk. Ülke paramparça olurken biz konuşmayı, yürümeyi, peçeteleri katlayarak kayık yapmayı öğreniyorduk. Roman örülürken biz yok olmak için saklambaç oynuyorduk.”

Okur bir yandan Şili’nin tarihinde izler bırakan kimi olaylara tanıklık ederken bir yandan postmodern bir kurguyla romanın yazılışına ortak ediliyor. Yazar anlatıcının kendi yaşamıyla paralel, yazma sürecine odaklandığı ikinci bölüm daha çok anlatıcının karısı Eme’yle tamamlanamamış, yarım aşk ilişkisine odaklanıyor. Aileden, okula kimi kurumları da incelikle eleştiren Zambra bunu da kendince yapıyor elbet. Okura kabul gören bakışı hatırlatıp onun altını kendince çizdikten sonra, gösterdiğini yıkıveriyor Zambra. Naif bir yaklaşımı çarpıcı sonlara bağlamakta usta bir yazar var karşımızda. Kendine has bir anlatım tarzıyla yepyeni tatlar yaratmayı başaran bir genç yazar.

“Eve Dönmenin Yolları” bizi kuşatanlara içerden ve dışardan bakmayı başararak köklü Latin edebiyat geleneğine yeni bir soluk getiriyor. 2010 yılında Granta’nın İspanyolca yazan en iyi yirmi iki romancı arasında gösterdiği, kahramanına

“…Yazmış olmaktansa yazıyor olmayı tercih ediyorum. Orada kalmayı, o zaman içinde yaşamayı, o yıllarda var olmayı, muğlak görüntüleri uzun uzun takip etmeyi ve özenle gözden geçirmeyi tercih ediyorum. Onlara kötü gözle bakmak, ama bakmak. Orada kalmak, izleyerek…” dedirten Zambra incelikle izi sürülecek yazarlar arasında, bu adı unutmamalı, unutturmamalı…

EVE DÖNMENİN YOLLARI, Alejandro Zambra, Çev. Çiğdem Öztürk, Notos Kitap, 2013.

Japonya’nın Usta Kalemiyle Bugünü Kucaklamak (Şenay EROĞLU AKSOY)

Cuniçiro Tanizaki, Uzakdoğu rüzgârını yaşadığı kültüre yaslanarak, şaşırtıcı öykü kişileriyle okura taşıyor. Seçimlerini saplantıya dönüştüren başat kahramanları, gerilim yüklü bir atmosfer ışığında etkileyici kılıyor. Yazarın Poe’dan etkilenmiş olduğunu bilmekse kaleminin beslendiği damarları kavramamıza, yürüdüğü yenilikçi yolu seçerken kimlere eğilip, hangi metinlerin satır aralarında durakladığını anlamamıza yardımcı oluyor.

Tanizaki’nin beş öyküden oluşan kitabı kısa ve uzun öykülerin yan yana sunulduğu hoş bir bileşim. Kitaptaki kimi öykülerin 1900’lü yılların başlarında yazılmış olması yazarın “kalıcılık” eşiğini çoktan atladığının bir göstergesi. Çocuklar adlı öykünün de bu tarihlerde yazıldığını düşünürsek, Tanizaki’nin cesurca yeni okumalar yaptığını söyleyebiliriz. Çocukluğun güzellendiği bir edebi algılayış biçimine itiraz, bir yeniden yorumlamadır onun öyküsü. Farklı sosyal sınıflardan gelen çocukların, oyun oynarken bile kendilerine dayatılan rolleri tutkuyla sahiplenip korkusuzca açık ettiklerini gösterir. Her oyunda biraz daha acımasızlaşan zengin çocuğu, zengin çocuğa, yine onun çizdiği sınırlar içinde, kendi yöntemleriyle oyun arkadaşlığı eden seyisin oğlu, öykü anlatıcısı ve zengin çocuğun üvey ablası. - metresten olan abla- Bu üç çocuk arasında sadizmin sınırlarında oynanan oyunlar ve hepsinin de bu şaşırtıcı paylaşımdan anlam veremedikleri bir keyif alması… Çocuklar arasında geçen şiddet vurgusuyla Sineklerin Tanrısı adlı romanı anımsatsa da William Golding’e kıyasla Tanizaki metnine daha mesafeli bir yerde durmaktadır. Golding iktidar olgusunu sağlam bir önerme olarak okura iletirken, Tanizaki insanı merkeze taşıyarak, dört çocuğa da eşit mesafede durup okuru boşlukları doldurmaya çağıracaktır. Gerilimin alttan alta işlendiği öykü farklı bileşenleri de bir zenginlik olarak içinde barındırır. Malikânede canavarlaşan zengin çocuğun okuldaki silik kişiliği; ablanın erkek çocuklarla iktidar mücadelesine girişmesi; kahramanların, aralarındaki sosyal ve sınıfsal farkındalığı hiç unutmadan, çocuk dünyasında varlık göstermeye çalışmaları vb.

Kitabın en uzun öyküsü Sazende Şunkin’dir. Şişirilmiş bir egoya sahip Şunkin ve onun hizmetkârı Sasuke’nin tuhaf ilişkisidir öykü konusu edilen. Kör efendisine hastalıklı duygularla bağlanan hizmetkâr Sasuke, Şunkin’i anlayabilmek için kendi gözlerini kör edecek kadar ileri gidecektir. Tanımlanması zor, ayrıksı bir ilişkidir onların arasındaki de… Her zaman beraber olmaları, cinsel ilişkide bulunmaları, bir çocuk sahibi olmaları- ki çocuk Şunkin’in isteğiyle doğumun ardından evlatlık verilir-aynı evde yaşamalarına rağmen aralarında eşitleyici bir ilişki kurulmaz/kurulamaz. Ölüm ânına kadar efendi- hizmetkâr olarak devam eden ilişki öykü kahramanları tarafından sorgulanmaz. Okuru rahatsız eden hiçbir şey öykü kahramanlarınca fark edilmez, sorgulanmaz.

Tanizaki öyküleri çizgidışı kişiliklerin başat rollerde yer aldığı anlatılardan oluşur. Dövme yaparak yaşamını kazanan delikanlının, güzelliğine hayran olduğu genç kızın bedenini tutkuyla işlemesi, “oburlukları yüzünden bütün yıl koca bir göbekle dolaşmak zorunda kalan” Ağzının Tadını Bilenler Kulübü ve Konfüçyüs’ü bile şaşırtan kraliçe…

Tanizaki öykülerini kendi dilinde biricik yemek, müzik aleti, yöresel bebek adlarıyla zenginleştirerek okurun ilgisini artırır.

Yıllar önce yazılmış Sazende Şunkin çağının çok önünde konu seçimi ve cesur çıkışlarıyla yılları kucaklayan bir yüksekten, sapasağlam bir duruşla okuru kucaklar. Japon Edebiyatının aykırı, usta kalemi Tanizaki’ye bir de öykünün büyülü penceresinden bakmaya ne dersiniz?

Sazende Şunkin, Cuniçiro Tanizaki, Can Yayınları

Kalem Ortaklığına Soyunanlar: Öykücü Kadınlar (Şenay Eroğlu AKSOY)

“Sen, kâğıdın sesine fütursuzca kulak kabartan okur… Bilmelisin ki bu satırların yazarı bir kadındır. Elinde tuttuğun sayfaya kalemin koyduğu işaretler, bir kadının avaz avaz bağıran avuçlarından kaynıyor. Okuyup yazmak sırrı şeyhlere aitken kaleme el sürdüğüm için suçluyum. Fakat ilk değil bu. Yıllardır, çocuklarımın uyuduğu odadan kaçıp ay ışığında masallar örüyorum. Çünkü doğduğum günden beri öykülerden masallardan başka bir şey yok aklımda. İnan bana, o kuytuya nasıl sızdıklarını bilmiyorum.” (Ayşegül Çelik, Kâğıt Gemiler, YKY, 2011. )

Öykü, sözcüklere taze bir soluk üfürerek gerçeği bozup yeniden kurmaksa, kalemin sesi, yazarı kendi yapan deneyimler toplamından hareketle işleyecektir orada. Bu ses kişisel ya da toplumsal tarihteki travmaları, içe hapsedilen çığlığı, kadınlık/erkeklik durumunu –ülkemizde kadınlık durumu çoğunluk travma sebebidir– ötekileştirilenin acısını ve daha onlarca şeyi birer birer ya da hep birlikte duyurabilir okuruna. Yazıya eğilenler, bu karmaşık dünyadan topladıklarına kendilerini ekleyerek ‘biricik’ metinlerini kurarlar. Peki, bu dünyada “…okuyup yazma sırrı şeyhlere aitken kaleme el sürenler” gecikmiş de olsa kalem ortaklığına soyunanlar, hangi sesleri duyurmakta kalemleriyle? İçine doğdukları kabuktan metinlerine neler sızmakta, bu zengin dünyada nasıl yer almakta, hangi konulara eğilmekte, dili nasıl kullanmaktalar? Yazma eyleminin cinsiyetler üstü işleyişini unutmadan, bugüne değin farklı yazılara konu edilmiş öykücü kadınlara, eşitsizliklerin sürgit tarihine not düşmek bilinciyle daha yakından bakmak, bu sınırlı alanda 2000’li yıllarda kalemleriyle ilgi çekmiş öykücü kadınlardan, onların öykü dünyasına katkılarından, geçmişten devraldıkları geleneği nasıl kuşandıklarından/kuşanmadıklarından söz etmek istiyorum.

Akıcı bir dil ve anlatımla, insanın mutsuzluğuna işaret eden Sibel K. Türker, “Atlasam mı, ölsem mi?” dedirttiği eğitimli, bunalmış kahramanına, “ne değişir hayat devam ediyor,” yanıtını verdirerek bireyin modern yaşam karşısında sıkışmışlığını, kaybolmuşluğunu hatırlattı. Ayrıntıların derine açılan kapılar olduğunu işaret eden incelikli gözlem gücüyle dikkat çekti. Aslı Tohumcu, saldırgan, karanlığı açık etme duygusuyla dolu öyküler kurdu. Okyanusun günışığı ulaşmayan en derin noktası anlamına gelen ilk kitabı Abis’te sahteliklerin gizlendiği yeri, yanımızda yöremizde salındığı halde görmezden gelinen karanlığı işaret etti. Ensest, şiddet, taciz ve eviçlerinin korkunç karabasanını kadından yana cesurca dillendirdi. 2012 yılında öğrencilerin okuma alışkanlığını artırmak için İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce başlatılan ‘Yazarlar Okulda’ projesinde yer alan Abis, pornografiye varan yüz kızartıcı cümleler içerdiği gerekçesiyle tepki çekti. Ayşe Sarısayın, ayrıntıya dayanan incelikli, nahif anlatımla sıradan yaşamlara eğildi. “Eviçlerinde sağır duvarların arasında yaşanan hiçbir şeyin örtemediği sevgisizlikler”i erkek egemen bakışın çocuklara ve kadınlara dayattığı ‘kaderi’ incelikle açık eden ağırbaşlı bir hüzünle aktardığı hikâyelerini okura ustalıkla bulaştırdı. Ayşegül Çelik, akıcı bir dille kurduğu masalsı dünyayı bugünle harmanladı. Anlatım ve dil birliğiyle birbirine ulanan öykülerinde mitolojik, dinsel efsanelerden beslenen atmosfer eşliğinde çocuk yaşta gelin olanları, cinayete berdel edilen kadınları başkahramanı kıldı. Kimi öyküleri zayıf olanın resmedilmesiyle kalmayıp (Kâğıt Gemiler) hayatı kendisinden sökülüp alınana bir çıkışı işaret eden sonlara bağlandı. Menekşe Toprak, kendisi de göçmen bir ailenin çocuğu olduğundan kitaplarında göç olgusuna sıkça yer verdi. Göçmen kılınanın/ardında kalanın eksilten, yaralayan, özlem dolu içe kapanmalarını dillendirdi “... Dedesi o gün, arkasından incecik, beyaz bir çizgi bırakarak yol alan gökyüzündeki bir uçağın sesini duyduğunda, bak kızım bak, annenle baban tayyarenin içindeler şimdi, Almanya’ya gidiyorlar, diyor buruk, sevecen bir sesle…” Yalnızlığı, kimlik ve cinsellik konularını kadın bedeninden özgürce söz ederek öykülerine taşıdı. Birgül Oğuz, ilk kitabı Fasulyenin Bildiği’nde yalın fakat derinlikli anlatımıyla ilgi çekti. Beş yıl sonra yayımladığı ikinci kitabı Hah’ta kurduğu ardıl öykülerle, yenilikçi bir edebiyat anlayışı kuşandı. Ritmik, ayrıksı dil, gerçeküstü öğelerle desteklenen kesintili anlatım bütünlüklü bir öykü dünyasının habercisiydi. Seray Şahiner, bugüne değin öykülere konu edilmemiş kadın dünyasına ait mekânları metinlerine taşıdı. Mizahi, sıcak anlatımıyla canlı karakterler oluşturdu. Sokağı, sokağın dilini ustaca gözlemlerle aktardı. Kitap adları bile kadın dünyasını işaret ediyordu. Feryal Tilmaç, kimi politik olaylara göndermeler yapan, grotesk öğeler taşıyan, biçim ve dil arayışı içindeki metinlerinde, yoksunluk ve kırgınlıklara, çoğunluk, kadın dünyasından baktı. Yazma edimi merak konusu, yakından bakılması gerekendi onun kaleminde, baktı da: “…Hikâye yanı başındaki karanlıkta kımıldanıyor. Gün geçtikçe semiriyor. Onu cümle cümle bu yana çekeceksin. Bir taşı fazlalıklarından kurtarıp heykeli ortaya çıkarmaktan ne farkı var?” Hatice Meryem, kadınlık durumunu cesur, mizahi bir anlatımla öykülerine taşıdı. Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun, adlı kitabında kocalarının ruh durumuna, mesleklerine, genç ya da yaşlılıklarına göre kadınlara çizilen yaşamları yeni, gerçekçi ve eğlenceli bir bakışla aktardı. “Ben bir tornacının karısı olsaydım eğer… Yatak yorgan demir kokardı, soğuk soğuk. Evliliğimizin ilk yıllarında bir türlü alışamazdım bu cevhere… Ben bir cücenin karısı olsaydım eğer… Ona vurgun olurdum muhakkak… Ben bir imamın karısı olsaydım…” diye başlayan öyküler kurdu. Şule Gürbüz, kendi içine çoğalan bir anlatım ve etkili bir dille insana, zamana bir duygunun izinden yürüyerek farklı bir pencereden baktı. Pelin Buzluk, Deli Bal adlı kitabında çizgidışı insanların karanlığını sarsıcı, cesur kurgularla işlerken, ikinci kitabı Kanatları Ölü Açıklığında’da söylencelere yaslanan, atmosferi güçlü öyküler kurdu. Berna Durmaz, masalsı, akıcı anlatımıyla; Sine Ergün, kırılma anlarını, sarsıcı sonlara bağlayan kısacık öyküleriyle; Fadime Uslu, sinematografik anlatımıyla; Şule Öncü, egemen olana varoluşun reddedilemez çığlığıyla cesur, yeraltı edebiyatına selam verecek denli özgür öyküleriyle; Gamze Güller, özenli dili ve sıcak anlatımıyla dikkat çekti. Suzan Bilgen Özgün, Sofya Kurban, Dilek Emir, İrem Karabaş, Neslihan Önderoğlu, Hande Gündüz, Ayşe Başak Kaban ve Aysun Sezer daha ilk kitaplarıyla bu tarihe adları düşenlerdendi.

2000’li yıllarda ilk kitaplarını yayımlayarak bu dünyada var olan öykücü kadınlardan kimileri dil ve biçim arayışında cesur, kadın bedeni ve cinselliği konusunda oto sansürü kaldıran, özgür arayışlar içindeydiler. Doğal olarak konu seçimi, anlatım ve dil kullanımında, renkliliği çoğaltan farklılıklar görülse de bir sistem sorunu olarak kadınlık durumu hemen her öykücünün metnine az ya da çok sızmakta, ötekileştirilene ses olma çabası görülmektedir. Bu öykücüler, insanı/yaşamı anlatma uğraşını sürmekteyken, erkek egemen bakışın irili ufaklı ellerle üzerlerine doğrulttuğu silahla kimi zaman durdurulsalar da daha geniş bahçelere açılma, kendi olma çabaları, sözcüklerin yoldaşlığıyla, sürmektedir.

Echenoz ve Çek Lokomotifi (Şenay Eroğlu AKSOY)

Mario Vargas Llosa denemelerini topladığı “Genç Bir Romancıya Mektuplar” adlı kitabında “…Temel ve biçim arasındaki ayrım yapaydır, yalnızca betimsel ve analitik sebeplerle kabul edilebilir ve gerçeklerle asla örtüşmez, zira bir romanda anlatılanlar anlatım tarzından bağımsız olarak değerlendirilemez. Tarz öyküyü inanılır veya inanılmaz, hisli veya gülünç, komik veya dramatik kılar” der. Jean Echenoz’un Çek koşucu -dünya tarihindeki adıyla Çek Lokomotifi- Emil Zatopek’in hayatını anlattığı “Koşmak” adlı kitabını okurun zihninde ayrıcalıklı kılan tam da Llosa’nın sözünü ettiği şey; üsluptur. Yayınevinin tür adlandırmasında ”anlatı” olarak sınıflandırılan kitap Echenoz’un kendine has, ironik üslubuyla benzerleri arasında özel bir yere çekiliverir. İyi bir romancı olduğunu bildiğimiz yazar “Koşmak”ı neden kurmaca bir metin olarak kaleme almamıştır? Sanırım onun da üzerinde kafa yorduğu bir sorudur bu. Yine de Zatopek’in hayatını “anlatı” sınırlarından taşırarak, kurduğu üslupla daha da geniş bir alanda var eder Echenoz. Genç bir fabrika işçisinin yeteneğini umulmadık şekilde fark ederek dünya tarihine kazıdığı yaşam öyküsü, elbette benzerleri arasında dikkat çekici görünmektedir. Yoksulluğun kol gezdiği bir hayattan üst üste rekorlar kıran bir dünya şampiyonu çıkarmak kolay iş midir? Ama yaşam imkânsız olanda filizlenip umutları tazelemeyi de beceremiyorsa, tutunacak ne kalır geriye? Şaşıracak, olmaz denileni alaşağı edecek inanç nasıl yeşerir diğerlerinde?

“Meslek okulunda yatılı okuyor ve kauçuk bölümünde, basit bir işte çalışıyor; burası öyle kötü kokuyor ki herkes uzak durmayı tercih ediyor. İlk başta onu yerleştirdikleri atölye, her gün iki bin iki yüz kauçuk tabanlı spor ayakkabısı üretiyor ve Emil’in ilk işi, dişli törpüyle bu tabanları düzeltmekti. Ama iş yükü korkutucu, hava solunamaz, çalışma hızı çok fazlaydı, en küçük hata cezalandırılırdı, küçücük bir gecikme zaten cılız olan maaşından kesilirdi...”

Ayakkabı Fabrikasından Yarışlara

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Alman işgalindeki Çekoslovakya’nın, Echenoz’un ironik üslubuyla parça parça çizildiği resimle açılır kitap. Emil’in çalıştığı ayakkabı firması Bata’nın, reklam amaçlı, her yıl düzenlediği koşu yarışı -o göremese de- hayatının yol ayrımıdır. Etrafındaki insanların çoğu gibi yaşamsal ihtiyaçlarla ilgili görünen bu yoksul genç, sporu sevmemekte, bedensel idmanları vakit kaybı, boş masraf olarak görmektedir. Hatta katılmak zorunda olduğu bu ilk yarışa dâhil olmamak için hasta numarası bile yapar fakat işe yaramaz. İkinci koşu denemesi Almanların düzenlediği bir yarıştır ve sonuçlarıyla tam da yukarıda bahsettiğimiz şeye, umuda işaret etmektedir. Koşucuların çoğunun Alman olduğu bu yarışta Emil’in de aralarında olduğu kadidi çıkmış hırpani bir Çek güruhu yarışmaktadır ve Emil farkında olmadan, arileri kızdırarak yarışta ikinci gelir. Bu yarıştan sonra dikkatleri çeker ve ısrarlara hayır diyemediğinden koşmaya başlar. Tutkulu, hırslı değildir Echenoz’un var ettiği Emil… Zorunlu olarak katıldığı yarışta koşmayı ilgi çekici bulduğunu fark eden, ödülün yağlı ekmek, bir elma olduğu yarışlara katılan, nefesini tutarak ne kadar koşacağını öğrenmek isteyen, ikinci sınıf trenlerde yolculuk ettikten sonra rekor kıran ama bunların hepsini sıradan işlermiş gibi yapan sıska, şaşılası bir adamdır.

Albaylıktan Arşivciliğe

Alman işgalinin sona ermesinin ardından, Çekoslovakya’da rejim değişir, komünizm ilan edilir, Emil orduya alınır. Üst üste kırdığı dünya rekorlarıyla partinin ve ordunun propaganda malzemesi oluverir. Tüm dünyayı, kendinden önceki koşu tekniklerini altüst ederek kazandığı altın madalyalarla şaşırtan Çek Lokomotifi’nin yaşamı, değişen ülke koşullarıyla paralel değişmektedir. Echenoz, Zatopek’in yaşamını aktarırken bir yandan da değişen politik koşulları onun kaderini daha iyi kavramamızı sağlayacak bir renklilikle aktarır.

Dupçek’in özgürlükçü reformlarının ardından Sovyetler Birliği’nin Prag işgaline albay üniformasını giyip tankların önüne dikilerek karşı koyan Zatopek, partinin gözünden düşer. Ordudan atılır, yedi yıl uranyum madenlerinde çalıştırılıp arşivcilik yaptırılır. Yaşadıklarını, İngiliz rakibi Gordon Pirie’ye göre “dünyanın en neşeli ve keyifli insanı” Zatopek şöyle yorumlar:

“Olsun, arşivcilikten ötesine layık değilmişim demek.”

Herkes kollarla koşulduğunu söylerken, kollarını rastgele sallayan; akademik klişelerden ve kazanma kaygısından uzak; omuzlarının arasına gömülüp hep aynı yöne eğilmiş boynu; acı çekiyormuş gibi görünen yüzü ve tüm dünya tarihini altüst eden koşu teknikleriyle Echenoz’un kaleminden Zatopek’le tanışmak yeni iz sürmelere çağrı; bu şaşılası yazar ve koşucuya daha yakından bakma isteğidir. Keyifle.

KOŞMAK, Jean Echenoz, Çev: Mehmet Emin Özcan, Helikopter Yayınları, 2012.

Öykünün Genç Sesi (Şenay Eroğlu AKSOY)

2010 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazanan Pelin Buzluk’ un yeni kitabı, Deli Bal’ın ikinci baskısıyla eşzamanlı olarak okurla buluştu.

Can Yayınları tarafından basılan Kanatları Ölü Açıklığında on üç öyküden oluşuyor. Buzluk, ilk kitabında kurduğu sarsıcı üslubu serinkanlı bir anlatı evrenine taşıyor Kanatları Ölü Açıklığında’ da. Kahramanlarını cesurca, çoğunluğun görünür kılmaya çalıştıklarına inat insanın karanlığında gezdiriyor. Farklı coğrafyalarda, gerçeküstü kurgu dünyalarında gezinirken söylencelere yaslanıyor. Kimi öykülerinde- Saklambaç - hikâyeyle başat yürüyerek kuruyor atmosferi; korunaklı bir kuyu yaratarak, anti militarist bir ninni söylüyor. Yaralayıcı, kıyıcı duygulara işaret ediyor. “Kayıplarımız”ın hiç dinmeyen acısını sesliyor.

Kanatları Ölü Açıklığında Yorgancı Yorgo’nun oğlu İbrahim’in kederli hikâyesiyle açılıyor. Babasının ölümü ardından, öykü anlatıcısının ailesi tarafından sahiplenilen, okura kendini anlatacak bir cümle bile kurmadan, başı önde yitip giden İbrahim’in hikâyesi. Öykü döngüsel bir anlatımla adım adım bütünleniyor. Anlatıcının soğukkanlı aktarımıyla babasız bir çocuğun ”İbrahim Dağı”nda yitişine tanıklık ediyoruz. Ne trajik ki içinde kahramanımızın yittiği yer onun adıyla anılır oluyor: İbrahim Dağı. Babam onu eve getirdiğinde ben sekiz yaşındaydım. Abim on dört. Ufaklıklar altı ve dört. Kızlar on beş ve on bir. Babam eve üzgün gelmişti. İçeri girince kapıyı örtmeye davranırken geride onu görmüştük.” İbo gir içeri,” demişti babam. “Kardeşinizdir. Aranıza alın. Oynayın. Yer verin.” Geldiği gün kızlar arka avluda yıkadılar onu. Bir yandan tasla sabunla vuruyorlardı kafasına. Niyetleri iyi ya da kötü değildi. Niyetsizdiler… Evin çocuklarındaki bu niyet (sizlik) İbrahim’in yitişine kadar sürüp gidiyor.

Buzluk’ un kalemi nahif söyleyişlerden uzak, cesur, kimi yerlerde saldırgan. İbrahim Dağı bir yanıyla kıskançlık gibi sıradan duyguların hepimizin içinde olan kıyıcı karanlığa doğru yol alabileceğini gösterirken; bir yanıyla “İçinde yetimlerin beslendiği evler”i kutsayan yutturmalık bakışa, sarsıcı bir itiraz sanki.

Olağanı anlatmak istemeyen bir yazar

Kanatları Ölü Açıklığında’ da yer alan öyküler, farklı coğrafyalara, çizgidışı yaşamlara uzanıyor. Bir öyküde Hindistan’da ölü yakarak geçimini sağlayan kahramanın, yaşamını değiştirme, yeni yollara çıkma arzusuna ortak olurken; bir başka öyküde zengin evinin duvarında açılan küçük oyukta yaşamını sürdüren bir evsizle tanışıyor; bir diğerinde ise kopuk bir parmağın sahibini bulabilmek için Pakistan’a giden bir esrikle yol alıyoruz. Buzluk, yaşamın içinden seçtiklerini Kanatsız adlı öyküde olduğu gibi sokakların yasaklı, balkonların sokak yerini aldığı gerçeküstü kurmaca dünyalar kurarak anlatılıyor. Okura sonu bilinen hikâyeler anlatmak yerine güçlü bir atmosfer kurarak metnini var etmeyi seçiyor. Kasap Havası adlı öykü ise kahramanımız Asiye’nin bindiği minibüsün, yoğun kar yağışı nedeniyle Dikmen yokuşuna çıkamamasıyla başlıyor. Minibüsten yokuş başında indirilen yolcuların kar oyunlarındaki çocuksu neşesine ortak ediliyor okur. Bu çocuksu neşe Asiye’nin ısınmak için bir kasap dükkânına girişiyle gerilimli bir mecraya doğru evriliyor. Dükkân sahibiyle kahramanımız arasında geçen kafa karıştırıcı diyalog, içerinin sıcaklığı Asiye’nin âdeta dışardaki kar gibi gevşeyerek kendini bırakmasına neden olurken, boynundaki ipe astığı kuş ve tavşan ölüleriyle içeri giren adam, var olan gerilimi iyiden iyiye artırıyor. Asiye’nin adama “Uzun ölürler mi?” sorusuyla gerilim dozu artan öykü, kapanışta aynı sorunun boşluğa asılı bırakılmasıyla okuru oyuna dâhil ediyor. Asiye’nin sonunu hayal etmekse, ipuçlarını yazarın verdiği kurmaca dünyada kalarak, yeni aramaları gerektiriyor.

İlk kitabı Deli Bal’da saldırgan kurguları -2.9 Saniye- giyotin hızı sarsıcılığıyla okura bulaştıran Buzluk, bu defa usul usul anlatarak öykülerini okuru daha da yakınlaştırıyor çattığı dünyalara. Sarsıcı kurgulara alışkın okur yeni okumalara uzanıyor. Atmosfer kurmadaki kıvrak kalem oynatış -Puslu Bahçe, Sürek, 62 Tavşanı- ikinci kitapta çoğalarak sürüyor. Buzluk Kantları Ölü Açıklığında’da yer alan hemen her öyküde kıyıda kenarda kalmış sözcükleri, yerel söyleyişleri kullanıyor. Anlaşılıyor ki okura metni hatırlatmanın, öykünün içinden çıkıp metne dışardan bakmanın yollarından biri de bu sözcük kullanımda saklı yazara göre.

Deli Bal’la öykü okurunun aklında sarsıcı izler bırakan Buzluk, Kanatları Ölü Açıklığında’ da yeni tatlar eklemiş anlatı evrenine. Eksiltili cümlelerin, etkileyici kurgu dünyalarının eşliğinde taze bir yolculuk çağrısı Kanatları Ölü Açıklığında. Öykünün çarpıcı dünyasında yeni sesler arayanlara, keyifli okumalar.

KANATLARI ÖLÜ AÇIKLIĞINDA, Pelin Buzluk, Can Yayınları, 2012.