Cinsellik, Şiddet ve Hukuk: Feminist Yazılar

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Alev Özkazanç bu ilk “feminist” kitabında 2009 yılından itibaren cinsellik, şiddet ve hukuk konusunda yazmış olduğu yazıları bir araya getirerek okurun ilgisine sunuyor. Yazar, ele aldığı konuları, bu konular üzerinde uzmanlaşmış bir akademisyen olarak değil, daha çok belirli bir politik kaygıyla hareket eden bir feminist olarak çözümlüyor. Bu çerçevede, hâkim bazı feminist söylemleri ve tavırları içkin bir eleştiriye davet eden yazar, kitabında asıl olarak cinsel şiddet ve hukuk ilişkisine dair öz-eleştirel bir politik perspektif geliştirilmeye çalışıyor.

Cinsellik, Şiddet ve Hukuk: Feminist Yazılar
Yazar: Alev ÖZKAZANÇ
Yayınevi: Dipnot Yayınevi

Düş Kıyamet


“Çok kısa bir sürede okudum Düş Kıtamet'i. Roman kahramanlarının bireysel anlatımlarıyla kurgulu, dili, dilimizin bir zenginliği olan Osmanlıcayı başarıyla kullanması ve romanın içinde ironik yazar olarak epik gezintisi, farklı bir roman çıkarıyor karşımıza. Bu farklılık, onun başka yelkenlilere binerek, yeni yazılara seyr-ü sefer eyleyeceğini gösteriyor.” (Ferhan Şensoy)

Düş Kıyamet
Yazar: Elif DURDU
Yayınevi: Bilgi Yayınevi


Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları, Bir Uzun Sonbahar, Bir Yaz Mevsimi Romansı


Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları, Bir Uzun Sonbahar, Bir Yaz Mevsimi Romansı ve bu üç romana birden yayılan nihilistik bir yangın. Demir Özlü, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitabında gittikçe derinleşen bir yalnızlıkla, varoluşun dehlizlerinde ne yapacağını bilemeyen küçükburjuvanın açmazlarını anlatıyor. Eski İstanbul’un, kaybolmakta olan o büyülü kentin içinde ruhsal ve tensel çöküşü derinlemesine yaşayan yazarlar, sanatçılar, küçük bir aydın kesimi... Aradıkları sığınak neydi? Çağın yavanlığı ile karşı karşıya kalmış bir yazar nereye sürüklenirdi? Döneminin siyasi tablosu içinde sıkıyönetimlerden, darbelerden, kültürel bunalımlardan hiçliğe sürüklenen, sonunda kendini kuzeyin donuk kentlerine sürgün eden bir usta yazarın, hüznün diliyle oluşturduğu üç romans.

Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları, Bir Uzun Sonbahar, Bir Yaz Mevsimi Romansı
Yazar: Demir ÖZLÜ
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları



Jacques Lacan


Jacques Lacan çağdaş düşünürlerin en merak uyandıran ve en tartışmalı olanlarından birisidir. Ayrıca Lacan, Freud'dan beri gelmiş en etkili psikanalist olarak kabul edilir. Lacancı teori, edebiyattan sinemaya, cinsiyet çalışmalarından sosyal teoriye kadar birçok farklı alanda yankı bulmuştur. Arkadaşımız Abdurrahman Aydın’ın çevirisini yaptığı bu kitap, Lacan'ın kavramlarına ve yazılarına kolaylıkla ulaşılabilen bir rehber olma niteliğindedir. Sean Homer, bu kitapta Lacan'ın “İmgesel ve Sembolik”, “Oedipus Kompleksi ve Fallusun Anlamı”, “Bilinçdışının Öznesi” ve “Cinsel Ayrım” kavramlarını detaylı olarak incelemektedir.

Jacques Lacan
Yazar: Sean HOMER
Çeviri: Abdurrahman Aydın
Yayınevi: Phoenix Yayınevi

Gümüş Karası Deniz


Genç İngiliz yazar Susan Fetcher’in, şiirsel anlatımıyla biçimlenen Gümüş Karası Deniz, en beklemediğimiz anda yaşamın bizden neler alabileceğini, neler verebileceğini ve hangi biçimde olursa olsun, sevginin en büyük armağan olduğunu anlatıyor. Fletcher yitirilenler, yalnızlık, suçluluk ve sır saklamanın insanların ruh sağlığını nasıl etkilediği temalarını işleyen ödüllü bir yazar. Kişilik özelliklerini, acıları, çocuklukta deneyimlenen acımasızlığı, gizli sığınma yerlerini ve adanın dağlarını, denizini, dalgaların yükselip alçalmasını öylesine inceden inceye anlatıyor ki, adayı avucunuzun içi gibi bildiğiniz, adalıları yakından tanıdığınız duygusunu yaşıyorsunuz.

Gümüş Karası Deniz
Yazar: Susan FETCHER
Çeviri: Can Belge
Yayınevi: Can Yayınları

Grafik Kanon


Çizgi roman severlerin dünyanın önemli illüstratörlerinin işlerini bir arada bulacağı, edebiyat severlerin ise klasik metinlerin çizgilerle buluşmasından mest olacağı ve belki de şimdiye dek fazla haşır neşir olmadıkları çizgi romanlara ilgilerinin artacağı bu yaratımın 2. Cilt’i bizi dünya edebiyatının 19. yüzyılda kaleme alınmış çığır açan örnekleriyle görsel bir yolculuğa çıkarıyor.  Yalnızca aşina olduğumuz değil, belki de ismini ilk kez duyduğumuz eserlerin çizgilerle dansı insana bambaşka bir bakış açısı sunuyor.

Grafik Kanon -Cilt 2-
Editör: Russ KICK
Yayınevi: Kolektif Kitap

Benim Adım Meleklerin Hizasına Yazılıdır


Bir akıl hastanesini, yaşadığımız dünyanın metaforuna çeviren Hüseyin Kıran normali, anormali ve normları kendine özgü ironisiyle sorguluyor. Benim Adım Meleklerin Hizasına Yazılıdır'da, Ruhi Bey'in felsefi, dini ve siyasi dogmalarla yoğrulmuş, toplumla çatışmalı bilincini yansıtırken kutsal kitaplara, ayetlere, surelere göndermelerle zengin bir dil evreni kuruyor ve şiirsel olduğu kadar travmatik, akıcı olduğu kadar kekeme diliyle kötülüğün, karanın, tiksindirici olanın, dışarıda bırakılmışların, kapatılanların izini sürüyor...

Benim Adım Meleklerin Hizasına Yazılıdır
Yazar: Hüseyin KIRAN
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları



Heba


Türkçe romanın en saygın isimlerinden biri olan Hasan Ali TOPTAŞ’ın merakla beklenen “Heba” romanı yayınlandı. Kendine özgü bir Heba, göz gözü görmez insafsızlığın, doğruya benzemeye muvaffak olan yalanın, utanmazlığın, linçin, kıstırılmışlığın romanı. Edebiyatın kirişlerini çatlatan büyük bir yazardan yalnızlığın, pişmanlığın, askerliğin, heder olmuş bir ömrün romanı. İpek kadar yumuşak ve ipek kadar sağlam.

Heba
Yazar: Hasan Ali TOPTAŞ
Yayınevi: İletişim Yayınları

Afişe Çıkanları Anımsamak (Mustafa ŞAHİN)

2013 yılının ocak ayında çok önemli iki kitap yayımlandı. İlki ‘İletişim Yayınları’ndan Yılmaz Aysan imzasıyla, yayınevinin 30. yılı anısına denk düşen ‘Afişe Çıkmak’. İkincisi ise Ali Yılmaz’ın yazdığı ‘Metis Yayınları’ndan: ‘Kara Arşiv 12 Eylül Cezaevleri’.

İki kitabı peş peşe okuyunca, gerek Kara Arşiv, gerekse Afişe Çıkmak kitabıyla yapıt olarak bir benzerliği bulunmayan D.H. LAWRENCE’ in ‘Harman Yerinde Aşk’ adlı öykü kitabını anımsadım. Daha doğrusu bu kitapta altını çizdiğim bir cümleyi!

Her iki kitap farklı yayınevlerince basılmış olsalar da basım tarihlerinin çakışması güzel bir tesadüf! Çünkü ikisi de bizler geçmişte yaşanılanları anımsayalım diye yazılmış. Birbirlerini tamamlıyor, unutulmuşluğun derin uykusunda bizleri sarsıyorlar!

12 Eylül 1980, taraflı tarafsız herkesin kabul ettiği, bir milat ülkemiz açısından. Kırılma noktası her bakımdan. Bu tarihte ülkemizin hemen hemen tüm kentlerinde, kasabalarında, köylerinde bacalardan, daha sonbaharın başı olmasına rağmen, dumanlar yükseliyor göğe… Korkuyla yakılan kitapların, dergilerin, afişlerin, fotoğrafların, pankartların, kartpostalların dumanı genizleri yakıyor! Yakılmayanların çoğuna da 12 Eylül yönetimi el koyuyor; suç aleti sayıyor… Çok azı geriye kalıyor, saklanabiliyor! Ve geriye kalanlar da yıllar sonra çıkan Yılmaz Aysan’ın kitabının materyallerini oluşturuyor.

Afişe Çıkmak, 1963-1980: Solun Görsel Serüveni, alt başlığını taşıyor. Baskısıyla, dizgisiyle, içeriği ile tam bir prestij kitap! Yayınevini de, Yılmaz Aysan’ı da kutlamak gerek. Benim yaşım ve yaşı bana yakın olanların umut, hüzün, acı vb. çok değişik duygularla elinden bırakamadan okuyacakları ve gençlerin ise merakla geçmişi öğrenmeye çalışacakları böyle bir yapıtı bizlere sundukları için!

“Yılmaz Aysan’ın aşkla yürüttüğü bir belgeleme çalışmasına dayanan kitabı, ‘70’lerin “aura”sını gözümüzün önüne getiriyor. O dönemin genç insanlarının anlatma, müdahale etme, ses çıkarma, bir şeyler yapma, kısacası dünyaya katılma iştahını gösteriyor bize. Televizyonun siyah-beyaz tek kanal, bilgisayar teknolojisinin laboratuar aşamasında, sosyal medyanın olsa olsa hayal hanesinde olduğu bir zamanda, mütevazı iletişim yollarını kullanmaktaki yaratıcılığı gösteriyor.” (s. 9)

Kitabın sunuş yazısında yer alan yukarıdaki alıntı, yapıt hakkında okuyucuya yeterli ipucunu veriyor olmalı…

12 Eylül 1980 öncesi, emek açısından, rengârenk çiçekler açmış bir bahar dalıysa eğer, sonrası ise, bu bahar dalının ani düşen bir kırağıyla çiçeklerinin kavrulup dökülmesidir. Kara günlerdir!..

İşte bu kara günlerin belgesel kitaplarından biri Ali Yılmaz’ın kitabı: ‘Kara Arşiv’. 12 Eylül Cezaevlerini anlatıyor. Kitap bir sözlü tarih araştırması şeklinde de okunabilir. Kitapta 1980-1986 yılları arasında Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevlerinde insanın aklına gelmeyecek yöntemlerle işkenceye uğrayıp da hayatta kalanların tanıklığıyla karşılaşıyoruz. Çoğu sol görüşlü. İçlerinde sağ görüşe sahip olanlar da var; Yaşar Okuyan gibi. Adi suçlardan yatanlarda nasibini almış bu uygulamalardan. Hatta yabancılar bile!

‘Kara Arşiv’i salt bir sözlü tarih araştırması şeklinde değerlendirmek yanlış olur. Kitabı iyi anlayabilmek için sunuş bölümünü dikkatli okumak gerekiyor.

“Bu çalışmanın temel tezi, 12 Eylül cezaevlerinde günümüz dünyasında emsali az görülen vahşi uygulamaların rasyonel bir düzenlilik taşıdığıdır.(…) Bu uygulamaların münferit ve arızi olduğunu sanmak büyük bir yanılgı olacaktır. Yıllar sonra toplumsal yapının iktidarın istediği biçimde değişikliğe uğradığı göz önüne alındığında, cezaevinde yapılanların kontrolsüz ve sistemsiz olmadığı daha iyi anlaşılmaktadır.” (s. 12)

“Türkiye’nin uluslararası sermayeye entegre olmasını sağlayabilmek amacıyla atılan temellerin toplumsal hazırlığının şekillendirdiği bu süreçte cezaevleri önemli bir rol oynadı. İktidar oyununun sahnelendiği tiyatrolar cezaevleriydi.” (s. 11)

“Özetle cezaevi, beden ve zihin üzerinde iktidarın uygulanmasının önemli bir aygıtıdır. İktidar bunu disiplin uygulamalarıyla, temas ettiği bedenin ve zihnin her zerresine sızarak gerçekleştirir. Cezaevi görünürde nasıl somut bir yapıysa, disiplin de o somut yapının ruhudur.(…)” (s.22)

12 Eylül yönetiminin birinci görevi 12 Eylül 1980 darbesine kadar hayata müdahale etmeye çalışan genç insanların, başka bir değişle afişe çıkanların; muhaliflerin, devrimcilerin bedenlerine ve zihinlerine şiddet yoluyla sızmak olmuştur. Onları susturmak ve çıkarlarını savunduğu egemenlerin istediği gibi, onlar için, dikensiz bir gül bahçesi yaratmak…

Kitap bizlere insanın nasıl insanlılıktan çıktığını gösteriyor aynı zamanda. Toplumu ehlileştirmek amacıyla yapılan işkencenin, bedenenden başlayarak ruha sızma yollarının, münferit değil planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini kanıtlıyor. Kitabın özü bu!

Yüreklere korku salmak, utanç duygusuna düşürmek ve kendini suçlu hissetmek… İnsanı teslim almanın yollarını iyi biliyorlar…

Cezaevlerinde başlayarak toplumun her kesiminde, iktidarlar, amaca ulaşmak için her türlü işkence yöntemini mubah saymıştır! Uygulamıştır! Uygulamaya da devam etmektedir.

Bugünlerde okullarımızda ‘tek tip kıyafet’ uygulaması terk edilip serbest kıyafet uygulamasına geçildi. Okullardaki ‘tek tip kıyafet’ uygulaması, 12 Eylül ile birlikte yaygınlaşmış ve uygulana gelen bir disiplin yöntemiydi. (Kılık kıyafet kuralını çiğneyen öğrencilerin disiplin kurulunu boyladığını bilmeyenimiz yoktur!) ‘Tek tip kıyafet’ uygulamasının terk edilmesiyle birlikte çoğu okulda her sabah derse başlamadan önce okul bahçesinde veya girişinde öğrencilerin sıraya geçirilmesi, içtima uygulaması, durumuna da son verilmeye başlandı. Bir okul yöneticisinin bu durumla ilgili arkadaşlarına söyledikleri şöyle:

“ Tek tip kıyafet uygulaması sona erdikten sonra sabah içtiması gereksiz artık. Önceden öğrencilerin kılık kıyafeti kurallara uygun mu, bakıyorduk, denetim yapıyorduk… Artık neyi denetleyeceğiz ki?”

İçinizden, ‘Çok üzüldüm(!)’ dediğinizi duyar gibiyim.

Görüldüğü gibi 12 Eylül uygulamaları cezaevlerinde başladı ve toplumun tüm kesimlerinde yaygınlaştırıldı. Okullarda bu dönemle birlikte bir tür cezaevi haline dönüştürülmüştü.

Kitapta işkenceye uğrayan mağdurların anlattıklarına oldukça yer verilmiş. Onların anlattıkları sayesinde öğreniyoruz yapılan insanlık dışı uygulamaları. Ya işkence yapanlar! İşkenceyi uygulayıp gerçekleştirenler… Onlar pek rastlayamıyoruz kitapta! Oysa onların pek çoğu bugün hayatta!.. Ne yapıyorlar? Hayatlarını hiçbir şey olmamış gibi nasıl devam ettiriyorlar? Eşlerini ya da sevgililerini nasıl sevip okşayabiliyorlar? Sözgelimi işkence yaptıkları çocuklar, gençler yaşında kızları, erkek çocukları varsa, onları kucaklarken, öperken neler duyumsuyorlar, kendilerini nasıl hissediyorlar? Rahat uyku uyuyabiliyorlar mı mesela? Kitaptan bu durumla ilgili bir alıntı:

“(…)Yakalayıp bir kamyonetin arkasına attık. Koli bandıyla bantladık. Ormanlık bir alanda sorguladık. Sonra oturtup infaz edildiler. Çocuklar bir an için geri adım atmadı. Vurulurken ‘insanlık onuru işkenceyi yenecek’ diye slogan atıyorlardı. Şimdi benim oğlum, onların yaşında. Düşündükçe ağlıyorum.” (s. 230)

Demokratik bir toplum olma, kendimizle yüzleşme yolunda bir fırsat Kara Arşiv. Okurken içimizi acıtsa da, bazı bölümlerini okumayı kaldıramasak da, kütüphanemizdeki yerini almalı. Yanında da mutlaka Afişe Çıkmak bulunmalı.

Son söz D.H. LAWRENCE’ in ‘Harman Yerinde Aşk’ öykü kitabından altını çizdiğim alıntı olsun istedim, kulaklara küpe olsun diye:

“(…)Sınıf nefreti derin, derindir ve bütün insani duyguları uçurumunda yutmaya başlar.(…)”(s. 287)

Sahi, kitabın anlattığı dönemde işkence yapan işkenceciler hangi sınıftandı dersiniz?..

Unutmayalım, insanlık olarak, tek sığınağımız BARIŞ! Barışı büyütmek dileğimle, iyi okumalar!

KARA ARŞİV, Ali Yılmaz, Metis Yayınları, 2013.

AFİŞE ÇIKMAK, Yılmaz Aysan, İletişim Yayınları, 2013.

Yeni Bir Çağ Hayali: Yirminci Yüzyılı Yaratan Kadınlar


Yıl 1896. Bury’li Bayan Rigby Birlik Konferansı’nda kadınların eşit çalışma saatleri talebi hususunda şunları söyledi: “Az saat çalışmak Jack’e iyi geliyorsa, mutlaka Jill’e de iyi gelir.” Sheila Rowbotham’ın Sel Yayınları’ndan çıkan kitabı, kadınların 1880’lerden itibaren toplumsal hayatın her alanında verdikleri mücadeleden örnekler sunuyor. Gündelik yaşamın küçük ayrıntılarından, cinsellik ve emek sorunlarına, kadının ev içi konumu ve anneliğine dair başlıklar altında anlatılan mücadele pratiklerinin tarihi, sadece ismi duyulmuş kadın ve ya kurumlar üzerinden değil, bir şekilde kadın hareketine dahil olmuş kadınların hikayelerine de yer veriyor. Aynı şekilde bu tarihi kesitte feminist hareketin de doğuşunu ve yükselişine tanık oluyoruz. Rowbothom bunca mücadele sonrasında bugün gelinen noktanın daha iyi olup olmadığı sorusuna da cevap veriyor: “Belki de olasılıklara duyulan inanç, en değerli mirastır.”

Yeni Bir Çağ Hayali, Yirminci Yüzyılı Yaratan Kadınlar (2013) Sheila Rowbothom, Sel Yayınları


90’larda Lubunya Olmak


LGBT tarihi ve belleği oluşturma amacıyla Siyah Pembe Üçgen tarafından yapılan sözlü tarih çalışmaları, sessizleştirilmiş ve yazılmamış tanıklıkları görünür kılarak başka bir tarih yazımını mümkün kılıyor. İlki 2012 yılında “80’lerde Lubunya Olmak” ismiyle yayınlanan sözlü tarih dizisinin ikinci kitabı “90’larda Lubunya Olmak” geçtiğimiz Şubat ayında çıktı.

Kitap on dokuz LGBT bireyin, “lubunyaların” tanıklığı ile oluşturulmuş. Lubunyaların yaşadığı ayrımcılık, şiddet ve dışlanma üzerinden şekillenen tarihlerinin anlatıldığı kitapta, lubunyaların ilk kez 90’larda bir araya gelerek başlattıkları örgütlenme çalışmalarına da yer veriliyor. 90’lar özel bir tarihi kesit, ilk Onur Yürüyüşü, tematik dergilerin çıkması, Ülker sokak olayları gibi diğer ilklere de tanıklık ediyor.

90’larda Lubunya Olmak (2013), Yavuz Cingöz, Erdem Gürsü, Siyah Pembe Üçgen

Fahişe Çika


2011 yılında kurulan İstos Yayınları’nın Tanıklıklar dizisinin ilk kitabı olan Fahişe Çika, Thomas Korovinis’in bir çalışması. O zaman seksen yaşında olan Eftalya, yani Çika ile Yunan Konsolosluğu önünde tanışıp, hayat hikayesini kendi ağzından dinleyen Korovinis, bu kayıtları sekiz sene sonra kitaplaştırmış. Aslen Giresunlu olan Çika, dönemin koşulları ve kendi kişisel tarihi sonucunda İstanbul’a gelir. Çika’nın İstanbul’da tutunmaya çalışmasının ve devamında bir Galata genelevi sakini olmasının hikayesi, aynı zamanda İstanbul’un son yüzyılının toplumsal hayatının zengin ayrıntılarını da içeriyor. Bunu, dil üzerinden de takip etmek mümkün: Çika’nın dili, İstanbullu Rumların yerel söyleyişlerin, Türkçe deyimlerin yanı sıra Pontusça kelimeleri de içeriyor.

Fahişe Çika (2012) Thomas Korovinis, İstos Yayınları

OHAL'de Feminizm

Ceren Belge’nin yaptığı bu çalışma, Türkiye kadın hareketinin en önemli figürlerinden biri olan Nebahat Akkoç’un hayat hikayesini anlatıyor. OHAL’in hüküm sürdüğü yıllarda bölgede öğretmenlik ve sendikacılık yapan Nebahat Akkoç, aynı zamanda bu zor zamanların kadınlar tarafından daha farklı deneyimlendiği inancından yola çıkan KAMER’in de kurucusu. Nebahat Akkoç’un hayat hikayesi, içerdiği inatçı mücadele ile feminizmin devrimci yönüne, değiştirmekten ve dönüştürmekten vazgeçmeyişine olan inancımızı tazeliyor. Kitap sadece Nebahat Akkoç’un anlatısından mürekkep değil; Akkoç’un çocukları Hasan ve Berçem’in de OHAL yıllarını ve annelerinin mücadelesine dair hikayelerini de anlatıyor. Kitabın kendi deyişiyle “Hasan’la Berçem’in, annesi babası Kürt, Alevi veya solcu olduğu için akşam eve gelememiş, işkence görmüş, cezaevine girmiş on binlerce çocuğun hikayesi.” Belge’nin bu çalışması, bir kamera misali 90'larda bölgede yaşayan muhalif bir ailenin üyelerinin gözünden bir film çekiyor bizim için. Ödetilen bedeller kadar, umuda ve mücadeleye dair de bir film.

OHAL’de Feminizm, Nebahat Akkoç Anlatıyor (2012) Ceren Belge,Ayizi Yayınları

Ulysses: Dünyanın Romanı (Meltem GÜRLE)

Jacques Derrida, Ulysses’i değerlendirirken, Joyce’un romanının Batı düşüncesinin gelip dayandığı sınıra işaret ettiğini söyler. Derrida’ya göre, felsefede Hegel’in Fenomenoloji’si ne ise, edebiyatta da Ulysses odur: Yani insan deneyiminin tümünü tek bir solukta ifade etmeye yönelik “devasa bir teşebbüs”tür.

Bana kalırsa Derrida bunu söylerken, Ulysses’in saygıdeğer bir çabanın ürünü olduğuna işaret etmekle beraber, bu romanda delice bir şeyler olduğunu da ima ediyordu. Sonsuz çağrışımlar, sayısız gönderme ve anıştırmalar, akıllara zarar kelime oyunları ve dilsel cambazlıklarla dolu bu roman, gerçekten de aklı başında birinin (mesela Henry James’in) yazacağı türden bir kitap değildir.

Aslına bakarsanız Ulysses, insanın ancak çocukken sahip olacağı türden bir inadın ürünüymüş gibi gelir bana hep. Romanın tümünde, bir yeniyetmenin yalnızca dünyaya dair her şeyi kayda geçirme hevesi değil, günbegün uğraşarak oluşturduğu bu hayat ansiklopedisiyle duyduğu gurur da hissedilir. Futbolcu kartlarını, çocuk dergilerini, dünya atlasını, gazoz kapağı koleksiyonunu önümüze serer gibi davranır bazen, Joyce. Bütün o oyunculuğu ve mizah duygusu da bence bu çocuksu (“her dem taze” mi demeliyim?) heyecanından gelir. Her olasılığın peşinden koşar, her ayrıntıyı açıklamaya çalışır ve kimi zaman sonsuz gibi görünen listeler ve kataloglarla sabrımızı denemeye kalkar.

Elbette Ulysses bütün bunlardan ibaret değildir. Bir başka açıdan baktığımızda, müthiş incelikli, ölçülü ve yer yer neredeyse lirik bir metinle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Ancak, Joyce’un romanında, dünyanın tümünü aynı anda anlamak ve bilmek isteyen açgözlü bir anlatıcının varlığı inkar edilemez. Bu anlatıcı, bizimle durmadan oynar ve metnin sınırlarını zorlar. Aslına bakılırsa, aklın sınırlarını da zorlar – ki herhâlde Derrida’nın da kastettiği budur.

Joyce’un romanında, dünyanın bütün tecrübesini bir bütün olarak ifade etme arzusuyla birlikte, bunu yapmanın olanaksızlığı da dile gelir. Dünya bunun için fazla büyük, fazla zengin ve fazla karmaşıktır. Onun için, bu çabanın yazıya dökülmesi bile romanı komik bir roman hâline getirmek için yeterlidir. Sonsuz bir arzuyla dünyayı yeniden ve yeniden kataloglayıp tanzim etmeye çalışan bir anlatıcı ile, kendini bir türlü ona teslim etmeyen dünyanın ilişkisi gülünçtür çünkü. Joyce bunu kazara değil, bilerek yapar gerçi. Bu çabanın altını çizerek onun olanaksızlığını bir kez daha göstermek ister bize.

Gerçekçiliğin ne olduğu sanatta her zaman tartışmalı bir meseledir. Picasso’nun bile kendisini gerçekçi bulduğu düşünülürse, son tahlilde buna karar vermek zordur hakikaten. Fakat edebiyatta bir akım olarak düşündüğümüzde, Joyce’un kendinden önce gelen gerçekçi yazarların çizdiği sınırlarla oynadığını, onlara yeni boyutlar kazandırdığını ve hayatın (ya da onun bir kısmının) bir çerçeve içine yerleştirilip temsil edilebileceğine inanan bu dünya görüşünü tiye aldığını, nesnesine tümüyle hakim olabileceğini iddia eden bu kontrolcü zihinle alttan alta dalga geçtiğini söylemek mümkündür.

Klasik romanın yazarı, akşam eve geldiğinde sürekli ışıkları söndüren bir baba gibidir. Bir takım odalarda ışık yanmasını gereksiz bulur çünkü. “Lütfen makul ol,” der size, “Mutfağın lambasının yanmasına gerçekten ihtiyaç var mı?” Gerekli olanı gereksiz olandan ayıran ve sadece o anda işini görecek malzemeyi kullanan bir anlatıcıdır bu. Düşünceler belli bir amaca yöneliktir, detaylar ise ancak bir resmi tamamladıkları sürece anlamlıdır. Oysa, Joyce bütün odalardaki bütün ışıkları yakmak ister. Bir düşünceyi bütün çağrışımlarına kadar takip etmeye niyet ettiği gibi, bir görüntüyü de bize aynı anda bütün perspektiflerden göstermeyi dener. (İtalyan roman kuramcısı Franco Moretti, çok doğru bir tespit yaparak, bunun dilde bir tür kübizme yol açtığını söyler.) Fakat bir nesneyi görebileceğimiz sonsuz sayıda bakış açısı vardır ve bunların hepsini aynı anda okuyucuya göstermek mümkün değildir. İşte Ulysses’de bunun yarattığı acıklı ve gülünç durumlar hep el eledir. Olaylar birbirine halkalanır, çağrışımlar sarmallar oluşturur, listeler ve kataloglar uzar gider. Ama anlatıcı değişik ses ve üslupları deneyerek yorulmak bilmeksizin sayfalarca devam eder.

Dolayısıyla, bu romanın bir tür deli işi olduğunu söylemek mümkündür. Joyce da çılgının tekidir zaten. Bence aynı yargı, kitabın çevirmenleri için de geçerlidir. Akıllı adam gidip Ulysses’i çevirmeye kalkmaz. Kendine boyutları da içeriği de daha az talepkâr olan başka bir metin bulur, oturup onunla uğraşır. Edebiyat âleminde pek söylenmeyen ama bilinen bir gerçektir bu.

Fakat bu mesaj herkese ulaşmamış olsa gerek ki, geçenlerde Joyce’un romanı Türkçede bir kez daha basıldı. İlk kitap, Yapı Kredi Yayınları’ndan Nevzat Erkmen’in çevirisiyle çıkmıştı. Yeni çeviri ise Armağan Ekici’nin elinden çıkmış ve Norgunk Yayınları tarafından basılmış. Her iki çevirmeni de tebrik etmek gerekiyor bu kadar meşakkatli bir işe soyundukları için. Nevzat Erkmen’in çevirisini daha önce almış ve okumuştum. Onun yaklaşımını çok sağlam ama bir o kadar da akademik bulduğumu hatırlıyorum. Armağan Ekici’nin çevirisi ise daha akıcı ve eğlenceli göründü bana. Belki de bu nedenle biraz daha kolay ısındım yeni çeviriye.

Halbuki başında hemen okuyamadım yeni Ulysses’i. Arada bir karıştırmakla yetindim. Önce şüpheyle, ardından gitgide artan bir ilgiyle. Sonra geçen gün bir de baktım ki, romanı gerçekten okuyorum. Hem de Türkçesinden. Üstelik kafamda birtakım eşleştirmeler yapmak zorunda kalmadan, “bu kitabın İngilizcesini biliyorum da, o sayede anlıyorum olup biteni” diye düşünmeden.

Armağan Ekici dikkatli ve özenli bir çevirmen. Bunlar çeviri için gereklidir elbette. Ama Ulysses gibi bir romanı çevirmek için yeterli değildir. Bundan çok daha fazlası lazımdır. Ne mutlu ki, Ekici bu romanı çevirmek için gereken hayal gücüne de sahip. Yeni sözcükler icat etmek, dille karmaşık oyunlara girmek, belli ki hoşlandığı şeyler arasında. Yeni yetme bir oğlan çocuğunun dünyaya duyduğu merak demiştik, Ekici’de bundan da gani gani var bence. Tek bir ayrıntı için on iki tane ansiklopedi karıştıracak, hatta bütün gününü kütüphanede geçirecek birine benziyor. Joyce’a Ulysses’i yazdıran heyecandan olduğu kadar sebattan da payını almış yani.

Onun için, başka çevirmenlerin elinde dağılıp dökülebilecek “Sirenler,” “Circe” ve “Ithaca” gibi kimi zor bölümler, Armağan Ekici’nin çevirisinde orijinal metne yakın bir doğallıkta akıp gidiyor, rahatça okunuyor.

Rahatça diyorsam da, bu sizi yanıltmasın. Ulysses, çevirmene olduğu kadar okuyucusuna da meydan okuyan bir romandır. Okurken kimi zaman sizi yoracak, bezdirecek ve hatta kızdıracaktır. Ama onun için harcadığınız bütün emeklere değecektir. Zor bir sevgili gibi, eğer kaprislerini çekebilirseniz, sizi daha önce hiç karşılaşmadığınız yoğunlukta bir aşkla ödüllendirecektir.

Norgunk Yayınları’ndan Armağan Ekici çevirisi ile çıkan Ulysses’in Türkçede yeniden basılmasının, başta James Joyce hayranları olmak üzere bütün edebiyat-severler için büyük bir haber olduğunu söylemeye gerek yok. Yazarın daha önce Türkçeye aktarılmış kitaplarını, Dublinliler’i ya da Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni, okumuş ve beğenmiş olanlar için artık yeni bir maceranın kapıları açılıyor.

Ulysses, bütün ihtişamı ve eğlencesi ile, onları bekliyor.

ULYSSES, James Joyce, Çev. Armağan Ekici, Norgunk Yayınları, 2012. 

Serkan, Gülderen ve Konsomatris Abla (Ayşegül TÖZEREN)


Mahir Ünsal Eriş, üç dilli bir yazar. Öykülerinde yazarın dilinin yanı sıra karakterin dili de, dünyanın dili de birbirine içkin biçimde duyuluyor.

Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde… isimli, yazarın ilk kitabında, Eriş, okuru, merkez çevre arasındaki sınırların silikleştiği günümüzden kopararak, 80'lerin taşrasına sürüklüyor.  1980 sonrası iklimi, yası ve kederi, konu eden Türkçe öyküler, çoğunlukla öykünün 80 kuşağı olarak nitelendirilebilecek yazarlar tarafından kaleme alındılar. Eriş'in öyküleri, kuşak bağlamındaki bu genel eğilimin bir sapması olarak okunabilir. Cellâtlarla çocukların aynı dünyada yaşamaya mahkûm oluşunu anımsatırcasına, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin ardında çocukluğunu geçirmek zorunda kalmış bir kuşağın temsilcisi olan yazar, ilk kitabında, Bandırma'ya, Erdek'e, Güney Marmara sahillerine döndüğü kadar, asıl anayurdu olan çocukluğuna da dönüyor. Öykülerde, Türkiye'nin 80'lerdeki siyasi ve kültürel iklimi, kâh bir arabesk şarkıda, kâh bir devrimcinin karakter olarak metinde yer alışında, kâh hâkim duygunun öğrenilmiş yenilgi oluşunda güçlü bir biçimde hissediliyor. Ayrıca bir diğer başkalık, öykülerde her ne kadar mağlubiyeti kabullenmişlik hissedilse de, aynı zamanda 70'li yılların edebiyatının sıcaklığının, enerjisinin ve heyecanının da duyuluyor oluşu. 12 Eylül sonrası ekonomik ve siyasi istikrar paketleriyle desteklenen neoliberal politikaların aynılaştırdığı yaşamlardan farklı bir yerin, iktisadi aklın hükümranlığının henüz hissedilmediği bir yerin öyküleri anlatılıyor, belki bundan dolayı öyküler okura bu denli sıcak ve içten geliyor.

Yazar öykülerinde her ne kadar anlatıcı olarak çocuklara da yer verse, metinlerinde oyun yok. Oyun kavram olarak, 'yaşamdan geçici olarak çıkarak kendi düzenini yaratış', bu bağlamda 'bir ara veriş, bir dinlenme' olarak görülebilir. Oysa bu öyküler yaşama ilişkin olanla o kadar örülü ki, satır arasındaki bir nefes alış bile, metnin dokusunu bozabilir. Oyun kavramından hareketle dil oyunlarına geçilirse, Eriş'in öyküleri modern öykünün “dil işçiliği” adı altında sözcük oyunlarından ibaret gösterilemeyeceğine de örnektir. Metinlerde, kurgu, metaforik anlatım bombardımanına feda edilmemiş ve dil'e fetiş bir değer katılmamış. “Ben evlenmeyi boşanmaktan daha çok seviyorum” başlıklı öyküsünde, ‘yaralı kuş’ gibi bilindik bir metafor kullanmasına rağmen yazar, kurmuş olduğu imgenin simgeye dönüşmesine izin vermemiş. Eriş, anlatmaktan vazgeçerek anlatan, okuru kurduğu öykü sokaklarında fır döndüren bir yazar.

Yazar, metnin içinden okurla iletişimini sadece yaratmış olduğu zihinsel mahallenin sarmalayıcı aurasıyla kurmuyor. Asıl iletişimini, diyaloglarla kuruyor. Burada yazarın dilinin yanı sıra karakterin dili de ortaya çıkıyor. Diyaloglar, aslında öykü karakterlerinin dünyayı nasıl göğüslediğini de gözler önüne seriyor. Böylelikle, yazar olan Eriş, öykülerinde bir gösteren olarak değil, dolaylı olarak anlatan olarak var oluyor ve vaaz eder konumdan bir kez daha uzaklaşıyor. Diyalogları, yazar aynı zamanda bir deneylem alanı olarak da kullanmış. “Her kanser erken ölümdür” başlıklı öyküsünde, ana karakterin iç sesinin ve doktorun dışarıdan gelen sesinin oluşturduğu diyaloglar birbirinin içine geçmiş. Ancak birbirinin içine geçmiş diyaloglarda bir başka dikkat çekici unsur, hikâye ana karakter tarafından ben diliyle anlatılırken, iç sesin araya girerek iç ve dış çatışmaları yansıtırken sen dilini kullanıyor oluşu.

Eriş’in öykülerinde bir bileşen olarak, “detay yıldızları” da göze çarpıyor. James Wood’un edebiyattan hayatın temel ayrımını detaylar üzerinden yaptığı Kurmaca Nasıl İşler? isimli kitabında, ‘hayatın sınırsız detaylarla dolu olduğuna’ ancak edebiyat ürününün bu denli sınırsız detayı barındıramayacağına dikkati çeker. Eriş de öykülerinde detaylara önem veren yazarlardan, bunun bir nedeni de yazarın detayları kuzey yıldızı gibi kullanışı. Öyküyü okurken okurun aklından çıkmayan detay, muhakkak metnin sonunda karşısına çıkıyor. Bazen bir naylon çorap olarak, bazen de ‘Martılar. Şerefsizler.’ olarak.

Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde… isimli kitabın adından başlayarak okurun zihninde oluşan ‘sıcacık öyküler’ izleniminde, öykü karakterlerinin payı büyük. Yaşamdan yana öykülerin içindeki öykü karakterleri de yaşamdan. Püriten ahlâk anlayışının kodlamalarıyla içine giremeyeceğimiz öykü karakterleri karşımıza konsomatris bir abla olarak da çıkabiliyor, evli bir kadınla ilişkisi olan bir devrimci olarak da… Yazar, burada kurmaca bir risk alarak, konsomatris ablayı ben dili ile ‘kardeşi olarak’ anlatabiliyor. Yanı sıra, ana karakterin, seks işçisi bir annenin oğluyla kurduğu arkadaşlığı da aynı sahicilikteki birinci tekil şahıs anlatımıyla aktarabiliyor. Eriş, geçmişin taşrasını, geçmişe ilişkin öyküleri anlatıyor; ama öyküler siyah ve beyaz değil, grinin binbir tonunu içeriyor. Bu bağlamda, geleneksel kadın ve erkek rollerini de, bazen hissettirerek, bazen okura hissettirmeden sorguluyor ve sarsıyor. Okurun kurmacayı gerçek kılma isteği hesaba katıldığında, bu durumun yaşadığımız coğrafya açısından değişik bir paradoks yaratabileceği söylenebilir.

Yazar, “kadınlar hep olmadık zamanlarda” öyküsünde epigraf olarak, “Yıldız olsun.” diye yazmış.

Okur olarak değiştiriyorum:

“yaşam hep olmadık zamanlarda”

Öykü olsun.

Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde, Mahir Ünsal Eriş, İletişim Yayınları

Özneden Kurtulmak Mümkün mü? (Abdurrahman AYDIN)


Modern felsefe açısından ‘özne’ ne kadar bağlayıcı bir yere sahipse, yapısalcı ve post-yapısalcı düşüncenin ayırt edici niteliğinin de aynı oranda modern özneden kurtulma arzusunda yattığı pekâlâ söylenebilir. Özellikle post-yapısalcılar, kendisine eşlik eden bireycilikle beraber cogito’yu reddetmiş ve onun yerine merkezsiz-özne fikrini geliştirmişlerdir. Bu özne, öz-belirleme gücüne sahip otonom bir varlık değil, rekabet halindeki söylemlerin özne aracılığıyla kesiştiği ve konuştuğu söylem yapısının bir yansımasıdır.

Yapısalcı düşüncenin gücünü ve ‘özne’ ile ilgili konumunu asli olarak ortaya çıkaran ise yapısalcı düşüncenin muarızlarının konumudur. Örneğin Sloven felsefeci Slavoj Žižek, temel çalışmalarından biri olan Gıdıklanan Özne’ye, Kartezyen öznenin hayaletinin, Batılı akademyaya musallat olduğu iddiasıyla başlar. Žižek’e göre New Age obskürantistleri, post-modern yapıbozumcular, Habermas’çılar, Heidegger’ciler, Derin Ekolojistler, post-Marksistler, feministler vb. modern özneyi, çağdaş düşünceden defetmeye girişmişlerdir; Žižek dışında neredeyse herkes ego cogito’ya lanet okumaktadır. Eğer Žižek yel değirmenlerine karşı savaşan bir Don Quixote değilse, onun bu konumlanışı, yapısalcı düşüncenin sirayet eriminin son derece geniş olduğunu göstermektedir. Hiç kuşku yok ki sırf erimi bile bu düşünceyle esaslı bir hesaplaşmayı meşru kılmaya yeter.

Ben’den Kurtulma Arzusu

Bu satırların yazılmasına neden olan ise, Doğuş Sarpkaya’nın nükteli ifadesiyle, postyapısalcılık gezegenciğinin Küçük Prensi olan Roland Barthes’ın Eleştirel Denemeler’inin Türkçeye kazandırılmış olması. Kitap, 1953-65 arasında çeşitli konular hakkında yazılmış yazılardan ve 1971 basımına yazılmış bir önsöz ile 1963’te yazılmış bir önsözden oluşuyor. Hem önsözlerde hem diğer yazılarda yazarın Ben’den kurtulma arzusuna sıklıkla tanıklık ediyoruz. Gilles Deleuze, hakiki edebiyatın içimizde ben deme gücünü iptal eden bir şeyler belirdiğinde ortaya çıkacağını ileri sürüyordu. Naçizane, bunun eleştirel düşünce için de geçerli olduğunu düşünürdüm. Fakat edebiyatla ilgili olarak aşağı yukarı aynı şeyi [“öyle ki yazmak, öznelliğin bir anlatımına göndermek şöyle dursun, tersine belirtisel bir simgeyi arı göstergeye dönüştüren edimin ta kendisidir. Dolayısıyla üçüncü kişi yazın’ın bir hilesi değil, her şeyin öncesindeki kurma edimidir: Yazmak, O demeye karar vermek (ve bunu yapabilmektir)”] söyleyen Barthes, eleştirmeni bu güçten yoksun bulur. Çünkü yazarın ‘Ben’ dediği sıradaki ‘Ben’, ikinci dereceden bir O’dan, ters çevrilmiş bir O’dan başka bir şey değilken, eleştirmen, Ben’i göstergeye dönüştüremez ve bu nedenle romanın O’sunu üretemez. Belki de gerçek eleştirinin belirebileceği yer, bu salınımlı yerdir. Ya da belki de edebiyat bir arzunun (Ben’in göstergeye dönüştürülmesi arzusunun) dışlaşması olarak değil, kendiliğinden edimsellik kazanan bir olgu (Ben’in bir göstergeye dönüştürülmesi olgusu) olarak varolurken, eleştiri, her durumda [Ben’i göstergeye dönüştürmeyi] arzulamakta ve her arzu gibi eksik kalmaktadır.

Fakat Ben’in göstergeye dönüştürülmesi ya da dönüştürülememesi ne anlama gelir? Elbette bunun işaret ettiği ilk düşünce, ‘Ben’in bir gösterge olmadığıdır. Bu konuda söz alan ilk kişi “Biz dili konuşmayız; aksine bizi konuşan dildir” diyen Ferdinand de Saussure’dür. Ardından dilbilimci Émile Benveniste, Ben’i bir kaydıraç olarak -belirli bir gönderileni olmayan, fakat konuşma edimi içinde, ‘Ben’ diyen kişiyi işaret eden bir şey olarak- kavramsallaştırmıştır. Ben nesnel açıdan tanımlanamaz, yalnızca ‘anlatış tarzı’ terimleriyle tanımlanabilir. Terimin yalnızca konuşma içinde, dil içinde bir anlamı vardır ve dilin sahne aldığı basit gerçeğinden, dilin ‘olay’ından daha fazlasına işaret etmemektedir (birinci şahıs zamirinin doğası, bu nedenle yirminci yüzyıl yazınında bu kadar sorunlu olmuştur). Romancı Ben’i O’ya doğru kaydırarak iletişimi mümkün kılan belirsizliği (O’nun belirsiz bir üçüncü olma durumunu) yaratırken, eleştirmen, Barthes’ın ifadeleriyle, “Ben’ini el değmemiş ve bildirişime geçemeyecek bir halde, yazın’ın koduna bağımlı kılarak kapatır, koruma altına alır ve unutur.” Elbette Eleştirel Denemeler kitabının yazarı, kaleme almış olduğu eleştirel metinleri eleştirel olarak ele alan bir başka metin yazarken söylemektedir bunları. Eleştirinin eleştirisi yine eleştiridir ve bir eleştirmen olarak yazar, Ben’i burada da göstergeye dönüştüremeyişiyle öz-eleştirisini üretir. Böylelikle arzu olarak eksik kalan eleştiri, mükemmel bir kendini tartma/tanıma aracına dönüşür. Ben’in göstergeye dönüştürülememesi, onun (Ben’in) yapıbiliminin yapılamayacağı anlamına gelmek zorunda değildir. Bu durumda tuhaf bir sonuca ulaşıyoruz: Eleştirmenin Ben’inden söz eden eleştirel bir metinde, Ben’i ters çevrilmiş bir O kılmak olanaklı hale geliyor, yani aslında Barthes, böylelikle Ben’i göstergeselleştirmeyi başarıyor. Ya da Žižek gibi düşünürsek, Ben, Barthes’a da, ama bu defa tersinden, musallat oluyor: Yapıbiliminin yapılması olanaklı olmadığı için yapıbilimi olanaklı olan ya da olanaklı olduğu için olanaksız olan bir hayalet olarak!

Barthes’a Musallat Olan Hayalet

Bu, galiba biraz da kaçınılmaz bir durum. Çünkü bu modelin en önemli sorunlarından biri, nesnel dünyanın, çok az öznellik bırakacak ya da hiç öznellik bırakmayacak biçimde bireyin öznel dünyasına tecavüz edişidir. Belki de bu noktada, Barthes’a gerçekten musallat olan bir hayalet varsa, onun da Marx’ın hayaleti olduğu söylenebilir (mi?). Kitaptaki “Nesne-Dünya” başlıklı yazıda, Hollanda resminde nesnenin, başlangıçtaki biçimiyle değil de kullanıma açık yüzüyle sergilenişinin, onun, artık tözü kalmamış, bütünüyle özelliklerine sığınmış bir halde aktarımı olduğunu belirterek, bunun bir sayılandırma gücüne denk geldiğini saptadıktan hemen sonra, bu gücün, kimi insanları nesne biçiminde oluşturmaya hizmet ettiğini belirtir. Kimi insanlar, egemen söylemin bakış açısından, insanlık durumunda değil, bir ön-insanlık durumundadır. Marx’ı akla düşüren yer burası. Burjuvazi, ortaya çıkış dönemlerinde, mutlak güç olmadığı için, kendi sırrını faş etmek zorundaydı, fakat toplumu tam anlamıyla bir burjuva toplumuna dönüştürmeyi başardığında, faş etmek, sırrı gizlemenin temel yolu haline gelmiştir. Gizli antropolojisini, eskiden eserlerine yansıtan burjuva toplum, bugün antropolojisini açık ederken eserini saklamaktadır. Fakat Marx’ın akla düşmesi ancak aklın merkezine çağırılmaması biçimindeki tutum da “Eleştiri Nedir?” başlıklı yazıda çok net tarifini buluyor: “En verimli eleştiri, deyim yerindeyse Marksçılığın sınırlarında kalandır (açıkça bildirilen merkezinde değil)”.
Eleştirel Denemeler’in neredeyse tamamı, hem yazının hem de toplumsal hayatın ‘dilden daha fazla bir şey’ olmadıkları kabulüyle yazılmıştır. Bu nedenle de bu denemeler, ele aldıkları meselelerin içeriklerini değil, kelimenin dilbilimdeki anlamıyla sistemlerini incelemeye yönelirler. Barthes’ın ifadesiyle, burada verilmiş tüm metinler bir anlam zincirinin halkaları gibidir, ama yüzer gezer bir zincirdir bu. Sabitlenmez.
Yapısalcı düşünceyle ilgili olarak eleştirel bir konumu seçiyor olsak dahi, yapısalcı düşünce, kendisine karşı, Žižek’in tarif ettiği biçimiyle Heidegger’in metafizik karşısında aldığı tutuma benzer bir tutum alınmasını hak etmiyor değildir. Žižek’e göre Heidegger, metafizik kapanmayı kırmanın yolu olarak tam da metafizik acının içerisinden geçmeyi seçmişti. Ola ki Žižek’in de yapısalcı düşünceyle ilgili, çözümlenmeyi bekleyen böyle bir tutumu söz konusudur.

ELEŞTİREL DENEMELER, Roland Barthes, çev. Esra Özdoğan, YKY, 2012.

Anlatılan, Aktarılan Yaralar (Onur AKYIL)

Ceriham, Muammer Can’ın Aralık 2012’de, Hayal Yayınları etiketiyle çıkan ilk şiir kitabının adı. Adı gibi kitapta, anlatılan / aktarılan yaralardan oluşuyor. Kuşku yok ki, gerilim dozu oldukça yüksek ve tenhalarda gezinen bir ruh hali kitaba hâkim. Ancak ruh halinin tenhalarda gezinmesi, şair sözünün dışa dönük bir yapı sergilemesine engel değil. Her şeyden, çok bu saptamanın ispatı niteliğinde bir kitap Ceriham. Okumayı derinleştirdiğinizde bu gerçekliği anlamanız daha da kolaylaşıyor. Aslında bu anlamda Muammer Can’ın bir şair olarak kendi şiir düzeyini, ülkede yazılan şiirin etik ve estetik taraflarından soyutladığı bile söylenebilir.Daha açık bir ifadeyle, her nerden görüyor ve yazıyor olursa olsun Muammer Can, bağımsız. Bu önemli bir ayrıntı; çünkü şairin bağımsızlığı, okuyana belli bir şiir birikiminden geldiğini duyumsatıyor. Bir yerden gelip bağımsız kalabilmek her şeyden önce şair tavrının bir gereği zaten.

Belli ki şair bu anlayışın zaten başkaları tarafından kolay anlaşılamayacağı / adlandırılamayacağı konusunda kendisinden emin. Kitabın ilk şiir Temren Ucun’da da anlaşılıyor bu. Aslında insanın durduğu yerin bir adı olması gerekmediğini de söylemek gerekiyor; bunu söylüyor Can. Şiirin ilk dizeleri bu anlamda da okunabilir ve zihinde daha doğru bir noktada konumlanabilir: “ şuramda; direncin dal boylusu, saman saçlısı / yıllardır sizin için parçalanıp durdum, ama / aklım dilinizden eridi, kara listede düşüm”. Bu dizeler herhangi bir yabancılaşmanın, toplumdan uzaklaşmanın dizeleri gibi görünse de ilk elde, şiirin adından yola çıkıldığında, bu hesaplaşmanın zaten çoktan yapılmış olduğu anlaşılıyor şair tarafından. Temren ok gibi şeylerin ucunda yer alan metal ve sivri nesnenin adı; Muammer Can anımsanacaktı bu isimde bir dergide çıkarıyordu; bu anlamda yapılan hesaplaşma şairin göğsüne çoktan saplanmış durumda. Bunu yinelemek, onaylamak istercesine aynı şiir içre şu dizeleri kuruyor Can: “isterseniz yaralarımızı değişelim / belki anlarsınız kanadığımı”.

Kitaptaki gerilim dozunu yükselten şiirlerden biri de Afili Fail. Afili Fail, bu hayatı yaşayıp, olanı biteni görüp ısrarla kendine küçük ve yalıtılmış bir dünya kuran herkesi sarsacak bir güce sahip. Can’ın yine bir hesaplaşma şiiri kurduğu okunuyor ama bununla birlikte gücün ya da zayıflığın yerleşik birer anlamı olmadığının da altını çiziyor bu defa: “ alın! köküne kadar indim gecenin / tak’lar gördü, kukumavlar şahit / hortlayan nefretimle barışmaktan tiksindim / müdavimi değilim sentetik duyguların; amacımın pazısındaki kanları silsem de ipek aşkla / bir yanım ölmeye hazır her zaman”. Bu dizelerin ardından, taşan bir dize geliyor; bu dizeyle hem yön değiştiriyor Can hem de acının doğasına ilişkin bir belirlemede bulunuyor: “bir çiçeğin kopartılırken patlattığı çığlığı duymuyor kimse”. Buradan sonra bir şiir baştan bu yana taşıdığı ve giderek artan öfkeyi bayağılığa düşmeden dillendirmeye devam ediyor; yeri gelince son sözünü söylüyor Can: “ya kendinize gelin / ya da adınız kirletmesin insanlık kelimesini”.

Dikkat çeken bir başka şiir ise Çöl Yağmuru. Can bu şiirde de, bahsettiğimiz diğer şiirlerde olduğu gibi hesaplaşma matematiği üzerinden yürüyor. Bu matematik Can şiirlerinin temel güç odaklarından biri aslında; başkalarıyla / kalabalıklarla arasındaki uzaklığı hep koruyor / hep yeniden kuruyor. Burada ilginç olan kalabalıkların / başkalarının zaman zaman genel itibariyle toplum olması, zaman zamansa toplumdan sıyrılan bir çoğulluğa göndermede bulunması. Çöl Yağmuru’ndan uzun bir alıntı yapmakta bu anlamada fayda var: “ey ruhu somurtkanlar, size göre / içe dönük ve dünyadan bezgin bir espriyim / belki medeni bir bedevi…/ çöl benim altın halım / şehir yitik halim // bilirim, hiçbir başkente heykelim dikilmeyecek / resmim çizilse post modern çığlık denir / çünkü yüzüm vicdan örsünde nurdan çekiçle dövülmüştür / çünkü bir göz erimi uzaktayım herkese / kendime bile minnetim yoktur görklü dünyada / üzüm ve buğdaydan öğrendim bilgeliği / şarap olmak üzümün ezilmeye isyanıdır / ekmek olmak buğdayın direnci…”.

Aslında Can şiirinde toplumsalı okumanın dinamiği olarak başkalarının zaman zaman toplumdan sıyrılması, şairin zihninde bir değerler dizgesinin hayatta konumlandığı yerlerle ilişkili. Bu genel itibariyle tüm sanatçılar için böyle zaten ancak bu kadar bariz soyutlamalara gidilmediği de bir gerçek. Demek istediğim Can şiirini kurarken bir incelme yapıyor toplumsal dokuda; neyin nerde yittiği, neyin nerde kirlendiği, neyin nerde anlamını / özünü yitirerek hiçleştiği daha bir önem kazanıyor böyle olunca: “gecenin dişlerini gördün mü / kan sarkıtı kin dikiti // dünyanın iri tenyaları / kol geziyor sokaklarda / kara delik gölgeleriyle / yutarak masumiyeti”.

Muammer Can bu olumlu kavgacı yanından sıyrıldığında, kendine döndüğünde özel bir yitiklik alanından sesleniyor; orada tanımlıyor, arıyor, buluyor kendini: “iki flaş arasında sıkılı kaldım / bunlar nasıl fotoğraf, içimin görüntüsü yok / kalbi olanın aklı yoktur, biliyoruz da / bu kelebek ölüsü nereden çıktı”. Şeylerin ölü hallerinin yarattığı varlık savunusu, şairin iç dünyasıyla, kendi iç dünyasına bakmasıyla bir anlama dönüştüğünde, lirik olanın dışında bir başka yerin de olduğu keşfediliyor, şairin kendine döndüğü yerde. Bu yer, Muammer Can’ın etrafına bunca ayrıntılı bakmasını sağlayacak kadar yüksekte aslında. Ancak bu öyle bir yükseklik ki oradan yalnızca kusurlar, zaaflar, acılar izlenebiliyor. Şairin gözü ve içi bu yüzden olumluya yönelen bir olumsuzluklar zinciri üzerinden işlev kazanıyor.

Sonuç itibariyle Muammer Can, yukarıda kısaca ele aldığımız noktalar itibariyle ayrıksı bir yerde duruyor ve okunmayı hak ediyor; işte bütün yazdıklarımızı özetleyen hesaplaşma dizeleri Can şiirinden: “eskidiği yerde soyunduğu / derisi sanıyormuş dostluğu / muhakkak kalp dili çatal / yoksa sırtından vurur muydu / kartala diklenen kumruyu”.

Ötekinin Sesini Duymak (Selcan KARABULUT)


Kültürler arası iletişimi sağlamada en etkili yollardan birisi çeviri etkinliğidir kuşkusuz. Dolayısıyla çevirmene büyük görev düşüyor. Çünkü çevirmenin görevi eserleri sadece çevirmek değil aynı zamanda yazarın eserde vermeye çalıştığı ruhu okuyucuya hissettirmek. Yani aktarma yeteneğinin yanı sıra bir de yaratıcılığının açığa çıkması gerekiyor.

Çeviri yapabilmek için gerekli olan tek şey o dili iyi bilmek değil aynı zamanda konuya hâkim olmak ve o ülkenin kültürü hakkında da bilgi sahibi olmaktır. Ancak böyle bir yaklaşımla hem yapısal hem de kültürel sorunlarla başa çıkılabilir. Eğer kültürel değerler benzeşiyorsa bu durumda yapısal sorunları gidermek daha kolaydır.

Öteki Dilde Var Olmak’ta Arapça-Türkçe çeviri sorunlarını ve sürecini yönlendiren stratejiler betimleniyor. Bu bağlamda kuramsal çeviri yaklaşımları, Arapça-Türkçe çeviride sözcük ve kalıplaşmış ifadeler düzeyinde çeviri sorunlarının nedenleri ele alınıyor.  

Arapçada çeviri tarihi Luther’in Kutsal Kitap çevirisi, Abbasiler döneminde Yunancadan Arapçaya çevrilen metinler ile dönüm noktasını yaşamıştır. Fakat çeviri etkinliğinin bilimsel bir disiplin olarak incelenmesi ne yazık ki ancak 1950’li yıllarda başlamıştır. Bu süreçten sonra kavramları şekillenen dilbilim, göstergebilim ve metindilbilim çeviribilimin oluşmasının zeminini hazırlamıştır.

Çeviri araştırmaları yapan yazarlar ilgi alanlarına göre çevirinin süreçlerine, çeviri ürününe, çeviri metnine ya da çevirinin amacına odaklanmışlardır ve buna göre kuramlar oluşturmuşlardır. Fakat bu araştırmacıların yaptıkları çalışmalarda genel olarak Avrupa dillerinden örnekler bulunuyor. Arapça örnekler az sayıda bulunuyor, Türkçe örnekler ise yok denecek kadar azdır.

Son yıllarda bu alanda yapılan çalışmaların artış göstermesiyle birlikte çeviri ile ilgili eserler Türkçeye kazandırılmaya başlanmıştır. Aynı şekilde Arapça-Türkçe çeviri alanında da Ferit Aydın’ın Tercüme Sanatının Gerçekleri dışında başka kaynak bulunmuyor. Yazar, kitabında hem çeviri tarihini ele alıyor, çeviribilim sorunlarına değiniyor hem de Türkiye’de Arapça öğretimini eleştiriyor.  Fakat bu çalışma yazarın kendi deneyimlerinden yola çıkarak oluşturduğu bir eser olduğu için akademik değer taşımıyor. Arapça-Türkçe çeviri alanında yapılan diğer bir çalışma ise Mesut Yazıcı’nın Türkçede Necip Mahfuz adlı yüksek lisans tezidir. Yazar, çalışmasında Necip Mahfuz’un Türkçeye çevrilen üç romanını çeviri açısından eleştirmiştir. Çeviride ortaya çıkan sorunları; çevirmenin ideolojik tutumu, Arap kültürü ve edebiyatı hakkındaki bilgi eksiklikleri, Türk dilinin kullanımında ortaya çıkan hatalar ve çeviri yanlışlıkları olarak dört grupta incelemiştir.

Mehmet Hakkı Suçin’in Arapça-Türkçe çeviri alanında hissedilen bu büyük eksikliği biraz olsun gidermek için kaleme aldığı Öteki Dilde Var Olmak beş bölümden oluşuyor. İlk bölümde çeviribilim hakkında genel bilgiler verilip dil, işlev, söylem odaklı yaklaşımlar ve çoğuldizge kuramlar anlatıldıktan sonra Arap geleneğinde çeviri yaklaşımları ele alınıyor.

İkinci bölümde sözcük düzeyinde eşdeğerlik sorunları ele alınıyor ve sorun yaratabilecek anlam kargaşalarına değiniliyor.

Yazar, üçüncü bölümde kalıplaşmış ifadelerden dolayı ortaya çıkabilecek çeviri sorunlarını ele alıyor. Bu bağlamda atasözleri, deyimler ve eşdizimler çerçevesinde karşılaşılabilecek sorunlara değiniyor.
Dördüncü bölümde genel çeviri stratejilerinden bahsediyor. Bu işlemler doğru çeviri yapmak için gerekli olan kültürel ikame, telafi, özelleştirme ve genelleştirme, açımlama, ekleme ve çıkarma gibi uygulamalardır.
Bu eser genellikle çeviribilim, anlambilim ve dilbilim alanında çalışmalar yapan kişiler için uygun bir kaynak olarak düşünülüyor.

ÖTEKİ DİLDE VAR OLMAK, Mehmet Hakkı Suçin, Say Yayınları, 2013. 

Nefrete Karşı Şiirsel Bir Anlatım (Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Toplumsal olarak öyle bir savaş psikolojisi içerisine girdik ki, hepimiz kendimizi sanki topyekûn bir operasyonun parçasıymış gibi hissederek, televizyonlarımızın başında bu farklı havaya her gün biraz daha fazla, her gün biraz daha şiddetle girmeye devam ediyoruz. Geçmişte olduğu gibi acılar ve sevinçler ortak değil artık.

Öyle ki, Van’da bir deprem oldu. Van yıkıldığıyla kalmadı. Ülke ikiye bölündü. Bir anda saflaştı herkes ve saflar sıklaştırıldı.

“Şimdi mi hatırladınız devletin varlığını” diyen de oldu; “Deprem Van’da da olsa içimizi acıttı” diyen de… Futbol maçlarında “Acımız ta van’a kadar” diye pankart açıp Van’ın plaka kodu olan 65. Dakikada üstünü soyunan da… Yardım kolilerinin içinde taş ve bayrak gönderen de…

2011 Ekim ayında Van-Erciş’te yaşanan büyük depremde bine yakın insan yaşamını yitirdi. Binlerce insan yaralandı. Ev ve işyerleri kullanılamaz hale geldi. On binlerce insan sokakta kaldı. Ağır kış koşullarında çadırlarda yaşamak zorunda kaldılar. Hâlâ da yaşayanlar var.

Tevfik Taş, depremin yıldönümünde, depremin ardından televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada zirve yapan ırkçılığı “Deprem 7,2 Irkçılık 77,2” adlı kitabında gözler önüne sermiş.

Kitabın kapağında araştırma-inceleme yazsa da kullanılan dil, kitaba edebi bir nitelik kazandırmış. Anlatılanların şiirlerle bezenmesi de bu niteliği kuvvetlendirmiş.

Yazar çalışmasının amacını; “Bu çalışma, Van-Erciş’te meydana gelen depremden sonra, Türkiye’de açılıp saçılan nefreti, ötekileştirmeyi, düşmanlıktan medet ummacılığı, akan kanı zafer sanmayı, aşağılamayı, horlamayı, bütün bir halk için fenalıklar istemeyi, ırkçılığı, irili ufaklı vargı biçimleriyle sorgulamayı amaçlıyor” diyerek açıklıyor.

Ve depremden sonra nefret söylemiyle konuşanların aslında dillerinin sürçmediğini, yıllar önce kullandıkları ifadeleri hatırlatarak gösteriyor.

Roland Barthes, College de France’da profesör olarak işe başlarken “Burjuvazi bizim değerlerimizden bazılarını sahiplenebilir. Böyle bir durumda bizim yapmamız gereken bir adım daha ileri gitmektir” diyerek bir konuşma yapmıştır. Barış süreci olarak değerlendirilen bu süreçte sanırım yapılması gereken de budur. Yıllar yılı bu uğurda mücadele verenler bugün bir adım daha ileri gitmek durumundadırlar.

İşte bu kitap o adımları attırmak istemeyenlere katkı sağlayacaktır, barışı engelleyen fikirlerinden arınmalarına yardımcı olacaktır.

Zehra İpşiroğlu, Aralık 2009’da Evrensel Kültür’de “Ötekileşme hoşgörüsüz bir ortam yaratarak kutuplaşmaya, kutuplaşma gerilime, gerilim şiddete, şiddet savaşlara, savaş soykırımlara yol açabiliyor. İnsan haklarına saygılı barışçıl bir dünyada yaşayabilmek için ötekileştirmeyi ilke olarak benimseyen ve kendi gibi düşünmeyenlere düşman olan her tür ideolojiye, milliyetçiliğe, ırkçılığa, kadın haklarını hiçe sayan dinsel bağnazlık ve köktendinciliğe, feodal ve ataerkil geleneklere, yoksul zengin ayrımcılığını körükleyen kapitalizme karşı durmamız gerektiğine inanıyorum” diye yazmış.

Tevfik Taş da buna inananlardan. Kitabının sonunda barış istemini bir manifesto şeklinde sıralamış yazar.

Duru bir anlatım, örneklerle, şiirlerle desteklenmiş güzel bir sunum.

Deprem ve Irkçılık, nefret söyleminden vazgeçirir mi bilemem fakat belki biraz utandırabilir kötü söz sahiplerini!

Deprem ve Irkçılık, Tevfik Taş, Evrensel Yayınları, Ekim 2012.

Konrad'ın Devrimi (Funda DEMİR)


Nereden başlayacağını bilemezsin ya hani, bugünlerde kime dönsem yüzümü aynı kararsız ifadeyi görüyorum... Onca yıldır öylesine korkutmuşlar, öylesine diken üstünde yaşatmışlar ki bizi barış demeye çekinir olmuşuz sanki. Bu tedirginlik hali ne kadar sürer bilmem ama barış nereden gelirse gelsin, amacı ne olursa olsun tek bir insanın dahi yaşamasını sağlayacaksa hoş gelir, sefa gelir. Hayatla yeteri kadar savaşıyoruz zaten silahlar kusur kalsın. Benim tutuklu öğrencim, gazetecim, yedi diyardan insanım dört duvarların arkasındayken buruk olurum elbet, eleştiririm, belki parantezler açarım,sorular sorarım, kızarım ama barışın karşısında durmam, duramam. Duranı da anlamam.

İşte tam da barışa yakışan bir kitaptır "Benim Bütün Ördeklerim"...  Resimleriyle kelimenin tam anlamıyla büyüleyen, öykünün güzelliğiyle tadı damağımda kalan Benim Bütün Ördeklerim, Christian Duda tarafından kaleme alınmış. Julia Friese tarafından resimlendirilmiş, Türkçeye çeviren isim ise; Bahar Siber. İletişim Yayınları tarafından basılan bu kitap 56 sayfadan oluşuyor ve aynı anda aynı sayfada hem Türkçe hem de Kürtçesini (Hemû Werdekokên Wî) okuyabiliyorsunuz. 5 ve üzeri yaş grubu için uygun olduğunu düşündüğüm Benim Bütün Ördeklerim son yıllarda okuduğum en sıcak, en dokunaklı kitaplardan biri. Sadece resimlerine bile tav olabilirsiniz benden söylemesi!

Hikâyemize gelince... Tilki Konrad karnının zil çaldığı bir gün ava çıkmışken, kendisini gören anne ördek korkudan yumurtasını bırakarak kaçar. Eve gidip mis kokulu bir omlet yapmayı planlayan Konrad yumurtayı kaptığı gibi yola koyulur. Ancak omleti hazırlayamadan yumurta çatlar ve içinden çıkan yavru anne diyerek Konrad'ın yanına yanaşır. Hayır, anne değil baba  diyen Konrad yavruya Lorenz adını verir. Lorenz'in dişinin kavuğuna yetemeyecek kadar küçük olduğunu düşünen Konrad, onu besleyip büyüttükten sonra yemeye karar verir. Büyüdükçe iyi vakit geçiren ve birbirlerine alışan Lorenz ve Konrad'ın hayatı Lorenz'in büyülüp serpildiği yıllarda Emma isimli dişi bir ördeğe aşık olmasıyla daha da renklenir. Karnı hala aç olan, kim bilir belki de onca yıldır zorunlu olarak vejeteryan olan Konrad, bu saatten sonra Lorenz'i yiyemem ama Emma el kızı nasılsa onu löp diye miğdeye indiririm deyip Emma'ya her bakışında hayaller kursa da evdeki hesap bir türlü çarşıya uymaz.

Kendi doğasına ve gurulduyan karnına direnen ve yenilmeyen, aç, yorgun ama mutlu bir tilkinin hikayesidir okuyacağınız. Çok iyi bildiğimiz bir hayattır Konrad'ın ki. Hep bir umut der ve sıkıca sarılır hayata. Ne ders verir, ne ders alır sadece öylesi bir zamanda yaşar tilki Konrad. Yarının ne getireceğini bilmeden, farkında olmadan sever. Sevmek fedakârlık gerektirir çoğu zaman. Portakallı ördek tarifi düşünüp mis kokular duyarken torun sevmeye varar işin sonu. Bir,iki,üç, beş, on derken Konrad onlarca ördeğin tek sığınağı, babası,büyük babası olur. Mutluluk nedir ki? Düzinelerce fırınlanmış ördek mi yoksa bir arada olabilmek mi?

BENİM BÜTÜN ÖRDEKLERİM
Yazar: Christian Duda
Resimleyen: Julia Friese
Çeviren: Bahar Siber
İletişim Yayınları
2011