Wolfgang Korn'dan Çocuklara “İnsaniyetli” Kitaplar (Devrim ÇAKIR)

“Kurala uygun, alışılagelen, olağan, düzgülü, aşırılığı olmayan, uygun.” Günlük yaşamda, hele hele dünya gönlümüzce -yani ”kurala uygun” ve “alışılagelmiş bir biçimde”- dönüyorsa sık sık ve severek kullandığımız, kültür incelemeleri yapan etnologların ise ağızlarına almaktan bile kaçındıkları “normal” kavramını böyle tanımlıyor Türk Dil Kurumu. “Olağan” ve “uygun”, tamam, elbette... Ama işte, kime göre, neye göre?

Bilim muhabiri ve yazar olarak Hannover’de çalışan ve GEO, Die Zeit gibi gazete-dergiler için yazılar yazan Wolfgang Korn'un, 12 yaş üzeri çocuklar ve elbette “insaniyetine” (bir anlamda çocuk kalbine) dönüp bakmak isteyen “her yaştan gençler” için kaleme aldığı Normal Nedir?, bu kavramı bir kültür meselesi olarak ele alıyor ve “Neden bütün insanlar hem aynı hem de farklıdır?” diye soruyor.

Normal Nedir?, kutuplaşmaların ve ayrışmaların giderek derinleştiği, “bizden” olmayanın doksan dokuz köyden kovulduğu, “yabancı” düşmanlığının etkisiyle giderek içine kapanan ve sonunda farklı biçimlerde de olsa “muhafazakârlaşan” bir dünyada, çocukların normallik/anormallik durumlarına bakışını, “farklı olmak çok normal” diyerek insanî (yani “normal”) bir zemine taşımaya çalışıyor.

Farklı olanı bir tehdit ya da düşman olarak değil, büyük bir zenginlik olarak görmek gerektiğini, Grönland’dan Inuitler’e, Avusturalya’dan Guugu Yimithirr’e uzanan heyecan verici bir coğrafyada, bir tür “bütün mümkünlerin kıyısında” dolaşarak anlatan Korn, erkeklik ritüellerinden damak tadına, tabulardan korkulara, güzellik algısından aşk-evlilik geleneklerine kadar pek çok konuyu değişik coğrafyalar ekseninde değerlendiriyor. Birey ve toplum için son derece tehlikeli olabilecek “ben ve dünya” / “biz ve onlar” / “Batılılar ve Doğulular” gibi köşeli yaklaşımların (misal, aynı topluluk içinde gerçekleşen katliamlara dair üzüntülere bile şerh koyan/koyabilen “ama'lı” cümlelerin) göreceliğini ve elbette gereksizliğini ilginç örneklerle ortaya koyan Korn, “Kültürel çeşitlilik insanlık için bir tür hazinedir” diyor, “Birçok şeyin başka türlü de yapılabileceğini gösterir bize. (...) Birçok şey bizim alıştığımız tarzda halledilmek zorunda değil. (...) Her şey farklı kültürlerde tam tersi anlama sahip olabilir.”

Araştırmacıların son yıllarda farklılıklarımız kadar her yerde yaygın, “evrensel” özelliklerimizi de incelediğini belirten Korn, insanların dünyanın her yerinde -neyse ki- altı duyguyu ayırt edebildiğini söylüyor: Öfke, korku, tiksinme, şaşkınlık, sevinç ve yas. Bunlar hepimizin yüzünden okunabiliyor -ama ne yazık ki, anlaşmaya yetmiyor. Okunamayanlar için ise bir parça aklı selim, bir fiske vicdan ve biraz da empati gerekiyor.

Rengârenk masalların ve süper kahramanların ötesinde, gerçekten “derin” ve “gerekli” konulara dalan, bunları “meraklı” bir kurguyla anlatan 2009 Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü sahibi Korn, çocuklara güveniyor. Ve çocuklar biliyor: Dünya yuvarlak; ne kadar “Batı”dan bakarsanız bakın, size de bir “Doğulu” diyen çıkar... Yirmi çeşit çiçeği bir bukette görünce gülümseyip gevşemek yerine, mesela karanfile, “Hop, dur bakalım, gözünün üstünde kaşın var!” deyivermemiz, -hiç çocuk olmamışız gibi- sivrilen ve zamanla keskinleşen o köşelerimizden kaynaklanıyor.


“POLAR”DAN ROMAN MI OLUR?

Gençler için birçok araştırma kitabı kaleme alan Wolfgang Korn'un Türkçeye taşınan ikinci “ağır” çalışması, ödüllü bir “genel kültür romanı” olarak da okunabilir: “Globalleşme Üzerine Küçük Bir Öykü” alt başlığıyla sunulan ve Avusturya'da “Yılın Bilim Kitabı” (2009) ödülünü alan Polar Yeleğin Dünya Seyahati, yazarın Hannover'deki bir alışveriş merkezindeki indirimli ürünler arasından aldığı kırmızı yeleğin baş döndürücü yolculuğunu anlatıyor çocuklara.

Basra Körfezi'ndeki petrol sahalarından Bangladeş'teki tekstil fabrikalarına, Almanya'daki bir mağazadan Kanarya Adaları önlerinde batma tehlikesi geçiren bir göçmen teknesine uzanan bu yolculuğun başrolü elbette kırmızı polar yeleğe ait. Yadımcı rollerde ise Dubai petrolü, petrol zenginleri, liman işçileri, devasa petrol tankerleri, konteynırlar; çocuk yaşta, zor koşullarda, neredeyse sakız parasına çalışmak zorunda olan Bangladeşli tekstil işçisi kadınlar; Atlantik Okyanusu'nun dev dalgaları ve korsanlar; yeni bir hayat uğruna çürük çarık sandallarla okyanusu geçip Avrupa'ya ulaşmaya çalışan göçmenler ve nihayetinde -nasıl bir maceranın ardından kendisine ulaştığını bilmeden- kırmızı polar yeleğini bir tür “uğurlu eşyaya” dönüştüren yazar Korn var.

Üzerine şarap döküldüğünde bile yeleğinden vazgeçmeyen Korn, kendi isteği dışında Almanya'da kullanılmayan giysilerin toplandığı bir konteynıra gönderilen kırmızı polarını mültecilerle ilgili bir TV haberinde görünce karar verir bu yolculuğun hikâyesini yazmaya: Nasıl olmuştur da bu “uğurlu” yelek, denizin ortasındaki göçmen teknesinde, üzerinde Korn'un yeleğiyle şaşkın ve bitkin bir halde etrafına bakınıp duran o Afrikalı gencin eline geçmiştir? “Nesnelerin imal edildiği ülkeler, onların hayat hikâyelerinin bir durağı sadece. Yolculukları, hammadde kazanımından -çöplükte veya herhangi başka bir yerde- son geri dönüşümlerine kadar uzanıyor” diyor Korn: “Bu yelek Afrika'ya nasıl gitti? Nerede imal edilmişti? Hammaddeleri nereden gelmişti? Yoksul ülkelerde yüzlerce insan neden köylerini terk edip küçük sandallarla zengin ülkelere ulaşmaya çalışıyor? O ülkeler neden bu kadar yoksul? Yanıt: Globalleşme!”

Polar yeleğin sınırları aşan hikâyesini adım adım izleyen Korn, yetişkinlerin dünyasına özgü soruları/sorunları çocukların dünyasına taşırken hem son derece basit bir dil/terminoloji kullanıyor hem de dünyanın “daha şanssız” bölgelerindeki çocukların ve yetişkinlerin nasıl bir hayat sürmek zorunda kaldığını gerçekçi ve soğukkanlı bir şekilde yansıtıyor metnine. Dahası, “Öykü böyle mi bitmek zorunda?” diye de sorarak, çözüm önerilerini sıralıyor.

NORMAL NEDİR?, Wolfgang Korn, (Çev.) Saliha Nazlı Kaya, Can Çocuk, 2014.
POLAR YELEĞİN DÜNYA SEYAHATİ, Wolfgang Korn, Çev.: Saliha Nazlı Kaya, Can Çocuk, 2014.

“Kutsal” Değerler Sorgulanırken… (Özge ÖZTÜRK TOPAL)


Uykudayken herkes masumdur, savunmasızdır, bir felaket anında yok olmaya mahkûmdur.
Sevgi, aşk, güven, dostluk, aile… İnsanlığın en temel içgüdülerinden biridir, sevmek, sevilmek, benimsenmek, özlenmek… Bir gruba dâhil olmak… Aidiyet duygusu kişinin bu kaotik dünyada kendini daha güvende hissetmesine, daha mutlu ve anlamlı bir yaşam sürmesine olanak verir. Fakat kötülükler hep en yakınlardan gelir, bu yüzden tıpkı uykuda olduğumuz gibi savunmasız yakalanırız, sonuç yok edici olur. Belki de herkes aslında tek başına bu dünyada ve belki de hayat bazen gerçekten kötü.

Dublin’li yazarlar Paul Perry ve Karen Gillece’in kullandığı mahlas olan Karen Perry imzalı çıkan kitabın orijinal adı The Innocent sleep. İki yazarın ortak eseri olan ve Türkçeye “Masum Uyku” olarak çevrilen kitapta hikâye, Fas-Tanca, İrlanda-Dublin, İngiltere-Londra gibi farklı ülkelerin görkemli ve de gizemli şehirlerinde geçiyor. Beş yıla yayılan öyküyü, ana karakterler Robin ve Harry’nin ağzından dinliyoruz.

Her şey Harry’nin eşi Robin için doğum günü hazırlıkları yapmasıyla başlar. Romantik bir gece kurgulayan Harry, 3 yaşındaki oğlu Dillon’u erkenden uyutur ve Robin’den biraz gecikeceğini bildiren bir telefon alır. Heyecanını kaybetmeden hazırlıklılara devam eden Harry, doğum günü için aldığı hediyeyi şehir merkezindeki kafede unuttuğunu fark eder ve olaylar silsilesi yaşanır.
Yazar, satır aralarında ancak dikkatli bir okurun fark edebileceği işaretler veriyor

“Fırtına geliyor, havadaki tuhaf sessizlikten anlayabiliyor fırtınanın geldiğini” şeklinde olan kitabın ilk cümlesi için ilgi çekici bir girizgâh tanımı yapmak mümkün. Zira okuyucuyu ters köşeye yatıran kitabı okuma süreci de fırtına gibi bir çırpıda bitiyor ve fırtına sonrası gibi sarsılmış bir şekilde okuru düşünmeye sevk ediyor.

Yazar yalın bir dil kullanmasına rağmen satır aralarında ancak dikkatli bir okurun fark edebileceği işaretler veriyor ve sona doğru bu serüvene bir şekilde sizi ortak ettiğini anlamanızı sağlıyor. Kitabın henüz ilk sayfalarında Harry’nin oğluna uyku öncesi hazırlarken verdiği sütü anlatan “Lavabodan akan süt tozuna aklı takıldı” cümlesiyle şüphenin zehirli tohumu beyninizin bir köşesine sessizce düşüyor ama henüz güçsüz olduğu için serpilemiyor.

Dillon nerede, yaşıyor mu, öldü mü? Her şey Harry’nin suçluluk duygusuyla kurduğu bir hayalden mi ibaret?

Kitabı kısaca özetlemek gerekirse; ressam olan Robin ve Harry birbirlerine aşık olurlar ve birlikte bir yaşam için tanıdıkları herkesten her şeyden uzakta Fas’ın Tanca şehrini seçerler. Egzotik bir hayat, yeni dostlar, bir düş gibi süren mutlu yaşamları, Harry’nin Robin’e doğum günü için aldığı hediyeyi şehir merkezindeki kafede unuttuğunu fark etmesi ve oğulları Dillon’u evde tek başına bırakarak kafeye gitmesiyle dağılır. O esnada korkunç bir depremle ev enkaz haline gelmiş, Dillon’un cesedi dahi bulunamamıştır. Her şeye rağmen Harry ve Robin bu acıyla yaşamayı başarır ve böylesine travmatik bir acı sonrası birbirlerinden nefret ederek ayrılan çiftlerin aksine birlikte yeni bir hayata yelken açarlar. Dublin’e taşınan çift, beş yılın sonunda yeni bir bebek beklemektedir. Ancak Harry’nin, Dublin sokaklarında tesadüfen kaybettikleri oğulları Dillon’u sadece birkaç dakika görmesi ve gözden kaybetmesiyle her şey yeniden alt üst olur. Yakın çevresinin Harry’e inanmaması, Dillon’un öldüğünü kabul etmesi için yaptığı baskı sonuç vermez. Harry sokakta gördüğü çocuğun Dillon olduğuna emindir ve onu ne pahasına olursa olsun bulacaktır.

Düşük yapma tehlikesi yaşayan Robin’in ise ikinci bir acıyı kaldırmaya gücü yoktur. Bebeğini kaybetme korkusu, yıllar içinde Harry’e karşı bastırdığı öfkenin su yüzüne çıkmasına neden olur. Evde patlak veren büyük kavga sonrası olaylar çorap söküğü gibi ilerler ve zaaflarına yenik düşen insanların hikâyesi olan Masum Uyku, sarsıcı bir finalle sona erer. Sevgi, aşk, güven, dostluk, aile gibi kutsal değerleri sorgulayan kitabın sürpriz finalini öğrenmek ve düşünmek için siz de “Masum Uyku’ya” dalın.


MASUM UYKU
,  Karen Perry, Çev.: Bağış Bilir, Okuyanus Yayınevi, 2015

Söylem ve İdeoloji (Hakan YILMAZ)

Söylem ve İdeoloji’nin genişletilmiş ikinci baskısı Su Yayınevi’nden çıktı. Önsözünü Ünsal Oskay’ın yazmış olduğu kitabın ilk baskısı 2003 yılında çıkmıştı. Alanında öncü çalışmalardan biri olan kitap, sosyal bilimlerin birçok çalışma alanını kesen bir içeriğe sahip. Dahası, siyaset bilimi ve medya çalışmaları alanında okunması gereken başlıca eserlerden biri olduğu da söylenebilir.

Ünsal Oskay’ın da belirttiği gibi “söylem ve ideoloji arasındaki ilişki üzerine odaklanmak… güncel toplumsal yaşamın dinamiklerini anlama ve toplumsal pratikleri anlamlandırma sürecini anlatır”. Kitaptaki makaleler bu sözlerin çizdiği haritayı takip etmektedir. Bu anlamda, “Söylem ve İdeoloji” temel olarak günümüz dünyasına dair eleştirel bir bakış geliştirmek için farklı bakış açıları sunan bir çalışma. Teun van Dijk’in giriş niteliğindeki makalesi söylem ve ideoloji ilişkisini toplumsal yaşamdan politik yaşama derinlemesine ele alıyor ve çözümlüyor. Bu makale, medya metinlerinin okunması, çözümlenmesi ve eleştirisinin de anahatlarını ortaya koyması bakımından, medyanın toplumsal söylemlerin oluşturulması sürecindeki etkin rolü örnekler temelinde ortaya konuluyor. Günümüzün halen geçerliliğini koruyan siyasal söylem meseleleri makale de örnekler temelinde ele alınıyor.  Makalede popülist siyasal söylem bağlamında “Biz” ve “öteki”ler ikilemi bağlamında ayrımcılık, ırkçılık meselesi ve günümüzün en temel meselelerinden birisi haline gelen mülteciler soruna ilişkin tartışmaların söylemsel analizleri yapılıyor. John Wilson’un makalesi söylem tartışmasında dilbilimsel yaklaşımın önemini de vurgulayan ve politik söylem tartışmasını siyaset kuramları bağlamında daha da geliştiren bir yaklaşıma sahip. Norman Fairclough’un Marxist çizgide geliştirmiş olduğu “dil ve söylem” çözümlemesi ve söylemin diyalektiğine ilişkin yaklaşımı, toplumsal araştırmacıların söylem çözümlemecilerine olan gereksinimini vurgulaması açısından önem taşımaktadır. N. Fairclough ve P. Graham’ın “Eleştirel Söylem Çözümlemecisi olarak Marx”   adlı çalışması ise eleştirel –siyasal- söylem çözümlemesinin temellerini Marx’ın metinleri üzerine ve üzerinden kuran ve kurgulayan bir çalışmadır. Yeni kapitalizmde dilin eleştirisini, eleştirel söylem çözümlemesini geliştirmeyi hedefleyen yazarlar, Marx’ı avant la lettre, yani daha bu çalışma alanı kurulmadan önce, bir söylem çözümlemecisi olarak gördüklerini belirtirler ve kendi yaklaşımlarının temelini de Marx’ın ekonomik, politik ve tarihsel çözümlemelerinde kullandığı söylem yaklaşımı üzerine inşa ettiklerini belirtirler. Barış Çoban’ın “Söylem, İdeoloji ve Eylem” makalesi de Marxist yaklaşımın izinden yürüyerek söylem, eylem ve ideoloji ilişkisine dair kuramsal bir tartışma yürütmekte.  Bora Ataman “dil, bilinç ve yazı teknoloji” ilişkisini ele almakta, tarihsel evrimi bağlamında yazı teknolojilerinin toplumsal bilinci nasıl dönüştürdüğünü eleştirel bir yaklaşımla ele almaktadır. Simon Springer “Söylem Olarak Neoliberalizm” makalesinde eleştirel yaklaşımını Markxist ekonomi politik ile post-yapıcalcılık üzerinde temellendiriyor ve neoliberalizm ve söylemselliğini farklı bir açıdan tartışmaya açıyor. Thomas Nail’in “Evraksızlar Hareketinde Söylem ve İdeoloji” adlı çalışması  Badiou'nun öncülük ettiği “L'Organisation politique” adlı militan grubun yürüttüğü evraksız (sans-papiers) göçmenler hareketinin söylem ve ideolojisini ele alan ilginç bir çalışma. Dilan Köse’nin “Doğrudan Demokrasi Hemen Şimdi: Kurucu Bir Karşı Proje Olarak Yunanistan’daki 2011 Meydan Hareketi” adlı yazısı Yunanistan’daki Occupy (İşgal) hareketinin söylem ve ideolojisini ele alıyor. Kitabın son makalesi Barış Çoban’ın “Yazılama ya da Duvara Yazılan Tarih: 70’lerden Gezi Direnişine Slogan, Yazılama ve Mizah” adını taşıyor, bu çalışma 1970lerin devrimci hareketlerinin söylemlerinin tezahürlerinden biri olarak ele aldığı yazılamalarını ve mizahını Gezi direnişinin yazılama ve mizahı ile buluşturuyor.


SÖYLEM VE İDEOLOJİ, Haz.: Barış Çoban, Zeynep Özarslan, Su Yayınevi, 2015.

Sonuç olarak “Söylem ve İdeoloji” eleştirel bir yaklaşımla oldukça farklı kuramlar, yaklaşımlar ve bakış açılarını içeren çoksesli, çokrenkli bir kitap, günümüzün meselelerine dair düşünce üreten herkesin ilgisini çekecek bir niteliğe sahip.

İbrahim Kaypakkaya Kitabı (Umut BİLMEZ)

Türkiye sosyalist solunun tarihsel açıdan en önemli uğraklarından biri şüphesiz ki 1970’lerdir. 12 Mart darbesinin etkilerinden çıkılmaya başlandığı bu kesit, solun toplumsal meşruiyet kazandığı ve siyasal hayatın önemli aktörlerinden biri haline geldiği dönemdir aynı zamanda. 1970’li yıllar boyunca solun gündeminde olan tartışma başlıkları ve ayrışma çizgileri de büyük ölçüde, bu dönemde kurulan üç örgütün ve onların önderlerinin ideolojik-politik-stratejik tez ve önermelerinden kaynaklanır. THKO, THKP-C ve TKP (M-L), silahlı mücadele yöntemlerini ve illegal örgütlenmeyi esas almak noktasında müşterektiler. Türkiye solunun tarihsel serüveninde bir “kopuş” noktası olarak ele alınan 70’ler de, silahlı mücadelenin solun gündemine girmesiyle karakterize olur.

Silahlı mücadelenin temel bir biçim olarak benimsenmesi ve uygulanması devletle sol arasındaki mesafeyi büyük ölçüde açmıştır. Ancak resmi ideoloji Kemalizmin sol üzerindeki etkilerinin sürdüğü göz önüne alınırsa söz konusu üç örgütten TKP (M-L) ve onun kurucusu İbrahim Kaypakkaya özel bir önem kazanır —İbrahim Kaypakkaya, o güne değin “ilerici” ve “devimci” olarak nitelenegelmiş olan Kemalizmi faşist bir ideoloji olarak görüyor ve komprador-burjuvazi ve büyük toprak ağalarının önderlik ettiğini söylediği Kurtuluş Savaşı’nın anti-emparyalist bir özelliği olmadığını savunuyordu. İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizmi bu şekilde cepheden karşıya alması onun Kürt meselesine bakışında da etkili olmuştu. O, Kürt ulusunun ayrılıp ayrı bir devlet kurma hakkını ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi üzerinden net olarak, kayıtsız şartsız savunuyordu.

Kaypakkaya, salt milli mesele ve Kemalizme bakışındaki radikalliği ile değil; sosyo-ekonomik yapının ne’liği, strateji, SSCB-ÇKP ayrışması vb. meselelerdeki tutumuyla da sol içinde etkili olmuş kimi öznelere kaynaklık etmiştir. Henüz yirmili yaşlarındayken Diyarbakır işkencehanelerinde gösterdiği “ser verip sır vermeme” tavrı sosyalist sol için onu işkencede direnişin simgesi kılmıştır. İbrahim Kaypakkaya ölümüyle sonuçlanan işkenceli sorguda verdiği ifadede şunları söylemişti:
“Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım.”

Dipnot Yayınları tarafından yayımlanan İbrahim Kaypakkaya Kitabı: Seçme Yazılar ve Üzerine Yazılar, İbrahim Kaypakkaya’nın kendi yazılarını ve Kaypakkaya hakkında yazılmış değerlendirme yazılarını içeriyor.

Kitap, İbrahim Kaypakkaya’nın 1971 Ekim’inde kaleme aldığı “Kürecik Bölge Raporu” ile başlıyor. Bu rapor Kaypakkaya’nın Malatya-Kürecik bölgesinde yaptığı saha çalışmasının sonuçlarını içermektedir. Kürecik bölgesinde sosyal sınıfların teşhis edilirken hangi kriterlere dayanılacağı, bu sınıfların mücadele içinde nasıl mevzileneceği soruları raporda incelikle işlenmiş. Eleştirilecek ve eksik bulunacak yanları olsa dahi Kaypakkaya’nın bu raporda gösterdiği bilimsel titizlik ve mücadelenin yolunu-yöntemini belirlemek için saha çalışmasına verdiği önem dikkat çekicidir.
Kaypakkaya; “Bir Köylük Bölgedeki Yönetici Yoldaşlara Mektup”, “Başkan Mao’nun Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım” başlıklı yazılarında gerilla savaşının pratik, taktik, stratejik ve güncel sorunlarını tartışmış. Mao Zedung’un halk savaşı ve kızıl siyasi iktidar hakkında çizdiği çerçeveyi kendisine esas alan Kaypakkaya, örgüt içindeki kimi kadroların bu kavramlara ilişkin kimi “yanlış anlama”larını eleştirilmiş.

“TİİKP Program Taslağı Eleştirisi” başlıklı yazı İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşlarının ayrıştığı Doğu Perinçek liderliğindeki TİİKP’nin parti programı olarak önerdiği metni eleştiriyor. Kaypakkaya bu program taslağında TİİKP’nin Marksist-Leninist çerçevenin dışına çıktığını ve revizyonist bir çizgide durduğunu savunuyor.

“Şafak Revizyonizminin Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, İkinci Dünya Savaşı Yılları, Savaş Sonrası ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri” ve “Türkiye’de Milli Mesele” başlıklı yazılarda ise TİİKP’nin Kemalizm ve Kürt milli meselesinde aldığı tutum eleştiriliyor. TİİKP’nin Kemalizme ilişkin yaklaşımı —bazı nüanslarla birlikte— solun genelinde hâkim olan görüşlerdir o dönem için. Dolayısıyla bu eleştirilerin özelde TİİKP’ye, genel de ise sosyalist sola yönletildiğini söyleyebiliriz rahatlıkla. İbrahim Kaypakkaya Kemalizm ve milli meselesinde savunduğu çizgiyle Türkiye solunun tarihinde çok özel bir yer edinmiştir.

Kitapta Kaypakkaya’ya ait son yazı “Şafak Revizyonizmi ile Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni ve Gelişmesi: TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Revizyonizminin Genel Eleştirisi”. Bu yazısında Kaypakkaya, TİİKP ile aralarındaki ayrışmanın nedenlerini tarihsel sürecini de açıklayarak serimliyor, örgütsel ayrılıkla sonuçlanan tartışmanın temel başlıklarını ve bu sorunlarda kendisinin ve arkadaşlarının tutumunu ortaya koyuyor.

Kitabın ikinci kısmı Kaypakkaya üzerine yazılmış makalelerden oluşuyor. İlk makale İbrahim Kaypakkaya ile birlikte TKP (M-L)’nin kurucularından olan Muzaffer Oruçoğlu’na ait. Diğer makalelerin yazarlarından Garbis Altınoğlu, Yaşar Ayaşlı ve Ziya Ulusoy da Kaypakkaya ile aynı kuşaktan. İzleyen yazılar ise Şöhret Baltaş, Emrah Cilasun, Erdoğan Aydın ve Metin Kayaoğlu tarafından yazılmış.

Dipnot Yayınları’nın telif gelirlerini İnsan Hakları Derneği’ne bağışladığı İbrahim Kaypakkaya Kitabı, İbrahim Kaypakkaya’nın anlaşılması ve yeniden değerlendirilmesine önemli bir katkı niteliğinde.

İBRAHİM KAYPAKKAYA KİTABI: SEÇME YAZILAR VE ÜZERİNE YAZILAR, Kolektif, Dipnot Yayınları, 2015

Bir Güzel Çarenin Avazı (Semih ÖZTÜRK)

Segâh Makamı, Esra Kahraman’ın yayınlanan ilk romanı. Buzdan Kanatlar isimli bir de deneme kitabı bulunan yazar, romanında Türkiye yakın tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden bir tanesinin orta yerine bağdaş kuruyor ve acının yara aldığı yerden başlayarak anlatmaya başlıyor. 12 Eylül darbesinin yarattığı baskı, zulüm ve korku çemberi içerisinde geçen romanda, aslında sızısı bugün bile devam etmekte olan yaralar bir kez daha açılıyor. Esra Kahraman, hikâye ettiği olaylarla birlikte yarattığı karakterler üzerinden bu yaranın acısına göz göre göre dokunuyor. Acıtıyor, sızısını hatırlatıyor çünkü geçip giden dönem sadece basit bir geçmişten ibaret değil, bunu biliyor ve özellikle bu noktada sesini olabildiğince gür çıkarmaya çalışıyor. Kursakta kalan bir heyecanın, devrim hareketinin, aşkın, çaresizliğin, gençliğin ve umudun içerisinden yol bulmaya çalışan roman, derdini kendi dermanına yaslayarak yavaş yavaş işliyor, iz bırakıyor.

Korkunun başladığı yıllar

12 Eylül Askeri Darbesi, Türkiye’nin yakın tarihte yaşadığı baskı mekanizmalarının şüphesiz en güçlü otoritelerinden bir tanesini oluşturdu. Sadece sindirmek ve yıldırmak üzerine planlanmayan bu otorite, ilk günden beri kendini geliştirdi, büyüttü. Ortaya koyduğu geniş etki alanı sayesinde üreten ve düşünen insanların hayatlarını bıçak gibi keserek en derin yaraların açılmasına yol açtı. Bunun yanı sıra varlığını güncelleyerek devlet aklının en temel refleksleri arasında yerini aldı. Şüphesiz ki darbe, bir ülkenin geleceğini en güçlü noktasından, devrim umudundan vurarak amacının büyük bölümüne büyük oranda ulaştı. 12 Eylül’deki zulüm dönemini uzaktan yakından yaşayan, işkence gören, yıllarca cezaevlerinde tutsak bırakılan yüzlerce insan ve bu insanların yakınları, yeniden hayata tutunabilmek için her şeye rağmen bir ucundan en çok umuda sarıldılar. Geçip gideceği, tükeneceği, yeni bir mücadele biçimiyle yerinden edileceği düşünülen darbe ve sonrasındaki dönem, aynı oranda umutsuzluğu da doğurdu. Çünkü çaresizliğin kol gezdiği bir dönemde en büyük ilacın umut olduğuna öyle ya da böyle inanan insanların fazla seçeneği yoktu. Ülkedeki devrimci hareketi, karşısında duran hareketle birlikte zaman zaman hiç ayırmadan ezen bu yapı, aslında söz konusu devlet aklının işleyişinin ve aynı zamanda doğal ilerleyişinin olmazsa olmaz seçeneği haline dönüştü, dönüştürüldü. Zira faşizm, kendi yaşam alanını oluşturabilmek için düzenli olarak gelişen ve kendini güncelleyen reflekslere ihtiyaç duyar. Bununla da kalmayıp haklılığını halkın algısında meşru kılabilmek için bu güncelliğini farklı alanlardan dolandırarak yerini sağlamlaştırır. Bugün bile o döneme dair tartışılan çoğu konu, aslında yaratılan bu algının yaptığı ölü bir doğum gibi, hayatlarımızda yer etti, etmeye de devam ediyor.

Ve Segâh

Esra Kahraman, Segâh Makamı’nda anlattığı olayları, beraberinde gelişen ve değişen duygu durumlarını ayrı başlıklar altında anlatarak kurgulamış. Böylece bütüne giden ana hikâye ayrıntılı bir biçimde ifade edilerek kendi iç yapısına dönüşmüş. Karakterlerin gelişim süreçlerini ve olayların birbirleriyle olan bağlantılarını da bu sayede anlatımına yerleştiren yazar, 12 Eylül’ün sadece olaylar toplamından, ölümlerden, fişlemelerden, işkencelerden ibaret olmadığını farklı bir açıdan ele alarak anlatmaya çalışmış. Çünkü resmi ve gayri resmi açıklamalarda adı geçen çoğu insan, birer birey olarak gerçekliğin içerisinde bulundular ve bu zulmü yaşadılar. Evet ama bu insanların adı neydi, nerede yaşıyorlardı, bir aşkları, aileleri, hayalleri var mıydı? Esra Kahraman tam da bu noktadan yaklaşıyor hikâyesine. Tüm bu baskı döneminden teker teker geçirilenler, romanda kendilerine derin bir nefes buluyor, fotoğrafa bir de başka açıdan bakıyorlar. Söyleyecek sözleri, atılacak sloganları bir bir burada hayat buluyor yeniden. Yazar, bu gerçekliğin farkında olarak yaklaştığı dönemi, ayrıntılı bir gelişimin süzgecinden geçirerek kişilerin hayatı üzerinden ele alıyor. Evlerine giriyor, sokaklarından geçiyor, sevinçlerine gülüyor, acılarına ağlıyor ama mutlaka onları konuşturuyor, söz veriyor. Kursakta düğümlenen bütün bir hayat, bu defa avaz avaz sesini haykırıyor, kendine geliyor.

Yazarın kurduğu bu dünyadaki temel mesele sadece zulmün muhasebesini yapmak değil elbette. Bunu yaparken aşkın en kıymetli tarafına da dokunmayı biliyor, görmezden gelmiyor. Çünkü ardında koşulan dava, değişmesi düşlenen dünya her ne kadar büyük ve engin olursa olsun, insan tıpkı su gibi ekmek gibi aşkı içinde istemeyi biliyor, bunu hissediyor.  Bu ihtiyacın etrafında yeşeren bir tarafı da var romanın. Segâh Makamı, biraz da bu yönüyle anlatılan dönem romanlarından farklı bir çizgide yer buluyor kendisine. İlk cümlesinden son cümlesine kadar geçen zaman, büyük bir kazanımın kendi ifadesinde yeşeriyor çünkü. Düşenlerin ayağa kalktığı bir yeri de işaret ediyor aynı zamanda.  Bunun farkında olan bütün karakterler, aynı durum üzerinden yaşamayı ve hissetmeyi biliyorlar. Tarih boyunca insan hayatına müdahale etmek için elinden geleni yapan devlet mekanizması, burada da en büyük yıkım rolünü oynuyor. Çelmenin takıldığı her yerde aynı güç oranında zafer isteği saklanıyor ama bunu düşenden başkası bilmiyor. Çünkü gelişimin, en güzel yıllara zarar veremeyeceğini bilen birileri var. İşkence altındayken de, hücrelerde hapisken de buna inanan, bununla ayakta kalan insanlar var ve olacak. Esra Kahraman bunun da farkında olduğunu ifade etmek istercesine romanına kendi sesini katıyor, eksik etmiyor.

Roman, bir mektupla son buluyor. Şöyle yazıyor mektupta:  ‘’Hayalsiz geçen ömür koca bir boşluk, kıraç toprak, kuru bir ağaç gibidir tez zamanda kocayıp, ihtiyarlar…’’ Aslında bu cümle, bütün hikâyenin başladığı yere götürüyor okuru. Sona ermeyi değil, yeniden başlamayı öğütlüyor biraz. Hayaller kurup bir kez daha denemeyi, düşülecekse düşülmeyi ama kalkmanın uzak olmadığını hatırlatıyor. Ne olursa olsun, hayal ve umut… Zamanı insandan taraf kılan şey, biraz da budur, diyor yazar. Umut vardır diyor, ve mektubun devamında şöyle devam ediyor: ‘’Sevda denen o müthiş duygunun hüznün bahanesi olduğunu ya da tam tersi, hüznün sevdayla beslendiğini düşünürdüm! Erken bir yargıymış meğerse; sevdanın sonu düş yıkımıyla bitmiyorsa eğer mutluluk hüznü gölgelermiş… Evet, düşlerim güne döndü sayende ve olanca nezaketiyle yüreğimin başucunda kuruldu saadet…’’

Segâh Makamı, ince ince dokunan deli dolu bir umudun romanı… Böyle yaşıyor ve yaşatıyor içinden gelip geçen yılları, insanları, zaferi ve devrimi.

SEGÂH MAKAMI, Esra Kahraman, Ayrıntı Yayınları, 2015.

Marksist İktisat; Yeniden? (Yağmur YAZDAN)

2001 yılında Arjantin'de yaşanan ekonomik çöküş, neoliberalizmin en büyük çöküş alameti olarak kendi kaydını düşerken, 2008'den bu yana küresel ölçekte süreklileşen ekonomik kriz ise, özellikle son yıllarda, kapitalizm cehenneminden kurtulmanın yollarını arayanları "iktisat" üzerine yeniden düşünmeye başlamaya sevk etti. 1950'li yıllarla birlikte Marksist iktisat, bir yandan reel sosyalist rejimlerde fiili ve konjonktürel ekonomi politikalarının, diğer yandan Batı'da akademik yazın alanına hapsedilmesinin basıncıyla büyük ölçüde daraltıldı, güdükleştirildi.

Öte yandan, insani özgürleşmeye dönük sınıf mücadelesinin teorik zeminin örmek adına kapitalist ekonomiyi çözümleyen Marksist iktisadı, tarih, felsefe ve sosyoloji kollarından ayrı tutarak, onu kendine has bir disiplin olarak çerçevelendirmek de mümkün görünmüyor. Ben Fine ve Alfredo Saad-Filho'nun derlediği Marksist İktisat Kılavuzu meseleye tam da buradan yapılan entelektüel bir müdahale sayılabilir. "Marksizm ve ekonomi politiğin, onu hem eleştiren hem de uygulamaya koyanların elinde özensiz bir yeniden inşanın nesnesi olduğu, böylece de özgün içerik ve yöneliminden bir hayli uzaklaştırıldığı görülmektedir." Fine ve Saad-Filho'nun kitabın Giriş bölümünde sarf ettiği bu sözler pek de haksız görünmüyor.

Meseleye bütünlüklü yaklaşmak

Marksist İktisat Kılavuzu'nun temel motivasyonu, Marksizm'in, karşılaşılan her yeni meselede, o meselenin muhatabı olan kuşaklarca yeniden ele alınabilecek ve karşılaşılan yeni dünyayı anlamlandırabilecek bereketli bir teorik zemine sahip olduğunu göstermek. Kitap, bunu yaparken, kendi adıyla da bir kavga sürdürüyor. Şöyle: İktisadı ya da buradaki mesele çerçevesinde Marksist İktisat'ı ayrı bir alan olarak tarif etmenin kendi başına sorunlu olduğu, dünyayı bir bütün olarak anlama çabasının en büyük düşmanının bu türden bir kompartımanlaştırma faaliyeti olduğu sıkça vurgulanıyor kitapta.

"Siyasal olan" ile "iktisadi olan"ın birbirinden ayrılması, Marksizm'in kendisini sıkça karşısında konumlandırmaya çalıştığı liberalizmin temel düsturudur. Dolayısıyla, kendine has bir Marksist İktisat alanı tarifi, ilk bakışta "düşmanın tuzağına düşmek" olarak görülebilir. Bu, kısmen doğrudur da. Marksizm'in temel eseri Kapital'in kapitalist sistemin işleyiş biçimini açıklayabilmek adına böyle bir metodolojik tercihte bulunması, istemeden de olsa sonrasında bu türden bir ayrıma gidilmesine yol açmış olabilir.

Marksizm'in "ekonomik indirgemeci olduğu" eleştirisi, kadim bir eleştiridir. Bu eleştirinin temele savı, kabaca, Marksizm'in bütün toplumsal süreçleri "yapı"ya gömülü olan ekonomik ilişkiler üzerinden açıkladığı ve özellikle toplumsal alandaki ekonomiden görece özerk ya da bağımsız sayılabilecek ilişki biçimlerini kendi özgünlükleri dahilinde anlamlandırma konusunda yetersiz kaldığıdır. Bu cephenin kendi içinde en tutarlı ve bütünlüklü düşünürünün Weber olduğu söylenebilir. Weber'in kavramsal cephaneliği büyük oranda Marksizm'e karşı düzenlenmiştir. Ancak Weber, Marksizm'in temelinde yer alan sınıf kategorisini tamamen ekonomik bir kategoriye, salt bir "piyasa konumu"na indirgeyerek aslında benzer bir tuzağa tersinden düşecekti.

Bugünü yanıtlamak

Marksist İktisat Kılavuzu, temel kategorilerin yanında "Ekoloji ve Çevre", "Feminist İktisat", "Irk", Sosyalizm, Komünizm ve Devrim", "Coğrafya", "Antropoloji" gibi pek çok yeni başlığa da yer ayırarak, Marksist İktisat'ın disiplinler-aşırı niteliğini yeniden vurgulamayı da hedefliyor. Kitap, bir yandan kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal ilişkiler dahilinde nasıl emildiğini göstermek üzere Marksist İktisat'ı Marksizm'in bütüncül çerçevesine içine yerleştirmeye çalışırken, öte yandan ise kriz teorisi, bağımlılık teorisi, sermaye birikimi, sömürü ve artık değer, emek değer kuramı gibi temel başlıklara dönük yaratıcı okumalarda bulunuyor.

Bu anlamda, Marksist İktisat'a, sınıf, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiler, hane halkı içerisinde üretim, yeniden üretim ve işbirlikçi çatışma arasındaki bağlantılar, ücretli emek ile ücretsiz emek asındaki ilişki ve emeğin esnekleşmesi tartışmaları üzerinden güncel ve güçlü bir aşı da vuruluyor. Yine özellikle son yıllardaki Marksist bir ekolojinin mümkünlüğü tartışmasına katkı olacak ve Marksizm'in doğayı insanın sömürüsünün nesnesi olarak kodladığı suçlamasını boşa düşüren biçimde, çağdaş bir Marksist ekolojik iktisat üzerine düşünülüyor.

Öte yandan, kapitalist sistemin kadim sömürü mekanizmasının ekonomik, toplumsal, siyasal, teknolojik vb. pek çok açıdan daha karmaşıklaştığı ve yeni mücadele alanlarının ortaya çıktığı bugünün dünyasının meselelerine yanıt üretme iddiası, Marksist İktisat Kılavuzu'nun temel kategoriler ile yeni tartışma eksenlerini özgün biçimde bir araya getirmesiyle geçerli bir kuramsal ve kavramsal çerçeve de kazanıyor.

Bugün, Şili'de halkçı Allende hükümetinin faşist General Pinochet tarafından Amerikan emperyalizminin doğrudan teşviki ve katkısıyla düzenlediği askeri darbenin ardından ilk defa uygulanmaya başlanan ve Avro-Amerikan dünyada Reagan-Thatcher hükümetleri, bu topraklarda ise Özal kılığında temeli atılan neoliberal sermaye birikim rejimine karşı her cepheden yanıt üretebilmek adına, Marksist İktisat Kılavuzu, bizimle "mevzu"yu hemen her yönüyle tartışmanın peşine düşüyor.

Nihayet şunu söylemek lazım: Marksist İktisat Kılavuzu'nun derdi, diğer kuramlarla hesaplaşarak Marksizm'in itibarını arttırmak değil, Marksizm'i bugünün gerçekleriyle yeniden sınayarak bu gerçeklere yanıt üretip üretemediğini tartışmaya açmak. Son yirmi yılda Marksizm referansıyla birlikte yeni kavramsal ve kuramsal araçlarla dünyayı anlamaya ve değiştirmeye çalışan pek çok çalışmanın olduğu düşünüldüğünde, kitabın açmayı murat ettiği bu tartışma, dünyanın başka türlü dönmesi gerektiğine inanan herkes açısından verimli sonuçlara yol açacak gibi görünüyor.
**
 
MARKSİST İKTİSAT KLAVUZU, Ben Fine, Alfredo Saad-Filho, Çev.: İbrahim Yıldız, 2015.

Âba Müslim’in İstanbul’u (Müslim Çelik ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

Son dönemlerde şiir incelemeleriyle uğraşıyor olsa da şiiri hiçbir şekilde ihmal etmeyen, geride bırakmayan bir isim Âba Müslim Çelik… Âba Müslim Çelik ile Noktürn Yayınları tarafından yayımlanan “İstanbulotus” adlı şiir kitabı üzerine söyleştik.

İstanbulotus yalnızca İstanbul üzerine yazdığınız şiirlerden mi oluşuyor?

Evet, yalnızca İstanbul üzerine yazılan şiirlerden oluşuyor. Bu şehir kendisi zaten bir şiiri içinde saklar. Ben o şiiri açığa çıkarmaya özellikle çaba gösterdim diyebilirim. İstanbul’un tarihi ve sosyal yaşantısı, kırılma noktaları, acısı, erinci, şiirlere yansısın istemiş olabilirim. Doğaldır ki şiir yazmak sizin arzunuzla başa baş örtüşmüyor. Esinlenme anlarının gelip şairi şiir olarak bulması gerekiyor. Örneğin; betikteki ilk şiir Körfez Depremi yılında yazıldı. Bir iki yıl sonra Adam Sanat dergisinde yayınlandı.  Ağırlıklı olarak 2008 yılından sonra şiirler akın etmeye başladı.
“Bursa Lirikleri” ve “Nazım Hikmet Yahşi Güzel” adlı tematik şiirlerden oluşan yapıtlarınız da var.  

İstanbulotus’u da bu bağlamda düşünebilir miyiz?

Evet, fakat bir farkla. “İstanbulotus”daki temalar birçoktur. O temaların ortak paydası vardır. Onu da ilk sorunuzda yanıtlamıştım. Fakat bu yapıtımda bir iki tane daha kırılma noktası var. İstanbul’u ilk kuran halklar, o zaman kentin adı farklı.  Bizans ve Osmanlı üzerinden cumhuriyet dönemi ve iki önemli güncel kırılma noktası daha var, meraklısına duyurulur. Kısacası, güzelim İstanbul toplu olarak çağdaş Türk şiirinde olsun istedim. Özellikle bu kentin hor kullanılışı ve bana göre yaralı bir şehir oluşu beni derinden etkilemiştir.  Geçmişte İstanbul üzerine Nedim, Yahya Kemal, Nâzım, Orhan Veli, Tanpınar’ın yazdıkları; İsmail Dede Efendi, Itri, Tatyos’un besteleriyle bende payı vardır.

İstanbul’un sizde başkaca karşılıkları var mı?

Anadolu İstanbul’da… Yurdumuzun her kesiminden insanları çeşitli mahallelerde bir arada görmek ve gözlemlemek mümkün…   Bir şairimizin söylediği gibi, “İstanbul insanını, iyi tanımayan bir şair ve yazar, sanatında fazla ilerleyemez”. Anadolu’nun birçok şehrinde okudum ve Türkçe- edebiyat öğretmeni olarak çalıştım. Bu yüzden hayattan getirdiklerimle gözlemlerimi imge olarak kuvvetlendirebildim. Bu nedenle “İstanbulotus”da şehrin güzellikleri yanında insan, başat öğe olarak hep öne çıkmıştır denilebilir. İstanbul’un bende düzyazı olarak da karşılığı var. Neden dersen, her şeyi sığdırmaya çalışmak safdillik olur. Şiir zaten kaldırmaz o kadar şeyi… Her şey giremez bu türe. Onun için özellikle çocuklar üzerine İstanbul konulu masallar kuruyorum.

Yeni çalışmalarınız var mı?

Ankara’daki Yapı Kitaplığı’ndan “Paris’te Kavalla Son Prelüd” ve“Cemal’ım Türküsü” adlı şiir betiğim birer yıl arayla yayımlanacak. “Paris’te Kavalla Son Prelüd” Yılmaz Güney ve yarattığı atmosfer üzerine 26 şiirden; “Cemal’ım Türküsü” ise, gerek şiirinde, gerek düzyazılarında çağdaş yazınımıza katkıları çok büyük olan Cemal Süreya üzerine yazılan 29 şiirden oluşan tematik yapıtlarımdır. Betiğe adını veren şiir tarafımdan bestelenmiştir. Her ikisinde de özellikle 68 Kuşağı’nın biçimlenmesinde yani bizim üzerimizde büyük payları vardır. Her iki betiğin de tamamlanması ayrı ayrı 8-10 yılı aldı.



İSTANBULOTUS, Müslim Çelik,Noktürn Yayınları, 2014.

Tümelin Titreyişi (Barışcan DEMİR)

Çok az çeviri-metin, özgün dilinden çevrilmemiş olmasına rağmen övülmeye değerdir.

Kierkegaard’un Korku ve Titreme’si de bu övgüyü hak eden nadir kitaplardan birisidir. “Başkasına sadâkat, bir iltica eylemidir.” diyen çevirmen N. Ekrem Düzen’in sadâkatini, uzunca bir süre iltica halinde metinde yaşamış olduğunu ortaya koyan, Korku ve Titreme’nin satırları arasında rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz.
  
Akıl ve Absürd
  
Kierkegaard, savaşını Hegel’e karşı vermiş olan bir filozoftur. Kendinin bir filozof olmadığını söyler Korku ve Titreme‘de, fakat pek tabii bu söylev Kiekegaard’un bir ironisidir: Eğer yalnızca Hegel’in sistemini kabul edenler filozof sayılacaksa ben filozof değilim! demektir bu; yani ona göre filozof olmamak, aslında Hegel olmamaktır. Buradan çıkaracağımız sonuç şu: Kierkegaard, Hegel olmayan ya da savaşımını o olmamak için veren bir filozoftur. Peki Kierkegaard bu savaşı nasıl vermiştir?
  
Korku ve Titreme, temeline İbrahim ile İshak’ın meşhur hikâyesini almıştır: İbrahim, yetmiş yıllık imanının ardından Tanrı’nın onunla konuşması ile mükâfatlandırılmıştır. Fakat bu mükâfat İbrahim’in bir daha sınanması anlamına gelecektir: Bu sefer İbrahim, Tanrı’nın isteği doğrultusunda, dünyevî mutluluğunun kaynağı olan oğlu İshak’ı kurban etmek ile görevlendirilmiştir. Hegel’e göre felsefe, nesnelerin düşünceyle görülmesi, düşünceyle ele alınmasıdır. Yani tümelde, akıl edilebilir olanın sınırları dışında hiçbir şey yoktur. Diğer bir deyişle Muhteşem (tümel) olanı düşünmek, onu kavramak için yeterlidir ve bundan başka hiçbir uğraş gerekli değildir. Kierkegaard saldırısını tam da bu noktadan başlatacaktır. Bahsi geçen hikâyeye göre İbrahim’in İshak’ı kurban etmekten başka birçok seçeneği vardı. Örneğin o İshak’ı öldürmektense kendini öldürmeyi seçebilirdi veya tam İshak’ı öldürmeye meylettiği sırada eylemi yapmaktan vazgeçebilirdi. Oysa o, her şeyi geride bırakmış, fakat yanına imanını almıştı; çünkü eğer aksi olsaydı, eylemini gerçekleştirmeye kalkmaz ve bunun “akılsızca” oluşu fikrinde tıkanırdı. İbrahim bu eylemi sonuna kadar ilerletmeyi göze aldığına göre, absürd olan bir şeyi yapmayı, diğer bir deyişle kendi aklından üstün bir akıl olduğunu da kabul etmiş olmalıydı. İbrahim’in eylemi, neredeyse bakkhaların ilahi esrikliğiyle yarışırcasına çılgıncadır. Kierkegaar’a göre İbrahim, Hegelce “Akıl” olarak belirlenenin dışında bir yol tutmayı başarabilmiştir. Akıl, dünyevî mutluluğunun kaynağı olan oğulun katli fikrini kabul eden İbrahim’in imanının düşüncesi karşısında yalnızca felç olabilir.
  
Buna göre imanın diyalektiği tasarlanamaz, mantık çizgesine oturtulamaz. Yalnızca içine atlanabilir ve içine atlayan, onun absürdlüğü karşısında, salt dehşetle hayran olabilir.
  
Tikelin Üstünlüğü
  
Etik, doğası gereği evrenseldir. Diğer bir deyişle tümeldir, çünkü onun her yerde ve her zaman geçerli olması gerekir. Örneğin Hegel’in akılla kavranabilen Mükemmel’i bir tümeldir ve aynı zamanda evrensel bir etiktir. Tikel (birey) ise amacını evrensel olanda barındırır ve amacı, bireyliğini evrensel olmak için feshetmektir. Tikel, evrensel olana dâhil olduktan sonra, etiğe kendini tikel olarak öne sürmek isterse meydan okuyor demektir. İman, tikelin evrenselle birleştiği andır, fakat iman sayesinde tikel, evrenselliğinden sıyrılır ve yeniden tikelleşir. Birey, tikel olarak, evrensel olan karşısında ondan üstündür, çünkü onunla bütün olduktan sonra onu aşar. Kierkegaard bunu “imanın ebedi paradoksu” olarak adlandırır. İbrahim’in hikâyesi etik (tümel) olanın, teolojik olarak askıya alınışının anlatısıdır. Dolayısıyla etiğin, teolojik olarak askıya alınabilen bir kavram olduğuna ulaşırız. Hegel’de “harici/dışsal” olan “dahili/içsel” olandan yüksektir. İlkinin ontolojik bir önceliği vardır. İman ise, Kierkegaard’a göre, içselliğin dışsallıktan yüksek olduğu bir paradokstur. Buna göre imanın paradoksu odur ki, değerlerde orta terim olarak kullanılan “evrensel”, imanın karşısında yitmektedir. Bir yandan en aşırı bencilliğin ifadesini (dehşetli olanı kendi adına yapmayı), diğer yandan kendini adamanın en kesin ifadesini (dehşetli olanı Tanrı adına yapmayı) taşır. İmanın kendisi evrenselin içinde uzlaştırılamaz, çünkü öyle yapılsa yitip gider.
  
Etik, Estetik ve İman
  
Kierkegaard, Korku ve Titreme’nin son bölümünde sessizlik üzerinden bir anlatıya girişir. İbrahim, imanın paradoksuna dayanan eylemini gerçekleştirmeyi düşünerek, etiğin ve estetiğin çemberine dâhil olan değer yargılarına göre koyu bir sessizliğe girmiştir; diğer bir deyişle onun sessi diğerleri için duyulamayandır, çünkü tikelin bu eylemi tümel değerler için bir paradokstur. Etik kahraman -eğer durum onu konuşmamaya itiyorsa- konuşmamaya mahkûm olduğu için konuşmaz, çünkü etik doğası gereği evrenseldir ve tartışmaya açık değildir. Estetik kahraman ise -Faust’un ideal bir kuşkucu figür olarak, eğer konuşursa ideal olan bütünlüğünden kopup sıradan bir tartışmaya izin vereceği içi sessizliğe dalmayı seçmesi gibi- konuşabilecekken konuşmamayı seçmektedir. İbrahim’in, yani imanın paradoksunu eyleyen karakterin sessizliği ise ne etik ne de estetik nedenlerledir. Onun sessizliğinin nedeni, ilahi bir dili, bir başka deyişle diğerlerince anlaşılamayacak bir dili konuşuyor olmasındandır. İbrahim konuşmaz, fakat bir sonraki her adımında iman hamlesini yapar ve bu tikelin tesellisiyken, etik ve estetik tümeller için hâlâ bir paradokstur. Bu bağlamda Kierkegaar’un, kitabını Johannes De Silento (Sessizlikteki Johannes) ismiyle yayımlamış olması da manidardır.
  
Başta Hegel’inki olmak üzere pek çok sistemle, hatta Türker Armaner’in deyimiyle “sistem kurmanın kendisiyle” uğraşmış olan Kierkegaar’un en güçlü eserlerinden biri olan Korku ve Titreme, hem Kierkegaar’un sessiz ironisine hayran olmak için hem de Alman idealizminin kurduğu duvarları biraz olsun titretebilmek için elinizi atabileceğiniz eşsiz eserlerden biridir.

KORKU VE TİTREME,  Søren Kierkegaard, Çev.: N. Ekrem Düzen, Pharmakon, 2014.   

Buenas Noces Frida (Ahmet ERGENÇ)

Frida Kahlo toplumsal varlıkla kişisel varlığı ya da dış dünya denilen şeyle iç dünya denilen şeyi iç içe geçirmiş bir siyasi figür ve ressamdı. Bir yandan kendini Meksika devriminin kızı diye tanımlayıp, toplumsal bünyeye dâhil oluyor, bir yandan da şahsi bünyesindeki acıları ve hezeyanları resmediyordu. Çoğunlukla otoportrelerden oluşan resimlerinde en mahrem ve maraz yönlerini tuvale dökerken, bir yandan da sokakta ve dünyada olup bitenleri değiştirmek için mücadele ediyordu. Bu anlamda, politika ve sanat arasında yapılan kaba ayrımı ortadan kaldırıp, hem son derece toplumsal bir politikanın kendinden emin taşıyıcısı, hem de son derece şahsi bir hikâyenin kırılgan anlatıcısı olabiliyordu. Yani Frida’nın iki hayat hikâyesi vardı: fiziksel acılar ve varoluşsal buhranların belirlediği kendine kapalı hayatı (resimlerinin ana malzemesi) ve politik mücadelenin belirlediği dışa açık hayatı.
   
Frida’nın hayat hikâyesini yazmak bu açıdan hassas bir dengeyi gerektiriyor: hem Frida’nın dış dünyadan bağımsız bir düzeneğe sahip çalkantılı ‘hasta yatağı’nın hem de etrafını saran dünyanın çalkantılı gidişatının resmedilmesi gerekiyor. Rauda Jamis’in Frida: Aşk ve Acı’sı bu anlamda doğru bir rotayı takip ediyor: bir yandan Frida’nın günlüklerinden alıntılarla şahsi dünyasını sunarken, bir yandan da dış dünyada yaşayan Frida’yı dışarıdan bir gözle, biyografik roman kurgusu içinde sunuyor. Böylece bazen Frida, bazen de biyografi yazarı, bazen iç ses bazen dış ses devreye giriyor ve ortaya çok katmanlı ve bütünlüklü bir ‘Frida ve çağı portresi’ çıkıyor.
   
Frida Kahlo’nun yaşadığı dönem (1907-1954) hem kendi ülkesinde, hem de dünyanın geri kalanında büyük siyasi çalkantıların ve kırılma dönemlerinin yaşandığı bir dönemdi. Şöyle bir hatırlayalım neler olduğunu: Meksika Devrimi, 1917 Sovyet Devrimi, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve bütün bunların sanat ve edebiyata olan etkileri. Frida kendini böyle bir dönemde, ülkesindeki devrimin içinde, bir büyük tarihi anın içinde bulduğu için şanslı hissettiğini söylüyor: “Biz bir devrimin çocuklarıydık ve bu devrimin bir yanı bizim omuzlarımızdan destek alarak ayakta duruyordu… Karşı çıkılması olanaksız bir tarihsel anlam beynimizin dünü, bugünü ve yarınında titreşiyordu ve biz bunun tümüyle bilincindeydik…” Bu nedenle Frida yeniyetmelik döneminde bir şahsi kriz yaşamadığını, hayatının ve etrafındaki gençlerin paylaşılan bir tarihsel anın etrafında güneş gibi parıldayan bir mücadele olduğunu söylüyor. Depresyon burjuva işidir lafını doğrulayacak bir tarihsel yoğunluk ve mücadele içinde olan Frida hayattan büyük idealleri uğruna yaşar. Frida’nın kendini tarihsel olarak konumlayışı doğum tarihini değiştirmeye kadar da varacaktır. İnsan intihar ederek ölüm tarihine ve anına karar verebilir ama ne zaman doğduğuna karar veremez. Kesin bilgi. Ama Frida şahane bir muziplikle bu kesin bilgiyi de bozguna uğratmış. Kitapta yer alan günlük alıntılarından birinde şöyle diyor:   “İnsanlar doğum tarihim konusunda ne yapacaklarını asla bilememişlerdir. Ne zaman doğdu bu kız? 6 Temmuz 1907’de mi? Yoksa 7 Temmuz 1910’da mı?... Ben bir devrimle birlikte doğdum. Duyduk duymadık demeyin… 1910’da doğdum.”

Ama bu büyük tarih anlatısını bozan bir erken şahsi ölüm tarihi, Frida’nın hayatını bambaşka bir yöne sürüklüyor. 17 Eylül 1925’te, Frida ölümcül bir kaza geçiriyor. Onu dünyayı kucaklayan coşkulu hayatından alıp, yatağa, hareketsizliğe ve kronik acıya mahkum eden bir kaza. İlk aşkı ve yoldaşı Alejandro’yla birlikte, rüzgarlı ve hafif bir günde bindiği otobüs, tramvay tarafından ikiye bölünüyor. Bu kaza Frida’yı da gerçek anlamda ikiye bölüyor. Vücudundan geçen bir demir parçası (daha sonra, 1944’te bunu ‘Kırık Sütun’ adlı tablosunda resmetmiştir) Frida’yı hasta yatağına mahkum ederek, dış dünyadan koparıyor. Böylece aklı dışarıda akan coşkulu hayatta, bedeni acılı yatağında iki Frida çıkıyor ortaya. O zamanları ve sonrasında sık sık yatağa ve bedenini saran korselere mahkum oluşunu gayet sade ve çarpıcı bir benzetmeyle şöyle anlatıyor Frida: “Ben uçmak isteyip de uçamayan bir kuş gibiyim.”
   
Okulda Cauchas adlı, “kışkırtıcı, cüretkar, kafa bulandırıcı”  eklektik bir edebiyat – siyaset topluluğunun parçası olan ve hem bir estet hem de angaje bir politik figür, belki de bir yazar olma yolunda ilerleyen Frida, artık yatağa bağlıdır ve metaforik değil, gerçek anlamda, fiziksel acılar içindedir. Zamanla bu yatağı meşhur otoportrelerini yaratacağı bir yüzleşme mabedine dönüşür. Ailesinin hareket edemeyen Frida’nın yatağının üstüne yerleştirdiği aynada sürekli kendini gören Frida, gördüğü şeyi çizmeye başlar. Ve böylece kendini didikleyen, sorgulayan ve varlık hallerini, acılarını, hezeyanlarını ve ümit parıltılarını resme döken Frida Kahlo ortaya çıkar. Sürekli ölüm ihtimali ve kendisiyle ‘yüz yüze’ olması ona müthiş bir derinlik ve hayatiyet bahsetmiştir. Resimlerinde görülen o bulanık rüya hissini ve sert hayati damarı buna atfedebilirsiniz.
   
Sonra hayatına malum, Diego Rivera girer. Ve Kahlo Diego’yla olan ilişkisi esnasında dönemin mühim sanatçıları ve siyasi figürleriyle temasa geçer. Andre Breton gibi gerçeküstücüler Kahlo’ya müthiş bir hayranlık duyar ve aralarına dahil etmek isterler ama Frida gerçeküstücüleri sıkıcı, yavan ve teorik bularak, onların arasına girmeyi reddeder. Paris snopluğu ona göre değildir ve gerçeküstücülük artık ‘şişmanlamış, evli bir adam’ kadar vasattır Frida’ya göre. Bu esnada Rivera ile birlikte Amerika’ya, bir komünist parti üyesi olarak nefret ettiği Amerika’ya da gider ve ‘hayat adamı’ Rivera’nın aksine Amerika’da gördükleriyle hiç uyuşamaz. Çelik ve saldırganlığın ve yüzeyselliğin ülkesi Amerika da ona göre değildir. Nihayetinde yine Meksika’ya döner ve Kolomb-öncesi mirası, yani Aztek kültürünü de sahiplenen Zapata devriminin, yerli kökenleri yok saymayan bir sosyalizmin savunucusu ve gerçekle gerçeküstünü bir araya getiren bir resimsel üslubun yaratıcısı olarak Meksika’da ölür.
  
Ölümünden önce yaptığı son otoportre olan ‘Marksizm Hastayı Sağlığına Kavuşturacak’ adlı tablo bütün bu şahsi ve politik hayatın özeti gibi. Aztek sembolleri, parıldayan bir güneş, yabani, ürkek, tehditkar bakışları ve geleneksel eteğiyle Frida, bir kurtarıcı figür olarak Marks, Frida’nın elinde tuttuğu kızıl kaplı kitap ve bütün bunları saran ve gerçeğe gerçeküstü bir hal katan bir rüya atmosferi. Frida dünyada iyileşmenin yolunu bulamadan ama dünyaya inancını da yitirmeden sonsuz uykuya daldı. Kitap Frida’nın kendine veda cümlesiyle bitiyor, tekrarlayalım: Buenas noces Frida!

FRİDA: AŞK VE ACI, Rauda Jamis, Çev.: Hülya Uğur Tanrıöver, 2015.



Mutlağı Reddeden Bir 20. Yüzyıl Filozofu (Dinçer DEMİRKENT)

Eric Hobsbawm, Kısa Yirminci Yüzyıl adlı eserine on iki yirminci yüzyıl insanının, yüzyıl üzerine söylediklerini alıntılayarak başlar. Alıntılarda ortak olduğunu söyleyebileceğimiz düşünce en dehşeti umutların ve felaketlerin yirminci yüzyılı karakterize ettiğidir. Yirminci yüzyıl hakkındaki imgelerimiz büyük hakikatler ve onlara eşlik eden sadakat ve ihanet hikâyeleriyle kaplanmıştır. Belki bir yanılsama, belki de kaçıştır geriye doğru uzanan bu romantik bakış; ama yine de felaketi daim olan dünyamızda kendi yüzyılımızı yirminci yüzyılın romantik kırılmasından görmeyi bırakamayanlardan olduğumu söylemeliyim.

Yirminci yüzyılın en etkileyici kadın düşünürlerinden biri olan Hannah Arendt’in Elisabeth Young-Bruehl tarafından Dünya Aşkıyla adıyla kaleme alınan biyografisi, yüzyıl hakkındaki ‘romantik sapmayı’ beslememek için elinden geleni yapsa da okur kendini yüzyılın hakikatlerine sadakat ve ihanetleri yargılarken buluyor. Hannah Arendt’in yargıda bulunmaktan korkmamakla karakterize olan öyküsü de belki okuru bu duruma kışkırtıyor. Kitabın İletişim Yayınları tarafından hazırlanan Türkçe baskısının kapağında bulunan fotoğraftan itibaren yargılama süreci başlıyor. Arendt’in on sekiz yaşına ait yüzü ve duruşu, melankolisine sığmayan sabırsız gözleri, saçı ve giyimiyle fotoğrafın vaadi okuru kitap boyunca karşımıza çıkacak güçlü hislerin önüne geçecek düşünce ve yargılama pratiğine hazırlıyor.

Almanya İçindeki ‘Parya’ 
Hannah Arendt’in Köningsberg’de geçen çocukluğunu ayrıntılı bir biçimde kavramakla kalmayıp dönemin ‘Almanlığı’yla bizi tanıştıran Arendt’in annesi Martha’nın benimsediği pedagojik yöntem. Martha Arendt, çocuğunun doğumundan itibaren ondaki bütün duygusal, fiziksel ve zihinsel değişimleri notlar halinde kaleme alıyor. Özellikle babasının ve dedesinin ölümünden sonra Arendt’in bir çocuk olarak –kimi zaman annesinin onun hissiz bir çocuk olduğu yönünde şüphe duymasına varan- tavırları Arendt’in çocukluğuna ilişkin okuru, kitabın devamında geliştireceği yargılardan ilkine zorluyor. Babasının ölümünden dolayı annesinin durumuna üzülerek annesine, bunun birçok kadının başına geldiğini ve cenazede şarkıların güzelliğinden dolayı duygulandığını söyleyen bir çocuk hakkında ne düşünülmeli?

Arendt bir Alman Yahudisi ve hem Almanlığı hem de Yahudiliği, düşünceleri ve hayata bağlılığı yönünden güçlü bu çocuğun geleceğinde en önemli etkiyi yaratıyor. Alman diline ve şiirine düşkünlüğü onun bir filozof ve Almanya içindeki ‘parya’ konumu onu seyirden yaşama geçen bir ‘gerçek insan’ yapıyor. Arendt’in kişisel ilişkileri dâhil yaşamını belirleyen belki de en önemli düşünce sadece paryaların ‘gerçek insan’ olduğu yönündeki düşüncesi olmuş. Bu yargıya güçlü bir biçimde inanmaya başlamasından itibaren de ‘gerçek insan’ olarak kalma uğraşı yaşam deneyimine eşlik etmiş.

Arendt’in sürgün içinde geçen ve en sonunda dünyayı bir vatan olarak bellemeye varan hayatının olgunlaşması Köningsber’den çıkışıyla başlıyor. Almanya’da felsefe devriminin önemli iki ismi Heidegger ve Jaspers ile karşılaşmaları ve gelişkin anlamda duygusal yakınlaşmaları da öyle. Young Bruehl, Almanya’nın felsefede çıkış yaratan iki düşünürün tam da temel eserlerini yazarlarken Arendt ile birlikte çalıştıklarını vurguluyor. Heidegger’in, Platon’dan itibaren varlığın unutulmasına neden olan Batı metafiziğini eleştirisi ve Jaspers’in psikolojiden felsefedeki temel eserine ulaşan çalışmaları Arendt’in ikisinin yanında olgunlaşan eğitimine denk geliyor.

Parlak bir arkadaş çevresinde parlak bir öğrenci olan Arendt’in parya konumuna ilişkin düşünceleri yine bu ortamda hiç de taşra sayılamayacak bölgelerde yaygın olan anti-semitik tutumlara ilişkin yargılarla güçleniyor. Arendt’in Köningsberg’de hissettiği yüzyılın ilk büyük felaketinin daha büyük ve derin ardılı Almanya üniversitelerinde kendini hissettiriyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ikinci eşi Brücher’in düşüncelerinin de katkısıyla yazılacak Totalitarizmin Kaynakları’nın ilk filizleri belki de henüz kendini apolitik olarak tanımladığı bu yıllarda atılıyor: Emperyalizm, antisemitizm ve ırkçılık.

Eleştirel Düşüncelerin Filizlenişi
1933’te Naziler iktidarı aldığında Alman kültürüne bağlılığına rağmen, Almanlar kadar ona güvenmiyor. Hem Alman şiirine ve düşüncesine çok güvenen Almanlar hem de siyonizmi Yahudi hayırseverliğine bağlamış Yahudilere karşı hiç de aceleci olmayan yargılara varıyor. Blumenfeld ile tanışmasının ardından eleştirel bir bağlılık kuracağı Siyonist düşünce ilişkisini eleştirelliğinin dozunu artırarak hayatının geri kalanında da sürdürüyor. Fakat zengin ve asimile Yahudilere karşı daha bu dönemden ‘size Yahudiliğinizle saldırılıyorsa kendinizi ancak Yahudiliğinizle savunabilirsiniz’ ilkesini geliştirmeye başlıyor. Paryalar ve asimile Yahudiler arasında açıkça paryaların gerçekliğini ve Yahudi politikalarını yönlendiren zengin Yahudi ailelerin sorumluluğunu korkmadan dile getiriyor. – Biyografi yazarının vurguları bu düşüncenin gelişmesinde Arendt’in çocukluğundan beri annesi Martha’nın telkinlerinin payını da açık biçimde ortaya koyuyor. Varnhagen adlı Yahudi kadının mektuplarına tesadüfen ulaşması ve Alman romantizmi üzerine çalışması ile birleşen bir süreçte, Yahudi karşıtlığını hislerin ötesine geçen bir noktada kavrama zorunluğuna artık kesin olarak karar veriyor.

Arendt’in Alman üniversitelerindeki eğitim yıllarının belki de en önemli yanı Brüehl’ün kabileler olarak adlandırdığı dostluklar. Arendt’in içinde bulunduğu entelektüel çevreler onun düşünce gelişiminde büyük bir etki uyandırıyor. Kendisinde oldukça büyük ve evli olan Heideger ile yaşadığı ilişki, ardından onun tavsiyesiyle Jaspers ile kurduğu dostluk bu çevrenin odakları. Her iki evliliği onu Siyonist ve komünist çevrelerle de temasa sokuyor ve ‘apolitik hayatı’ özelllikle Nazi iktidarından sonra sona eriyor. Bu entelektüel çevreler, bir yandan içinde bulunduğumuz çölleşmeye hayıflanırken bir yandan da hem yüzyılın hem de dönemin Almanya felsefe ve politikasının etnolojisini düşünmeye zorluyor okuru.

Yaşam İle Eserin İçiçeliği
Savaş, sürgün ve hesaplaşma yılları, önce Paris ardından Amerika’da başlıyor. Yahudilerin soykırıma uğratılmasının tanıklığı ile Amerika’ya göçmeyi başaran şanslı azınlığın içinde yer alan Arendt önemli eserlerini Amerika’da üretiyor. Totalitarizmin Kaynakları, Şiddet Üzerine, Devrim Üzerine, Kötülüğün Sıradanlığı, İnsanlık Durumu, Cumhuriyetin Krizi, Geçmiş ve Gelecek Arasında bu dönemde üretilmiş eserler. Arendt’in politika felsefesini ortaya koyan bu eserlerde Amerika’ya göçünün ardından Siyonizm ile ilişkileri de etkili oluyor. Siyonist projelere güçlü itirazlar getiren Arendt, federasyon, özyönetim, ulus egemenliğinin, bir ve mutlak olanın reddi fikirlerini güçlü bir biçimde dile getiriyor. Devrim Üzerine ve İnsanlık Durumu’nda Marksime ilişkin tasarladığı ama çıkaramadığı kitapta yer alacak düşüncelerin özünü sunuyor. Belirtmek gerekir ki Bruehl’ün biyografisi tüm bu eserlerin yazarın yaşamını belirleyen düşüncelerle nasıl iç içe geçtiğini muazzam bir çaba ve titizlikle aktarıyor.

Arendt’in siyaset felsefesine bu yazıda girmem mümkün ve doğru değil. Fakat Arendt’i popülerleştiren Kötülüğün Sırandanlığı’na birkaç satırla değinmek, özellikle de Buehl’in biyografisinin tanıtıldığı bir kitap için zorunlu. Arjantin’de yakalanıp İsrail’e getirilen ve İsrail’de yargılanan ölüm kamplarının sorumlularından Erich Eichmann’ın duruşmalarını New Yorker için izlemeyi isteyen ve isteği kabul edilen Arendt’in duruşma sırasında oluşan yargıları özellikle Siyonistler tarafından çok sert eleştirilmiş ve bugüne de etkileri olan önemli tartışmaların kaynağı olmuştur. Arendt’e göre Eichmann sıradan hatta kimi zaman aptallığının farkında olmayacak derecede sıradandır. Arendt’in vardığı yargı istisnanın Nazi Almanyası döneminde Eichmann değil, ona karşı çıkanlar olduğu yargısına varmış ve bu durumdaki birinin yargılanmasının ise ancak insanlığa karşı işlenen suçlar benzeri bir kategori içinde düşünülebileceğini söyleyerek İsrail’deki yargılamaya ilişkin fikirlerini sunmuştur. Eser bunun ötesinde Yahudi cemaati içinde radikal bir tutum almış ve önemli siyasal ve hukuki tartışmaların da kaynağı olmuştur.

Hemen bütün eserlerinde yüzyılının sorunlarını düşünen ve onun ötesine geçecek bir politika felsefesinin arayışında olan Hannah Arendt’in Elisabeth Young Bruehl tarafından yazılmış biyografisi iki şeyi aynı anda ve çok güçlü bir biçimde başarıyor: Yüzyılın yarattığı güçlü duygularla baş edecek bir düşünce metodolojisini Arendt’in yaşamı içinden gösterme ve bir düşünce insanın yaşamı ve eserleri arasındaki güçlü bağı kanıtlarıyla ortaya koyma.

HANNAH ARENDT-DÜNYA AŞKIYLA,  Elisabeth Young-Bruehl, Çev.: Ali Selman,  İletişim, 2015.


Tutkulu Bir Devrimci (Anıl Ceren ALTUNKANAT)

“O halde, insan kalmaya bak. Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını severek ‘kaderin büyük terazisine’ koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir (…) Tüm çirkinliklere rağmen dünya ne kadar güzel ve inan, zayıf karakterliler ve korkaklar olmasaydı, daha da güzel olurdu.”
Rosa Luxemburg gibi hem siyasetçi ve düşünür kimliğiyle tarihe mal olmuş hem de bir dizi kişisel tutkuya ve hayatla alabildiğine zengin ve çok yönlü bir ilişkiye sahip bir karakterin yaşam öyküsünü anlatırken, iki boyuttan birine fazlaca çubuğu bükmek pekâlâ mümkün. Luxemburg’un toplu eserlerini ve mektuplarını yayına hazırlamasıyla tanınan, aynı zamanda Margaret von Trotta’nın “Rosa Luxemburg” filmlerine de danışmanlık yapmış olan Prof. Annelies Laschitza’nın kaleme aldığı çalışma, sadece yeni arşiv belgeleriyle zenginleşen en kapsamlı Luxemburg biyografisi olmakla kalmıyor; bu açıdan da son derece doyurucu bir Rosa resmi sunuyor. “Bütün dertleri tokların vicdanına yüklemek istiyorum” diyen bir devrimcinin, doktor unvanlı bir iktisatçının, bir botanik, resim, müzik ve edebiyat âşığının, bir yazar ve militanın tutku ve direniş dolu yaşamöyküsünü anlatıyor.

Polonyalı bir Yahudi ailesinden gelen Rosa Luxemburg, bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı ertesi Almanya’yı sarsan devrimci ayaklanmanın önde gelen figürlerinden biriydi. Polonya sosyal demokrasisindeki ulusalcı eğilimlere, Almanya sosyal demokrasisi içindeki sosyal reformizme karşı tavizsiz mücadelesiyle öne çıktı. Birinci Dünya Savaşı’ndaki II. Enternasyonal ihanetine ve “vatan savunması” yalanlarına karşı, işçi sınıfını emperyalist savaşa karşı örgütlemeye çalıştı. Bolşevik Devrimi’ni büyük bir coşkuyla karşıladı; parti-kitle ilişkisi, sosyalist demokrasi gibi konularda Bolşevikleri eleştirdi. Ardında yüzlerce makale, onlarca kitap ve broşür, iktisat teorisinden ulusların kendi kaderini tayin hakkı sorununa kadar pek çok önemli teorik/politik tartışma ve zaman zaman karşıtlarını çileden çıkartan sert polemikler bıraktı.

Öte yandan bu coşkusu sadece siyasal ve teorik tartışmalara değil, tüm zenginliğiyle yaşamın bizzat kendisine yönelmişti: “Doğanın türlü türlü ve gizemli yapıları ve renkli detay zenginliği Rosa Luxemburg’u mutlu ediyordu. Tüm duyuları yeni tutkusu için harekete geçmişti. Hiçbir çayır, kır veya ormandan yeni bir keşif yapmadan, eve götürmek üzere ot, çiçek veya dallar toplamadan dönmüyordu. Geniş bir bitki coğrafyasında incelemeler yapıyor ve koleksiyon coşkusunu çevresine de aktarıyordu; aynı zamanda resim yapmaktan da hoşlanan, evdeki yardımcısı Gertrud Zlottko’ya bile.”

Fakat siyasi tartışmalardaki tüm tavizsizliğine, iddialılığına ve gücüne, yaşamla kurduğu bu çok yönlü ilişkiye rağmen zaman zaman içine düştüğü zayıflık ve çaresizlik duygusunu da kayda geçirecek kadar derin bir içgörüye sahip Rosa –kuşkusuz günün sonunda mücadeleye ve yaşama duyduğu güçlü bağı bir kez daha kurmak koşuluyla. Kitapta Rosa’nın bu dirimsel coşkusuna, direnme ve mücadele gücüne tanıklık eden sayısız mektubuna yer veriliyor. Onu bir sayfada Alman sosyal demokrasisi içinde eleştiri oklarından en çekinilen kalemlerden birine, diğer bir sayfada kaskatı bir yabanarısına dönüşmüş bulmak mümkün:

“Zorlukla kurabildiğim güzel dengenin tam orta yerinde dün akşam yatmadan önce, yine geceden çok daha karanlık olan bir çaresizliğe kapıldım. Bugün de gri bir gün, güneş yerine soğuk doğu rüzgârları hâkim… Kendimi donmuş bir yabanarısı gibi hissediyorum; hiç sonbaharın ilk soğuk sabahlarında ölü gibi kaskatı, incecik bacaklarını içine çekmiş ve kürkü kırağıyla kaplanmış bir şekilde çimenin üstünde sırtüstü yatan bir yabanarısı gördünüz mü? […] Bu gibi durumlarda yaptığım ilk iş dizlerimin üstüne çökmek ve yabanarısını ağzımın sıcak soluğuyla hayata döndürmek olurdu. Keşke güneş de benim gibi bir zavallıyı ölüm soğukluğundan hayata döndürebilse! Bu arada içimdeki şeytanlara Luther gibi mürekkep hokkasıyla karşı koyuyorum.”

Levent Bakaç’ın akıcı bir Türkçeyle dilimize kazandırdığı bu çalışmada, bir yandan dünya ve devrim tarihinin bu gelgitli dönemine Rosa’nın penceresinden tanıklık ederken, aynı zamanda onun edebiyata, botaniğe, resme, müziğe derin ilgisi ve yeteneğiyle de tanışıyoruz. Bu kitapta karşımızda “hayat piyanosunda bütün parmaklarını kullanmak” isteyen bir devrimciyi buluyoruz. Kısacası Laschitza, Önsöz’de belirttiği hedefine ulaşmış görünüyor:

“Burada sunulan yeni yaşam öyküsü, Luxemburg biyografisindeki tek yönlülükleri aşmayı amaçlıyor. Başlıca hedefim, kapsamlı arşiv çalışmaları, yayınlanmış kaynaklar ve yeni araştırma sonuçları temelinde, Rosa Luxemburg’un gelişimini gerçeğe uygun şekilde ve geniş açıdan göstermek. Elinizdeki biyografi, Rosa Luxemburg’un hayatındaki çeşitli durakları takip ediyor ve kişiliğinin, teorik çalışmalarının ve politik ve pedagojik faaliyetlerinin birliğini gözler önüne sermek istiyor. Girdiği çatışmaların ve başarı ve yenilgilerinin nedenlerini açıklamak üzere, arkadaşları ve karşıtlarının kişisel ve politik zihin dünyasına da ışık tutuluyor.”


ROSA LUXEMBURG- HER ŞEYE RAĞMEN, TUTKUYLA YAŞAMAK, Annelies Laschitza, Çev.: Levent Bakaç, Yordam Kitap, 2010.



Eftelya’nın Hikayesi (Helin KÜÇÜK)

Kitabın yazarı Thomas Korovinis Eftalya ile (Çika ismi daha sonralarında bir takma isim olarak kendisine verilmiş. Yazının devamında bahsedeceğim) 1989 yılında İstanbul’da tanışmış. Kendi tabiri ile Eftelya “Yunan Konsolosluğu’nun önünde orada cüzi miktarda parasal yardım bulmaya çalışan son trajik figürlerden biri”. O zaman seksen yaşlarında olan Eftelya’nın, hikâyesini kendine has üslubuyla paylaştığı Korovinis bu kaydı sekiz yıl sonra Eftelya’nın diline hiç müdahale etmeden kitaba aktarmış. Kimileri için okumakta zorlanacakları bu tercih, benim için Eftelya ile gerçek bir sohbet tecrübesine eşdeğerdi.

Aslında hikâye çok eski ama eskimesine erkek aklın izin vermediği kadar yeni. Erkeklerin başlattığı bir savaşta kaybolan bir küçük kız, erkek egemen toplumda nefes almaya çalışan bir ergen ve bu erkek dünyanın kuralına boyun eğmek zorunda kalan bir garip kadın. Feminist tırnaklarımı çıkarmadan anlatmaya çalışacağım; yazının hemen başında bezmeyin. Zaten kitabı okuduktan sonra “kadın haklı beyler” diyeceksiniz.

Eftelya’nın hikâyesinin başı “ne olur sonu güzel bitsin” arzusuyla başlıyor. Okulunun ilk günü, Eftelya güzel kalemlerini koyup çantasına, okul yolunu tutuyor.  Dersler az biraz sıkıcı gelmiş olacak ki uyuyakalıyor, bir kedi uyandırıyor onu sınıfa nasıl girdiği belli olmayan. Uyanıp dışarı çıktığında ilk gördüğü şey, elinde tüfeği ile bir asker karşıdaki evin kapsının önünde; içeride, evin bahçesinde ise bir adam asılmış. 5 Aralık 1917 Erzincan Mütarekesi Eftelya’nın gözlerinden anlatılıyor tam bir çocuk aklı ve diliyle. Belki okulda uyuyakalıp derslerini dinleyemiyor ama en hayati bilgi giriyor aklına Eftalya’nın: “Topal Osman Ağa’nın konağı. Hıristiyanları bu öldürüyordu, Rabbim İsa, lanetli Topal Osman, çeteci, büyük çeteci, çok kötü adam, ruhu şad olmayasıca. O zaman bir korku çöktü üstüme, bir titreme ve adamı gördüm, git oradan dedi. Hadi Eftalya, dedim içimden, doğru eve çek”. Bu topraklarda azınlık olarak yaşama giriş; Hadi Eftelya! Doğru eve çek!

Babası cezaevine girdikten sonra annesi ve ninesi ile kalan Eftelya ikisinin de ölümünün ardından bir Osmanlı kadını tarafından kaçırılıp (Bu tabir Rumlar arasında Müslümanları ifade etmek için kullanılırdı) doğup, büyüdüğü Giresun’dan Poli’ye yani İstanbul’a getiriliyor. Böylece Eftalya’nın Çika olma yolculuğu da başlamış oluyor.

İstanbul’da babasını delirmiş olarak bulan Eftalya’yı halası himayesine alıyor ve ikinci ders zili çalıyor. Bu topraklarda hem azınlık hem de kadın olarak yaşamaya giriş; “Anladım mı yani nedir hayatım? Bu duyduğun, işte budur hayatım. Gübreden çık boka gir. Boktan kaç gübreye düş.”
Sonrasında hikâye her ne kadar bilindik olsa da canınızı acıtmaya devam ediyor. Bir adamla tanışıyor, yabancı bir asker. Kendisine Çika adını o veriyor. Adam onu beklemesini istiyor, namuslu bir kız olarak beklemesini istiyor ondan. Ama başka adamların da başka planları var elbet. Eftelya, bırakırlar mı seni? Ki bırakmıyorlar. Eftelya oluyor Fahişe Çika. “Hangi yolu alayım, kime derdimi anlatayım, dünya kafamın içinde bir yumak, başım bir fırıldak gibi dönüyor, nerede bulacaksın sana benzeyen bir kalp, sana acıyacak bir yürek?” diye düşünürken adaşı Denizkızı Eftalya’nın sesiyle nasıl hüzünlendiğini anlatıyor. Onu hüzünlendiren adaşının çok genç yaşta, paşaların keyfi için bir gemide şarkı söyledikten sonra hastalanıp ölmesiyle de şarkıları susuyor. Son dersi de böylelikle Denizkızı veriyor Eftalya’ya: Bu topraklarda güzel sesli güzel kadınların ciğerlerinin ve yüreklerinin ebedi yeri, sofralarıdır ciğersiz paşaların.

Eftalya’nın hikâyesinin bir kadın hikâyesi olduğu kadar önemli bir dönem anlatısı oluğunu da söylemek lazım. Yazar Korovinis önsözde bunu şöyle açıklıyor: “Bizim insanlarımızdan birinin sürükleyici hayat hikâyesinin içinde çağdaş Türk-Yunan tarihinin birçok mihenktaşı beliriyor ve İstanbul’un son birkaç on yılının toplumsal hayatının karakteristik figür ve olayları gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçiyor”. Kullandığı dil ise yazara göre hem dramatik hem de çeşitli lehçelerin birleşiminden oluşuyor. Korovinis bunu şöyle özetliyor; “İstanbullu Rumların yerel söyleyiş- leri, hâlâ kullanılan çeşitli Türkçe deyimler ve birkaç Pontusça kelimeden oluşan bir karışım” Bu bağlamda en dikkat çeken bölümlerden biri Eftalya’nın Fahişe Çika olduktan sonra başından geçen bir olay; Evinde kaldığı Madam onun için birkaç adamla pazarlık yapıyor ve Çika da bu pazarlığa kulak misafiri oluyor. Ardından odaya dalıp durumun ne olduğunu ona da açıklamasını istiyor ve adamlar “Seni alacağız, ortaya koyacağız. Biz üç tane zengin çiftiz. Seni iyi bir eve götüreceğiz. Hepimiz beraber oynayacağız. Işıkları söndüreceğiz ve kim isterse öbürüyle ne isterse yapacak.” Çika ise bu durumdan hoşlanmıyor ve böyle şeyleri daha önce duyduğunu anlatıyor: “Duydum ki böyle şeyleri başka yerlerde yapıyorlar, uzakta, Anadolu’da bazı köylerde.” Sonrasında ise ben dâhil pek çok Alevinin bir aklı geri yüzünden hayatında en az bir kez dinlemeye maruz bırakıldığı, sonrasında bön bön bakışlarla “ya harbiden doğru mu?” diye sorulduğu “mum söndü” suçlamasını anlatmaya başlıyor. Yayınevi bu bölümü tutmalarının sebebini “Bu asılsız ithama (modern söyleyişle “nefret söylemine”) ve benzerlerine bu anlatıda da rastlanması, bunların Sünni dışı topluluklarda da yaygınlaşmış olduğunu ortaya koyuyor” diyerek açıklıyor. Çika’nın bu anlatımı konusunda ona kızmadan hikâyeye devam edebilmemin sebebi ise sanıyorum benim de aldığım derslerden biriydi. Marksizme giriş Ders:1 “ Bir toplumdaki düşünce biçimi, o toplumdaki egemen sınıfın düşünceleridir.”

Eftalya’nın hikâyesi bittiğinde ilk yaptığım şey hemen Denizkızı Eftalya’nın bir şarkısını bulup dinlemek oldu. Aynı adı taşıyan bu iki kadın adlarını bilmedikleri adamların savaşlarında, keyiflerinde onlara taktıkları isimlerle bu dünyadan geçtiler. Dilleri, onları da yok eden bir çoğunluğun diline dönüşüverdi onlar bilmeden. Birinin sesi kaldı taş plaklarda; diğerinin hikâyesi de 67 sayfaya sığıverdi ve okunu verdi bir çırpıda.

*Yazı boyunca Eftelya’yı asıl ismiyle anmamın sebebi, hikâyesini anlatırken ona Fahişe Çika diye seslenilmesinin en büyük hakaret olduğunu söylemesi. Bunu açıklıkla söylemesine rağmen kitabı hazırlayanın Eftelya’nın en nefret ettiği isimle kitabı çıkarmasını anlamak pek mümkün değil doğrusu.

FAHİŞE ÇİKA, Thomas Korovinis, Çev.: Frango Karaoglan, İstos Yayınları, 2012.



“İlham Verici” Olmaktan Fazlası (Sevinç TOSUN)

Sosyoloji öğrencileri, disiplinin kurucu “babaları”nı öğrenirlerken bir ara kulaklarına onun adı da çalınır, sonra pek üstünde durulmaz, sınavlarda sorulmaz, geçer gider. Jane Addams.

Bir kadın, üstelik üniversiteyle ilişkisi gayet mesafeli. Türkçe basımdaki Yayıncının Sunuşu’nda Chicago Okulunun ilham kaynaklarından biri olduğu belirtilmiş; ne kadar tehlikeli bir tarif! Bir kadından “ilham kaynağı” diye bahsediliyorsa, anlarız ki esas işi yapan adam ona aşıkmış ve bu aşkın verdiği güçle yoluna devam etmiş. Olsa olsa arada kafasındaki fikirleri onunla konuşmuştur. Ya da, “ona konuşmuştur” desek daha doğru. Bir tür ayna gibi.

Jane Addams bundan çok daha fazlasıydı. Sadece onlara değil, kendisinden sonra gelen kadın kuşaklarına da ilham verdi. Yaptıklarıyla, düşündükleriyle, mücadelesiyle, dünyaya katılma biçimiyle. Dünyaya katılmanın ancak eylem yoluyla olabileceğini gösterdi. Düşünce ile eylemin durmadan birbirini sınayan, birbirini besleyen, birbirini güçlendiren şeyler olduğunu. Praksisi.

Biyografi okumanın en güzel yanı muhtemelen budur: Kahramanın nasıl bir dünyaya, hangi araçlarla ve heveslerle katıldığını anlamamızı sağlar. Böylece biz, dünyayı onun gözüyle görürüz, bakışımız derinleşir, ufkumuz genişler. Addams’ın öğretmeni Caroline Potter’ın “Eğer bir kadın öğrendiklerini yalnızca biriktiriyorsa, hayati gücünü yitiriyor demektir” sözünün anlamını Addams’ın yaşamıyla kavrarız mesela. Henüz yirmi yaşındayken, mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada Truva rahibelerinden Cassandra’nın hikayesini anlatmasını, kadın sözünün değersizleştirilmesini vurgulamasını içimiz titreyerek okuruz. Bu konuşma, hayatının geri kalanında vereceği mücadelenin habercisi gibidir.

Addams’ın eylemciliği üç temel alanda ortaya çıkar: sosyal reform, kadın hakları ve barış hareketi. Bu üçünü birbirinden ayırmaz, hayatının farklı dönemlerinde biri öne çıksa da, biri olmadan diğerlerinin başarılamayacağının farkındadır.

Sosyal reform mücadelesi, onun Hristiyanlığı kavrayışıyla bağlantılıdır. “Yoksullarla birarada yaşamanın onları iyileştirmekten başka, sahici nedenleri olduğunu keşfetmek”ten söz eder örneğin. İlk Hristiyanların sınıfsal farklılıkları aşan bir topluluk kurma idealinden derinden etkilenir, Tolstoy ve İtalyan devrimci Mazzini’de bu arayışın izlerini bulur. Onun için sosyal reform, yasal ve ekonomik düzenlemelerin ötesinde, ahlaki bir idealdir. Çünkü yoksulluk, insanların “ruhlarını sakatlar”. Chicago’nun en yoksul ve göçmenlerle dolu mahallesinde kurduğu Hull House, dünyadaki ilk toplum merkezlerinden biridir ve Addams hayatının büyük bölümünü burada geçirir. Yoksullar için ücretsiz sağlık hizmetleri, kadınlar ve çocuklar için barınak, yetişkin ve çocuklar için kültürel çalışmalar sunan bu merkez, sosyal çalışma alanının ortaya çıkışının habercilerinden biridir. 1893 yılında patlayan Pullman Grevini bütün gücüyle destekler. Grevin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, sosyal reformlar için çalışmaya devam eder. Chicago’lu orta sınıftan kadınlara yaptığı konuşmada, “İnsanların vicdanının uyanması, işçi sınıfının insanlığın manevi, entelektüel ve maddi mirasına tam katılımının sağlanmasını gerektirir” der. Louise W. Knight, Addams’ın bu grev ve sonrasındaki tutumunu, “Aslında bu konuda Jane Addams’ın kavrayışı, Marx’ın öngördüğü gibi, kendi sınırlı yaşam deneyimleriyle biçimlenen perspektifiyle sınırlıydı. Bolluk içinde bir hayatta, beyaz bir kadın olarak yetişmişti, hiçbir zaman bir fabrikada çalışmamıştı ve ekonomik iktidarın gücüne kördü; ayırt edebildiği tek çatışma, kişisel olandı” diye değerlendirir. Ama haksızlık etmeyelim, Addams deneyimlerinden öğrenen biridir. Pullman Grevinden sonra babasının hayırseverlik etiğini terk ederek politik perspektifini genişletir. “Çağın tutkusu” der, “çalışanları özgürleştirmektir”. Bundan sonraki çalışmalarında hep kamusal gücün yeniden dağılımı hedefini görürüz.

Addams’ın cinsiyet bilinci, sınıf bilincinden çok daha erken uyanmıştır. Henüz çok genç bir öğrenciyken. Yıllar sonra, mezun olduğu Rockford Koleji diploma töreninde yaptığı konuşmada, kadınların saf doğasına ilişkin yaygın inancı sorgular: “Belki de kadınların siyaseten yozlaşmamış olmalarının, yasama organlarını yozlaştırmamış olmalarının ve zarara yol açmamalarının nedeni, bunu yapmak için daha önce hiçbir fırsata sahip olmamalarıdır; adeta cezası savaş suçundan bin beter olan bir askeri yasayla zincire bağlanmışlar gibi.” Bu konuşma, bize kadınlara yönelik ayrımcılığın sistematikliğini kavradığını gösterir. Tuhaf biçimde, Pullman Grevinden sonra geliştirdiği içgörü ve babasının hayırseverlik etiğini terk etmesi, onun cinsiyet eşitsizliğini kavrayışında da derinleşmeye yol açar ve işveren George Pullman’ı Kral Lear’a benzetir: Babanın yasası, sadece kız evlatları değil bütün ezilen ve sömürülenleri itaate zorlamaktadır.

Addams’ın ırkçılığa ve göçmen karşıtlığına yönelik mücadelesi, Amerika Birleşik Devletlerinin Birinci Dünya Savaşına girmesiyle, büyük bir barış mücadelesine dönüşür. Amerika Birleşik Devletlerinin ilk ulusal kadın barış örgütü olacak Kadınların Barış Partisi’nin ilk başkanı seçilir ve yıllarca uğraşmak zorunda kalacağı vatana ihanet suçlamalarını göğüsler. “Jane Addams gülünç, boş kafalı, küstah, evde kalmış yaşlı bir kadın olarak şimdi de çapını aşan konulara burnunu sokuyor”dur. Bugünleri sonradan şöyle hatırlar: “Bu toplumsal aşağılama ve bütün ülkeye yayılmış yanlış anlama, beni kendine acımanın çok yakınına getirdi. (…) Ne tuhaf ki, barış yanlısı kişi savaş zamanında kendine acıma batağından doğruca kendini haklı görmenin çorak tepelerine çıkabiliyor ve her iki yerde de kendisinden aynı şekilde nefret edebiliyor.”

1935’te, 74 yaşında öldüğünde, ona daha önce saldırmış olanlar “Amerikan kadınlığının en iyi örneği”, hatta “insanlığın anası” diye selamladılar. Neyse ki dostları onun kim olduğunu biliyor ve hatırlıyorlardı: “Olması gereken hayata değil, hayatın kendisine olan sevgisi”nden söz ettiler, sıradışı kavrayışından, kendini adama yeteneğinden, insancıllığından…

Addams’ın hayatını Louise W. Knight’ın kaleminden okumak bir zevk. Öğretici, ilham ve heyecan verici bir deneyim. Bu kısacık yazıda değinilemeyen pek çok yönüyle Addams’ı tanımak ve yüzyıl başı dünya tarihinin bir kesitini derinlemesine okumak için harika bir kitap.



JANE ADDAMS: EYLEMCİ BİR RUH, Louise W.Knight, Çeviri: Çağın Öngen, Eda Beydili, Başak Adıgüzel, Özlem Cankurtaran Öntaş, Melike Tunç Tekindal, Hale Meriç Karabekir, Çiğdem Ademhan,  Ayizi, 2014.


“Türkiye ve Kolombiya sanıldığı kadar birbirine uzak değil” (Armando Romero ile Söyleşi: İdil DÜNDAR)

Kolombiyalı şair-yazar Armando Romero, Cajambre Nehri romanıyla ilk kez Türkçede. Bir polisiye romanın bütün özelliklerini taşıyan, ama tek bir polis-dedektif karakterin olmadığı bu roman, antropolojik metinden aşk hikâyesine, tarihi romana ve coğrafi anlatıya kadar çok sayıda farklı tür arasında geçiş yapıyor, Türkiyeli okurun edebi bir ilgi duyduğu Latin Amerika dünyasını özgün bir biçimde ele almaya çabalıyor.

Romero, Kolombiya’da, Pasifik’e dökülen bir nehrin kıyısında işlenen gizemli bir cinayetin üzerinden aşk, toprak mücadelesi, erkek egemen kültür, toplumsal gerilimler, ayrımcılık ve adalet gibi pek çok temayı kitabında harmanlıyor. Geçtiğimiz günlerde Verita Kitap etiketiyle yayımlanan romanı üzerine Armando Romero’yla bir söyleşi gerçekleştirdik.

Cajambre hangi noktaya kadar otobiyografik bir roman olarak kabul edilebilir?

Çok sayıda yazar, yazdıkları romanlara hayatından parçalar ekler. Bazen bunun ölçüsü o kadar artar ki neredeyse otobiyografik romanlara dönüşürler. Cajambre örneğinde kendi aile hayatımla bir ilişki olduğu doğru. Karakterler Pasifik Kolombiyası bölgelerinde, kesin konuşursak Cajambre’de yaşamış olan akrabalarım model alınarak oluşturuldu. Genel olarak hikâye kurgu ürünü, ama gerçeğe de yaklaşıyor çünkü bütün tarihsel, sosyal ve kültürel koşullar gerçek. Ben romanlarımın dönemsel gerçekliğine çok sadık bir yazarım. Son olarak şunu da belirteyim, ben Cajambre’de o genç ziyaretçi deneyimini yaşadım, Ruperta’yı öldürdüklerinde oradaydım.

Eserde kadınlar önemli bir rol sahibi. Hepsi güçlü, gizemli… Bunu kadınlara karşı bir saygı duruşu olarak mı görmeliyiz?

Evet, ama bu saygı peşinen kabul edilmiş bir düşünceden değil, genel olarak Kolombiyalı kadın gerçekliğinden ve zorlu cangıl bölgelerinde hayatta kalmak için savaşan kadınlardan kaynaklanıyor. Sizin de gördüğünüz gibi çok güçlüler ve gizemli olmaları, benim görüşüme göre, aşk, dayanışma ve cesaretin birleştiği feminen karakterlerinin farkında oldukları ölçüde kendi varlıklarının da bilincinde olmalarından geliyor. Oldukça maskülen bir dünyada yaşadıklarını unutmayın. Onlar için hiç kolay değil, ama şiddete başvurmadan öne çıkmayı başarıyorlar.

Roman ilerledikçe yavaş yavaş Ruperta’yı tanıyoruz. Başta kolay bir kadın olarak sunulurken, gittikçe cesur, güçlü ve devrimci bir kadına dönüşüyor. Roman başlamadan önce ölüyor ama bence ana karakterlerden biri. Siz ne düşünüyorsunuz? 

Aynı fikirdeyim, dahası bence Ruperta bu romanın başkarakteri. Ruperta tanıdığım kadınları model alarak oluştu, gerçi onlardan bazıları zenci değildi. Ama piangua toplayıcısı olarak çalışan kadınların savunması için verdiği savaş, halkına duyduğu tutku, çektiği acılar ve zorluklar onu Pasifik’te zenci kadının bir sembolüne dönüştürüyor. Savaş sadece işteki sömürünün getirdiği kötü muameleye karşı değil, aynı zamanda toprak kaybına, yerinden edilmeye, kültürel habitatın yok edilmesine, devletin polisinin onları mecbur bıraktığı terk edişe karşı veriliyor.

Romanda tek bir polis karakter bile yok ama bir polisiye romanın bütün özelliklerine sahip. Benim aklıma gelen tarif ‘Polisiye olmayan polisiye’. Aynı fikirde misiniz?


Sizin de gördüğünüz gibi, Cajambre’de bütün sorunlar polis ya da ordu olmadan çözülüyor. Kolombiya’daki Afrika kültürleri hakkındaki belki de en büyük uzman olan Kolombiyalı etnolog Jaime Arocha, Bogota Milli Üniversitesi’nde yaptığımız bir çalışmada, bu romanın Kolombiya’da barışı sağlamak için yapılması gerekenlere bir örnek teşkil edebileceğini söylemişti, çünkü romanda sorunları toplumun kendisi çözüyor. Bunun bir hayal olduğunu biliyorum, ama romanımın neden polissiz ya da dedektifsiz bir polisiye roman olduğunu anlamak için gerekli ipuçlarını veriyor. Bu benim icadım değil, Cajambre’de yaşanan gerçeklik.

Romanı en iyi tanımlayan tamlama nedir? Antropolojik bir hikâye, polisiye roman, coğrafi bir anlatı, bir aşk hikâyesi…
 
Romanın kapsamını gerçekten iyi anlamışsınız. Bunların hepsi ve ayrıca tarihsel roman; çünkü ahşap toplanması ve satışı işinden, toprak ve denizin işlenmesine ve toprak sahipliğinden doğan sorunlara kadar dönemin yeniden yapılandırılması gerekti. Bütün bunları, romanın aslında biri trajik diğeri trajik olmayan iki yüzde sergilenen bir aşk hikâyesi olduğunu söyleyerek özetleyebilirim.

Romanda Pasifik cangılının zenci sakinleri ile ülkenin iç bölgelerinden gelen ‘göçmenler’ arasındaki farkları görüyoruz. Siz gönüllü bir göçmensiniz, romanın çevirmeni de öyle… Ve Türkiye, çok az insanın anne-babasının doğduğu yerde yaşadığı bir ülke. Bu anlamda, birbirinden o kadar uzak kültürler arasında aslında sandığımız kadar fark olmadığı söylenebilir mi?


Sizin de iyi bildiğiniz gibi, kültürler bizim coğrafi ve dönemsel farklara bakarak zannettiğimiz kadar birbirinden uzak değil. Cajambre’de zenci sakinler de göçmen, çünkü o zamanın ilk sakinleri Kızılderililerdi. İspanyollar, önce altını ve ardından da ahşabı işlemek için oraya zencileri getirdiler. Benim akrabalarım ahşap işçiliğinde çalışan göçmenlerdi, ayrıca ben ve bu romanın çevirmeni Amerika ve Avrupa’da yaşayan göçmenleriz. Türkiye halkının DNA’sını inceleyen çalışmalara rastlayınca, Türkiye’yi oluşturmak için bir araya gelen halkların büyük çeşitliliği karşısında çok şaşırdım. Çünkü benim ülkem Kolombiya da böyledir. Benim kişisel örneğimde, DNA’m Avrupa, Amerika ve Afrika arasında muhteşem bir karışımı gösteriyor. Cajambre kültürlerin bir kavşağı, bu yüzden Kolombiya’yı da çok iyi yansıtıyor. Türkiye de öyle değil mi zaten?

Roman, Pasifik Kolombiyası hakkında yazılmış az sayıda romandan biri. Bu, Türkiye’de kesinlikle tanınmayan bir dünya. Bunun sonucu olarak romanın yeterince anlaşılmayabileceğini düşünüyor musunuz?

Hayır, tam tersine, bence Türkiyeli okur uzun saatler boyunca yolculuk etmek zorunda kalmadan, farklı insan gruplarının bir arada bulunduğu, aynı zamanda çok verimli, tropikal, Türkiye’de hayal bile etmenin imkânsız olduğu bir doğanın görülebileceği muhteşem bir dünyaya açılan bir kapı bulacak. Türkiyeli okur, Kuzey Amerikalı okurun tersine, meraklı bir okur, genel olarak Avrupalı okur böyle. Ve Descartes’in dediği gibi, merak bilgiye götüren bütün değerlerin anasıdır.

Sık sık Yunanistan’a seyahat ediyorsunuz, Ege denizi hakkında şiirleriniz var. Türkiye, diğer pek çok şeyin yanı sıra, Yunanistan’la Ege denizini de paylaşıyor. Ülkemizi tanıyor musunuz?


Geçen sene İstanbul ve Ankara’yı ziyaret etme mutluluğunu yaşadım. Muhteşem bir seyahatti, çünkü sadece Türkiye’deki harika şair ve profesörlerle tanışmakla kalmadım, Kolombiya Büyükelçiliği sayesinde ebedi şair dostlarımdan biri olan Alvaro Mutis hakkında seyirci topluluğuyla sohbet etme fırsatını da yakaladım. Türk ve Yunan tarafındaki Ege’nin aynı gerçeklikte çözümlenen iki ayna olduğunu biliyorum, ama beni en çok etkileyen şey devasa bir gizem olan İstanbul’du. Batı tarihinin katmanlarını okumayı tamamlayamadığım, üst üste yazılmış bir parşömenden oluşan bir şehir. Hayran olduğum yazar Orhan Pamuk’un kitaplarını tanıyordum ve bahsettiği melankolinin nedenini hep kendime sorardım. Onun düşüncelerini derinlemesine kavrayabileceğimi sanmıyorum, ama o melankolinin şehrin birbirini takip eden farklı yüzlerinden kaynaklandığını söyleme cüretini göstereceğim. Bu yüzler ortadan kaybolmuyor, bir köşede, bir sokakta, caddenin bir kıvrımında ya da bir köprünün altında gizlenerek, geri döneceklerine dair bize söz veriyorlar. Biz de onları bekliyoruz. Türkiye’ye geri dönmeyi çok istiyorum, bu gizemi çözmek için değil, onu yaşamaya devam etmek için.

Söyleşiyi İspanyolca aslından çeviren: İdil Dündar

CAJAMBRE NEHRİ,Armando Romero, Çev.: İdil Dündar, Verita Kitap, 2015.

Türk Öykücülüğünde Tekrar Klasiği Yakaladı (Ayça KOCAVARDAR)

Bazı edebiyat yapıtları, cami avlusuna bırakılmış kimsesiz çocuklar gibi, bir köşede sessiz sedâsız doğar, yaşamları talihin, kısmetin, bahtın açıklığına bağlıdır.
Bazen yıllar sonra fark edilir, kimi zaman unutulur gider.
Gönüllü sürgün olarak 18 yıldır yurtdışında, ABD'de yaşayan, gazeteci-akademisyen-yazar Mahmut ŞENOL'un 2015 yaz başında gürültü patırtı çıkartmadan yayımlanmış hikâye kitabı, ortalıkta caka satan, rafları kaplamış kitaplar arasında uzaktan parlayan ışığıyla bir yıldız gibi görünüyor.

Mahmut Şenol, 15 yıl evvel başladığı romancılığının yan ürünlerini topluyor gibi, son olarak, romanlarında yer almadığını itiraf ettiği hikâyelerini yayımladı. İskenderiye Kitaplığı tarafından basılıp yayımlanmış, ¨Geçiyordum, Uğradım!¨ başlıklı on bir hikâyelik seçki, Türk öykücülüğünde Haldun Taner, Sait Faik, Memduh Şevket, Mehmet Seyda, Nezihe Araz, Umran Nazif gibi isimlerin kurduğu ekolün ardından yol aldığını gösterip, edebiyat eleştirmenlerince, âdeta ¨Rüştünü ispat¨ etmiş bulundu.

¨Phaselis Adağı¨, ¨Bay Konsolos¨, ¨Çerkes Âdil Paşanın Tahsildarlık Günleri¨, ¨Akhisar Düşerken¨, ¨Capon Çayevi¨ başlıklı romanları ve diğer yapıtları da bulunan Mahmut Şenol, nihayet, öykücülüğe başladı.
Genellikle romanlardan evvel öyküyle yola çıkılır, sonrasında romana geçilir diye bilinmekle beraber, tersinden gitmiş gibi, Şenol yapıtında her biri başlı başına ¨hikâye¨ olan anlatılarıyla, masalcılığını-roman yazarlığını tekrar okura gösteriyor.

Türk Edebiyatında öykücülüğün şiirsel bir tarzı zorlamak dışında okurun aklında kalacak bir şey anlatmadığını söyleyen Mahmut Şenol'un ¨Geçiyordum, Uğradım!¨ı, okunduktan sonra, başkalarına da anlatılacak söylenti olup okurun hafızasında yer ediyor. Bu anlamıyla, ¨Geçiyordum Uğradım¨ bir bakıma, meydanı doldurmuşlara karşı orta yaş üstü kuşaktan bir edebiyatçı tarafından yazılmış bir manifesto gibi okunuyor.

Şenol'un şiddetli biçimde muhalif göründüğü, yeni-sokak diliyle yazılmış, Türkçenin imla ve yazılım kurallarını hiçe sayan, bir ¨hadiseyi nakletmekten ziyade¨ , izlenimciliği öne çıkaran, anlatılan şeyin okurun algısına bırakıldığı yazı tarzının tam karşıtı bir hikâyecilik, bu yapıtta ortaya böyle çıkmış oldu.

Şenol, ¨Benim aktardığım hikâyeyi, Okur, bir dostuna gidip anlatabilir; oysa günümüzde Taner, S.Faik, K.Tahir, O.Kemal gibi yazarlarımızın kurduğu anlatı sanatını yok eden eserlere rast geliyoruz, okuyunuz, kitabı kapatınız, aklınızda tek bir şey kalırsa, lütfen beni arayınız!¨ diye iddia ettiğini anlamak için ¨Geçiyordum, Uğradım!¨ başlıklı kitabı edinmek, bu saatten ve böylesi bir savunudan sonra, edebiyat tutkunu Okurlara bir mecburiyet oldu.

Kitap hakkında yazan, öykücü-senarist Piraye Şengel, ¨İyi öykücüler Gökten zembille inmiyor, diyenler için, müjde! Gökten zembille iyi bir öykücü indi, diyebilirim. Edebiyatımıza yetkin eserler veren Şenol, bu kez de öyküleriyle ne kadar usta olduğunu kanıtıyor.¨ derken, roman yazarı-edebiyat ustası İbrahim Dizman, ¨....öyküleriyle, sıradan olduğunu bildiğimiz ama onun anlatışıyla yazınsal kişilik kazanan insanları, her gün içinde yaşayıp farkına varmadığımız çevre ayrıntılarını her zamanki kıvrak diliyle anlatıyor.¨ diye yazması Şenol'un bu son yapıtı üzerine merak uyandırıyor.

Kitap kapağı ise ilk öyküyle âdeta bütünleşen bir canlandırma-ilustirasyon eseri olarak göze çarpmaktadır. İngiliz, endüstri çağı ressamı Mark Elliott tarafından yapılmış çalışma, insanın tekliğini ve yalnızlığını anlatan bir temayla, ilk öyküyü kucaklıyor.

BirGün'ün kurulduğu ilk yıllarda uzun müddet ABD temsilciliği ve muhabirliğini yapan Şenol'un gazete yazıları arasında sürmanşete çıkan haberleri de olmuştu. Hâlen Cumhuriyet gazetesi dışhaberler sayfası yazarları arasında bulunan Şenol, farklı alanlarda kalem oynatmaya meraklı görünüyor. Arkitera Mimarlık dergisi, Roman Kahramanları, Türk Dili, Varlık Edebiyat dergisi, Açık Gazete, Mesele Kitap dergi gibi sıralanacak farklı yerlerde yazıları yayımlanan Şenol'un eski romanlarının şu günlerde, Alfa Yayımcılık tarafından ikinci baskıları da matbaaya verilmiştir. Kitaplarının ikinci bir kuşak tarafından okunacağına dair ümitlerini öğrendiğimiz Şenol'un, önümüzdeki Ekim ayında ¨Dalkavuk Hanım¨ başlıklı bir romanı da baskıyı bekliyor.
GEÇİYORDUM, UĞRADIM, Mahmut Şenol, İskenderiye Yayınları, 2015