KAOS-GL Dergisi 128. Sayı (Helin KÜÇÜK)

LGBT (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transgender) Kültür/Yaşam Dergisi Kaos-Gl Ocak-Şubat 2013 sayısına, 10-16 Aralık tarihleri arasında düzenlenen Ayrımcılıklara Karşı Sempozyum'da yapılan etkinliklerine büyük ilgi gösteren destekçi ve okuyucularına teşekkür ederek başlıyor.
Derginin dosya konusu ise "Şeyleşme vs. Queer". Konuya dair yazıların sahipleri ise "Anti-Kapitalist Queer ve Queer Anti-Kapitalizm: Yeni bir Dil?" ile Göksun Yazıcı, "Homofobi & Queer Korkusu" ile Hakan Bilge ve "Tür Yasasının Yasadışılığı: Bir Türsüzlük Talebi Olarak Queer Siyaset" ile Nurhayat Köklü.

Ama bence bu sayının en önemli iki yazısı -derginin bundan sonra düzenli konuklarından olacak- LİSTAG (LGBT Aileleri İstanbul Grubu) ve "İçeriden dışarıya hapishane alanında yaşananları..." Kaos-Gl okuyucularıyla paylaşacak olan Zafer Kıraç'ait.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) Başkanı Zafer Kıraç "Hapishane" sayfasının hapishanelerde bulunan LGBT bireylerin yaşadıklarına tanıklık edeceğini ve elbette bu tanıklığın çözüm odaklı olacağını aktarıyor bu ilk yazısında. Kıraç'ın yazısında da yer alan Brezilyalı bir mahkumun mektubunda da ifade ettiği gibi lgbt bireyler iki kere cezalandırılıyorlar: biri hakimin verdiği, öbürüyse başka mahpusların ve önyargılı hapishane yönetiminin verdiği ceza. Gerçi bu noktada ve bu satırları okurken elbette insanın aklına şu sorunun gelmesi oldukça doğal: O mahpuslar kim? O önyargılı hapishane yönetimi kim? Bence bu sorunun cevabı oldukça basit. Bu durumu bilen, duyan, belki üzülen, vicdan azabı çeken ama çözüme, farkındalığın yayılmasında rol oynamayanlar yani ben,sen,o,biz,siz,onlar.

Bu çemberin dışında kalmak adına atılacak tek adım ise Kıraç'ın hazırlayacağı bu sayfayı okurken, masal dinleyerek uyumaya hazırlanan bir çocuk gibi değil bu çözümün bir parçası olmaya gönüllü bir kimse olarak okumak.

Çemberin neresinde duracağını en çok kestiremeyen bir diğerleri ise hiç kuşkusuz ailesinde LGBT birey olanlar. "LGBT Aileleri" gibi bir ifade, ilk başta kulağa bir mağduriyet (elbette birçoklarına göre derin bir keder yaratan cinsinden) üzerine toplanmış bir grup gibi geliyor. Evet mağduriyetleri var ve de ortak dertleri ama sanılmasın ki buna karşın bu grubu kuran ya da çözüme dair LİSTAG'a üye olan aileler oturup evlatlarının, babalarının, kız kardeşlerinin toplumun "aile yapısına" ne kadar da uygunsuz bir halde olduklarını birbirlerine söyleyip ağlaşıyorlar. Bu anlamsız hale karşı önce birbirlerine sonra hepimize destek vermek ve bir farkındalık yaratmak için oradalar. "Benim çocuğum..." adlı yazıda üyelerle yapılan röportaj nasıl ezberlerin bozulabildiğini gösteriyor.

Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun en sevdiğim şiiridir "Marifet" ve şöyle der:

"Marifet hiç ezilmemek bu dünyada
Ama biçimine getirip ezerlerse
Güzel kokmak
Kekik misali
Lavanta çiçeği misali"

Her iki sayısını da büyük bir iştahla tanıtmaya çalıştığım Kaos-Gl Dergisi'nin ele aldığı konular belki birçokları için marjinal, yoz ve en hafif tabiriyle aşırı kokular salıyor olabilir. Fakat havayı biraz daha dikkatlice koklayacak olurlarsa, biçimine getirilip de ezilmiş olan Ahmet'i seven Ali'nin, Zeynep'i seven Ayşe'nin, annelerinin, oğullarının ya da kızlarının tükenmez inatlarıyla ve sabırlarıyla ülkemizin havasına kekik, lavanta çiçeği, fesleğen kokularını bıraktıklarını anlayabilirler.

SİNCAN İSTASYONU Dergisi 63. Sayı (Helin KÜÇÜK)

İki aylık edebiyat dergisi Sincan İstasyonu şair Osman Serhat'ın bir dizesiyle selamlıyor okuyucuları. Serhat yıllar önce şöyle demiş; " Denizler kirlendi ben de kirlendim". Bu dizeye bakıp, dönüştürüp belki hayatımızdaki bütün kirlenmelere atfetmek mümkün ama bence dergi giriş yazısında atıfların en güzelini yapmış ve bir edebiyat dergisi olarak dili deniz olarak kabul etmiş ve bu deryaya ilk atığı atanı aramış. Bu arayışta herkes haklı payını almış ziyadesiyle. Soruyorlar bu paydaşların her birine ve bizlere;" Her türlü atığı, pisliği olmadık noktalardan denize akıtan insan o denizde yüzemiyor oluşundan şikâyet edebilir mi? Dili kirlenen siyasetçinin, yazarın, konuşmacının içi temiz kalabilir mi?"

Bu güzel girizgâhın yanı sıra 63.sayısında dergi Sina Akyol'un " "Hayat-Şiir" bağlamında... " adlı yazısına, Bekir Doğanay'ın şair Turgay Fişekçi'yi anlattığı "Babam diye biri varmış" başlıklı yazısına, günümüz Bulgar şiirinin sevilen şairlerinden olan Georgi Angelov'un "Seçim" ve "Bir Çocuk Bana Neler Söyledi" şiirlerine Ahmet Emin Atasoy çevirisiyle yer veriyor.

Koç Üniversitesi Yayınları’ndan Üç Yeni Kitap

Bilimsel yayınlarıyla bilgi üretimine katkıda bulunmayı amaç edinen Koç Üniversitesi Yayınları, tüm akademik disiplinlerde yabancı dillerden Türkçeye çeviri kitapların yanı sıra Türkçe ve İngilizce yazılmış özgün kitapları da yayımlıyor. Bu bağlamda, Koç Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan bu üç yeni kitap, alanlarına önemli katkılarda bulunuyor. Kültürel psikoloji alanında, sosyal psikolojinin kurucularından Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın yazdığı Benlik, Aile ve İnsan Gelişimi: Kültürel Psikoloji kitabı insan psikolojisi ve sosyal gelişimi ele alarak, kültürün kişisel gelişime etkisini bağlamsal-gelişimsel-işlevsel bir yaklaşımla inceliyor. Melike Sayıl ve Bilge Yağmurlu tarafından derlenen Ana Babalık: Kuram ve Araştırma yirmi iki araştırmacının katkı yaptığı on dört bölümden oluşuyor. Kitapta, her bölüm, ana babalığa dair farklı konuyu inceleyerek o alandaki çeşitli bakış açılarını veriyor, yeni araştırma sorularına zemin oluşturacak tartışma ve analizler içeriyor. Nina Ergin’in hazırladığı Anadolu Medeniyetlerinde Hamam Kültürü: Mimari, Tarih ve İmgelem isimli kitap ise Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen sempozyumdan derlendi. Kitapta Selçuklu, Osmanlı, Safevi ve Babüri hamamlarının mimarisinin ve kültürel bağlamının dönüşümü; Batı’daki Türk hamamları ve ressamların gözünden hamamlar gibi konular inceleniyor.

Benlik, Aile Ve İnsan Gelişimi
Yazar: Çiğdem Kağıtçıbaşı
Koç Üniversitesi Yayınları

Ana Babalık
Derleyenler: Melike Sayıl Ve Bilge Yağmurlu
Koç Üniversitesi Yayınları

Anadolu Medeniyetlerinde Hamam Kültürü
Derleyen: Nina Ergin
Koç Üniversitesi Yayınları

Çizgi Açığı: Futbol Yazıları-Çizileri

Futbol sadece futboldur derken bile, yeşil sahayı sınırlayan çizgilerin içinde oynanan topla bırakamıyoruz işi. Çünkü bir futbol maçı oynanırken, o maçtaki her futbolcunun, her hakemin, teknik direktörün, o maçı seyreden, yaşayan her taraftarın o 90 dakika boyunca kendi hikâyesi yazılıyor. Tribünde on bir kurgulayanlar, radyo başında takımının gol haberini bekleyenler, meramlarını pankartlarla ifade etmek isteyenler… Tanıl Bora’nın futbolun rekabet merkezinden uzaklaşarak yazdığı bu “yan” hikâyelerin bir kısmını topladık bu kitapta. Ve Turgut Yüksel’in eşsiz çizgilerinin arasına yerleştirdik. Futbolun, “kazanma” duygusunu tatmin etmeye hapsedilmiş 90 dakikalık bir itiş kakış olmadığını hatırlamak için bir fırsat: Röveşata golleri gibi estetik güzelliklerin yanı sıra, almasını bilen için, içinde sonsuz haz barındıran bir dünyanın kapısını açıyor Turgut Yüksel ve Tanıl Bora. Futbol, futbol sahasını sınırlayan çizgilerle sınırlı değildir kuşkusuz.

Çizgi Açığı: Futbol Yazıları-Çizileri
Yazan-Çizen: Tanıl Bora- Turgut Yüksel
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kıyamet Vaktini Gösteren Saat

Kıyamet Vaktini Gösteren Saat, insanın en büyük paradoksunu anlatıyor. Bir gün öleceğini bilerek ama ne zaman öleceğini bilmeden yaşamak… Yaşamla ölüm arasında, korkularının esiri olmuş bir padişahın, hırsına gem vuramayan bir sadrazamın, maharetli bir saat ustasının, dilbaz bir çırağın ve diğer sıradan insanların hayatıdır anlatılan. Devrim Kodakçı, Kebikeç ve Bir Çalçene Hikâyesi’nden sonra yeniden okuyucularıyla buluşuyor ve masalsı anlatımı, kendine özgü diliyle okuyucusuna yeni bir edebiyat keyfi sunuyor.

Kıyamet Vaktini Gösteren Saat
Yazar: Devrim Kodakçı
Yayınevi: Arkadaş Yayınları

Che Guevara: Devrim Yoldaşı


25 Kasım 1956’da, gece yarısı, aşağı yukarı bir buçukta, Ernesto Guevara devrime katılır. Fidel Castro ve seksen iki arkadaşıyla birlikte, Granma’ya biner. Yirmi sekiz yaşındadır, tıp okumuştur, Arjantinli’dir, yine de Küba için savaşacaktır. Ocak 1959’da, zafer kazanılmıştır ama şimdi yapılacak şey yalnızca Küba’da değil, dünya üstünde “İki, üç, daha fazla Vietnam yaratmak” gereken her yerde devrimin gerçekleştirilmesidir. Düşüncelerine bağlı bir uluslararasıcı olan Guevara Afrika topraklarında, Kongo’da bir devrim merkezi yaratmaya çalışır. Ardından yeniden G. Amerika’ya dönüp Bolivya’ya gider. Umudu Küba destanını baştan yazmak ve bu kez tüm anakarayı kucaklamaktır. Guerillero heroico’nun serüveni 9 Ekim 1967’de, Bolivya dağlarındaki küçük bir köyde sona erecek ama Che söylencesi de orada başlayacaktır. Deneyimli muhabir Jean Cormier, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Che Guavera – Devrim Yoldaşı kitabı ile onun izini adım adım sürüyor.

Che Guevara: Devrim Yoldaşı
Derleyen: Ferda Balancar
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Sessizliğin Sesi II: Diyarbakırlı Ermeniler Konuşuyor

Hrant Dink Vakfı’nın Türkiyeli Ermenilerin siyasi ve kültürel belleğinin izlerini sürdüğü sözlü tarih çalışmaları kapsamında, 2011’de yayımladığı ‘Sessizliğin Sesi: Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor’ adlı kitabın ardından bu yıl da “Sessizliğin Sesi II: Diyarbakırlı Ermeniler Konuşuyor” kitabını yayımlandı. Diyarbakırlı Ermenilerin izlerini süren çalışma kapsamında, İstanbul, Diyarbakır, Lübnan, ABD, Kanada ve Ermenistan’dan toplam 81 kişiyle yapılan görüşmelerden 16’sı kitapta yer alıyor. 41 kadın ve 40 erkekle yapılan görüşmeler arasında Ermeni kimliğiyle yaşayanlar da var, Müslümanlaştıktan sonra Ermeni kimliğine dönen ya da dönmeye çalışanlar veya kendini hem Müslüman hem de Ermeni olarak tanımlayanlar da... Kitapta yer alan görüşmelerden altısı, halen Diyarbakır’da yaşayan, aileleri 1915 ve sonrasında Müslümanlaştıktan sonra Ermeni kimliğine dönen ya da dönmeye çalışan kişiler; beşi ise, İstanbul’da Ermeni kimliğiyle yaşıyor. Geriye kalanların ikisi Lübnan’da, biri Yerevan’da, biri Los Angeles’ta, biri New York’ta, biri de Toronto’da yaşıyor.

Sessizliğin Sesi II: Diyarbakırlı Ermeniler Konuşuyor
Derleyen: Ferda Balancar
Yayınevi: Hrant Dink Vakfı Yayınları

Dağılmış Cumhuriyet: Yoldaşlarla Yürümek

"Küçük Şeylerin Tanrısı" romanı ve siyaset üzerine fikirleriyle bütün dünyada tanınan Arundhati Roy'un son kitabı "Dağılmış Cumhuriyet - Yoldaşlarla Yürümek”, Osman Akınhay’ın çevirisiyle Agora Kitapları tarafından yayınlandı. Roy'un bu kitabı "Dağılmış Cumhuriyet - Yoldaşlarla Yürümek", üç makale üzerinden Hindistan'daki siyasal durumu, Hindistan'ın ormanlarındaki Maoist gerillalalar içinde geçirdiği günleri ve bizim ülkemiz için de geçerli olan siyasal değerlendirmelerini içeriyor.

Dağılmış Cumhuriyet - Yoldaşlarla Yürümek
Yazar: Arundaty Roy
Yayınevi: Agora Kitapları

Eleştirel Bakış: Entelektüellerle Söyleşiler

Radical Philosophy dergisi 20. yüzyılın son düzlüğünde radikal filozoflarla çeşitli söyleşiler yaptı. Marksizm, feminizm, post-kolonyal teori, edebiyat teorisi, eleştirel teori, radikal siyaset, queer teorisi ve psikanaliz bu “sert” tartışmaların çerçevesini oluşturuyordu. Judith Butler, Cornelius Castoriadis, Drucilla Cornell, Axel Honneth, István Mészáros, Edward Said, Renata Salecl, Gayatri Chakravorty Spivak, Cornel West, Slavoj Žižek’in Radical Philosophy dergisinin editörleriyle yaptıkları söyleşileri bir araya getiren Eleştirel Bakış, 21. yüzyıl için de geçerliliğini koruyan soruları yeniden önümüze seriyor. Söyleşi yapılan isimlerin fikirlerini en saf, en belirgin şekilde dile getirdikleri; sorularını çekincesizce ortaya koydukları; dönemin ruhuna karşı en serinkanlı analizleri olanca sertliği içinde ifade ettikleri bir ruhu da yansıtan Eleştirel Bakış, toplumsala dair sorulara verilen cevapların yavanlaştığı bir dönemde yeni bir ruh yaratacak asıl soruları yan yana diziyor. Felsefe, siyaset, kültürel çalışmalar alanlarında serbestçe dolaşarak günümüz entelektüel soluna ilişkin genel bir bakış sunuyor. Genelleştirilmiş yavanlığa karşı istisnai de olsa özgün düşüncenin önemini bir kez daha hatırlatıyor.

Eleştirel Bakış: Entelektüellerle Söyleşiler
Editör: Peter Osborne
Yayınevi: İletişim Yayınları

Dilin Aynasından: Kelimeler Dünyamızı Nasıl Renklendirir

Dil ile düşünüş tarzı arasındaki bağlantı, dilbilimcileri uzun zamandır meşgul eden bir mesele. Diller zihne birtakım kısıtlamalar getirir mi Bir kavramın bir dildeki varlığı ya da yokluğu, o dili konuşanların bu kavramı anlama yetisini nasıl etkiler Her kavram her dilde ifade edilebilir mi Farklı diller dünyaya dair farklı algılar mı yaratır Bir toplumun diliyle kültürü arasında nasıl bir ilişki vardır Bütün diller eşit karmaşıklıkta mıdıra? Dilbilimci Guy Deutscher bu sorulara ikna edici cevaplar sunuyor. Kitap üç temel konuya odaklanıyor: dilin renk algısına, mekân algısına ve dilin cinsiyet ayrımına ilişkin 'düşünce alışkanlıklarımız' üzerindeki etkilerine. Bugün dilbilim ve bilişsel bilimler alanında baskın olan görüşün aksine Deutscher, dilin düşünce üzerinde hiç de azımsanmayacak etkileri olduğunu savunuyor ve hayal gücümüzü zorlayacak ölçüde incelikli deney ve araştırmalardan faydalanarak bu savını destekliyor. Kitabın en güzel tarafı ise hem dilbilim tartışmalarının yakın takipçilerine hem de konuya hiç aşina olmayan kişilere hitap edebilmesi; zira yazar dilin hayatımızdaki yerini incelerken asla soyutlamalara başvurmuyor, aksine çok çeşitli dillerden verdiği örneklerle konuyu somut, sürükleyici ve esprili bir şekilde açıklıyor.

Dilin Aynasından: Kelimeler Dünyamızı Nasıl Renklendirir
Yazar: Guy Deutscher
Yayınevi: Metis Kitap

Ne Çeviriyor? Sabri Gürses (Utku ÖZMAKAS)

Kısa bir süre önce İnsancıklar (Can Yayınları) ve Yeraltından Notlar’ı da (Notos Yayınevi) çevirerek Dostoyevski’nin ilk dönemine ait eserleri genel olarak tamamladım. Artık onu çok daha iyi tanıyorum. Hoş bir huzur içindeyim. Bu huzur duygusuyla iki dilli bir kitap çeviriyorum: Vasili Grossman’ın savaş yazılarını tarihçi Antony Beevor şerhler düşerek derlemiş, Grossman’ın diğer eserlerini yayımlayan Can Yayınları için yapıyorum bu kitabı. Altı çizilecek bir sürü satır var Grossman’da, bazen Türkiye’nin yaşamaması gerekenleri anlatıyormuş gibi geliyor, sık sık tanıdıklarımla paylaşıyorum. Bulgakov’un Stanislavski tiyatrosunu anlattığı romanı yayıma hazırlanıyor, Everest Yayınları için ayrıca İlya Boyaşov adlı yeni bir yazarı çeviriyorum, bir kedinin Balkan seyahatini anlatıyor. Bir de Ocak ayında, Dedalus Yayınevi tarafından Maceraperest Turan Sözlüğü adlı deneysel, çizgiroman formatındaki romanım yayımlanıyor.

Ne Hazırlıyor? Derya Önder (Utku ÖZMAKAS)

Modern Düşünce dizisinden bu ay sonunda çıkması planlanan bir kitabı hazırlıyoruz. Kitap, Yeni Kültürel Çalışmalar / Kuramsal Serüvenler başlığını taşıyor. Gary Hall ve Clare Birchall’ın derlediği kitabı, Onur Kartal İngilizceden çevirdi. Kitap, yeni kuramsal serüvenler, yeni kuramcılar, yeni dönüşümler ve yeni serüvenler ana başlıkları altında yaşadığımız yüzyılın kuramla ilişkisine farklı açılardan bir bakış getiriyor. Bunu yaparken de nispeten yeni bir çalışma alanı ya da disiplin olarak görülen “Kültürel Çalışmalar” alanına katkıda bulunmayı hedefliyor. Yapısöküm, Post-Marksizm, Etik ve Alman Medya Kuramı üzerinden genel çerçeveyi çizerken, Deleuze, Agamben, Badiou ve Žižek’in felsefeleriyle kültürel çalışmalar arasında her biri farklı akademisyenler tarafından ele alınmış makalelerle bağlantı kuruyor. Yeni dönüşümleri anti-kapitalizm, ulusaşırılık ve yeni medya üzerinden ele alırken, Rem Koolhaas’ın Kent Projesi, post-insan bilimleri, aşırılık ve sır konularıyla da kuramsal serüveni günümüze kadar yaklaştırıyor. Bu anlamda yeniden düşünmeye ve değerlendirmeler yapmaya yol açacak, kültürel çalışmalar alanına katkıda bulunacak bir kitap olduğunu düşünüyoruz.

Zıkkımın Kökü (Utku ÖZMAKAS)

Bursa Osmangazi İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, çocuk edebiyatının bilindik isimlerinden Muzaffer İzgü’nün Zıkkımın Kökü kitabının “ergenlik çağındaki öğrencilere uygun olmadığı” gerekçesiyle öğretmenler tarafından performans ödevi olarak verilmemesini istedi.

Evrensel’den İsmail Afacan ve Güney Özkılınç’ın yaptığı habere göre Eğitim-Sen yasağa tepki gösterirken, kitabın yazarı Muzaffer İzgü, bugüne kadar yirmi dört baskı yapan kitap hakkında ilk defa böyle bir karar verildiğine dikkat çekti.

Bir velinin konuyla ilgili şikâyetini değerlendiren Osmangazi İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Kaymakamlık oluruyla komisyon oluşturdu. Komisyon, Zıkkımın Kökü adlı eseri inceleyerek “Bahsi geçen okul öğrencisinin sınıf düzeyi dikkate alındığında, ergenlik döneminin ve cinsel gelişimin önplana çıktığı bu dönemde, her bireyin hazır bulunuşluk ve algılama düzeyi farklılık yarattığından yedinci sınıf seviyesine uygun farklı bir kitap önerilmesinin daha yararlı olacağı” kararına vardı. Söz konusu karar, kitabı performans ödevi olarak veren öğretmen Saadet Kermen’e 7 Ocak tarihinde tebliğ edildi.

Muzaffer İzgü’nün Adana’daki bir gecekondu mahallesinde geçen çocukluğunu anlatan roman, 1992 yılında sinemaya uyarlanmış; yurtiçi ve yurtdışındaki film festivallerinde pek çok ödül almıştı.

Yeşil Sahalardan Kitap Raflarına (Balca CELENER)

Fransızların futbola ilgileri Türklere göre çok sönük olsa da okuma alışkanlıklarının ziyadesiyle yüksek olması sebebiyle, İngiltere’yi sarsan kitap “The Secret Footballer” Fransızcaya çevrilerek 3 Ocak tarihinde (ve Amazon, iBooks gibi sanal olanları da dahil) raflarda yerini aldı. Manş’ın ötesinin gizemli futbol yıldızının ağzından meşin yuvarlak ve para ilişkilerinin anlatıldığı bu kitap, Türk futbolseverleri için epey masum kaçacak da olsa, futbolun saha dışındaki karanlık yüzüne dair birçok hikâye barındırıyor.

Maskeli kahramanımızın hikâyelerinin kahramanları da futbol dünyasının önemli isimleri. Kitapta anlatılanlardan, Chelsea’nin eski teknik direktörü José Mourinho’nun sponsor paranın tamamını yatırmadığı gerekçesiyle bir fotoğraf çekimini engellediğini, Manchesterli Carlos Tevez’in sözleşmesindeki bir “denklik klozu” sayesinde kulübünün kendisine en iyi oyuncusu ne kazanıyorsa o kadar ödeme yapmak zorunda olduğunu, Nicolas Anelka’nın transferleri esnasında attığı imzalardan aldığı primleri nasıl şişirdiğini öğrenebiliyoruz.

Mesleği ve paranın sağlıksız ilişkilerini kaleme alan yazar, önce The Guardian gazetesinde yayınlanan ve İngiltere Premier Ligi kulislerini sarsan yazılarını geçtiğimiz yıl Ağustos ayında bir kitapta topladı. Bugüne kadar kimliğini gizli tutmayı başarabilen meşum yazar hakkında bilinenler pek fazla değil. Aralarında Marsilya’nın orta saha oyuncusu Joey Barton ve Bolton’da oynayan Kevin Davies dahil birçok oyuncudan şüphelenilmesine rağmen kesin kimliği henüz açıklanmadı.

Metin Kaçan İntihar Etti (Utku ÖZMAKAS)

Ağır Roman kitabıyla (ve kitabın filminin yapılmasıyla) büyük bir izlerkitlenin dikkatini üzerinde toplayan ünlü edebiyatçı Metin Kaçan (52) intihar etti. 6 Ocak 2013 Pazar günü Kaçan’ı Üsküdar’daki evine götürmek üzere aracına aldığını söyleyen Yüksel Güçlü isimli taksi şoförü, polise, fotoğraf çekmek bahanesiyle aracı köprüde durduran Kaçan’ın köprüdeki korkulukları aşarak kendini aşağı bıraktığını anlattı.

1961 yılında Kayseri’de doğan Kaçan, çeşitli mizah dergilerine kısa öyküler yazarak başladığı yazı serüveninde ilk romanı Ağır Roman’ın 1990 yılında piyasaya çıkmasıyla bir anda dikkatleri üzerine çekmişti. Argo kullanımı ve iç göçü anlatmadaki başarısıyla edebiyat dünyasını sarsan kitap 1996 yılında Mustafa Altıoklar yönetmenliğinde sinemaya uyarlanmıştı. Film, Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Sanat Yönetmeni”, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ve de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dallarında ödüle layık görülmüştü. Kısa süre önce dizisi yapılan ve şu anda müzikali hazırlanma aşamasında olan Ağır Roman, 2003 yılında Fransızcaya da çevrilmişti. Metin Kaçan, Ağır Roman’ın ardından, tiner ve uçucu madde kullanan sokak çocuklarının yaşamının anlatıldığı İstedikleri Yere Giderler adlı çizgi roman çalışmasına Kemal Aratan ile beraber imza attı.

Kaçan’ın Ağır Roman’ın yanı sıra Fındık Sekiz, Harman Kaplan, Adalara Vapur adlarını taşıyan roman ve öykü kitapları da var. Ayrıca Kaçan hakkındaki yazıların derlendiği Cervantes’in Yeğeni isimli bir de derleme mevcut.

Her Şeyin Öyküsü

“Çok uzun süre önce hiçbir şey yoktu. Ne uzay, ne zaman, ne gezegenler, ne insanlar, ne ben, ne de sen, hiçbir şey. Ve birden bire …” diye başlıyor kitap, ve büyük patlamadan itibaren evrenin hikayesini anlatıyor. Yapılmış en güzel üç boyutlu tasarımlardan birine sahip olan kitap bu tarzı sayesinde küçük yaştan itibaren kafasında evren hakkında sorular olan çocuklara evrim teorisini anlatıyor. Okullara sokulan Harun Yahya kitaplarına, evrim karşıtı sergilere inat tüm okul kütüphanelerinde bulunması gereken bir kitap.

Her Şeyin Öyküsü
Tudem Yayıncılık
Yazar: Neal Layton
Çeviren: Özlem Çolakoğlu

Birlikte Oynayalım

Kitapta dünyanın dört bir yanından seçilmiş 100 oyun bulunuyor. Bu oyunlar evde – dışarıda, tek başınıza ya da arkadaşlarınızla oynayabileceğiniz oyunlar. Kitapta ayrıca dünyanın farklı yerinde oyuna kimin başlayacağının, hangi sırayla oynanacağının ya da ebenin kim olacağının nasıl belirlendiğine dair örnekler veriliyor. Oyunun nereden geldiği, gereken malzemeler, oyuncu sayısı, kurallar ve oyunun anlatımı yapılıyor.

Birlikte Oynayalım
Tübitak Yayınları
Yazan: Oriol Ripoll
Resimleyen: Rosa Maria Curto
Çeviren: Barış Bıçakçı

Kelile ve Dimne

Kelile ve Dimne masal geleneğinden eşsiz bir örnek. Doğunun en ünlü masallarından biri olan Kelile ve Dimne, adını iki çakaldan alıyor. Bu çakallardan Kelile dürüstlüğü, Dimne ise hilebazlığı simgeliyor. Hangisinin sonu nasıl oluyor derseniz, bunu "Aslan ile Öküz" masalını okuyunca zaten öğreneceksiniz.

Kelile ve Dimne
Can Çocuk
Yazan: Beydeba
Resimleyen: Vaqar Aqaei
Hazırlayan: Faruk Duman

Dansa Kaldırılmayan Kadın (İsmail BİÇER)


1977’de İstanbul’da doğan Volkan Hacıoğlu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İngilizce İktisat Bölümü (2000) mezunu. Aynı bölümde Yüksek Lisansını tamamladıktan sonra, 2006’da New York Eyalet Üniversitesi, Sanatlar ve Bilimler Koleji, Ekonomi Bölümü’nde burslu doktora programına başladı. Çalışmalarını İstanbul Üniversitesi’nde sürdürüyor.

Volkan Hacıoğlu’nun şiirleri ve çevirileri 1997 yılından bu yana birçok dergilerde yayımlandı; yayımlanmaya devam ediyor. “Duvarlarda Gözlerim Üşüyor” adını taşıyan ilk şiir kitabı 2006’da, bir sonraki şiir kitabı “Dansa Kaldırılmayan Kadın” 2010’da okurla buluştu. Aynı yıl, “İngilizce yazılmış en büyük siyasi şiir” olarak nitelenen Shelley’nin “Anarşi’nin Maskesi”ni Türkçeye kazandırdı. ‘Şiirden’ dergisinin yayın kurulu üyesi.
“Dansa Kaldırılmayan Kadın” üç bölümden (toplam elli sekiz şiirden) oluşuyor: “Kiralık Aşklar Locası”, “Cezaların Cehenneminde”, “Soyut Yontular”.

İlk bölümün ilk şiiri; “Cam Kız” adını taşıyor. Bir kızın intiharını (daha doğrusu camdan atılışını) anlatan bu şiir, okuyucuda farklı çağrışımlar/yaklaşımlar yaratacak dizelerden oluşuyor… Gerçek şiirde olması gereken bir tavır/söylem:

“küçük bir kızı camdan attılar/beyaz vücudu/mürekkep lekesi gibi dağıldı/soğuk taşların üzerine/çığlıklar akıyordu kulaklarımdan/çıplak bir ampul/açık pencereden sokağa bakarken//küçük bir kızı camdan attılar/ay koptu geceden/düştü kollarına kızın/kırıldı saçları/kırıldı gözleri/kırıldı yanakları/eğilip öptüm usulca/kırıldı dudakları” (S. 13).

Volkan Hacıoğlu’nun şiirleri, biçimsel bir tutarlılığa sahip... Her dize (birkaç şiir dışında) büyük harflerle başlıyor; şiir başlıkları büyük harflerden oluşuyor. Şiirlerin geneli kısa dizelere sahip... Bir anlamda; az sözle çok şey anlatmayı seviyor... Bunlar arasında altı dizelik şiirler de bulunuyor. “Karanlık Örtü” şiirini örnek olarak verebiliriz:

“Karanlık örttü mü gözlerini/Susar umut/Susar sevgi/Susar düşünceler//Karanlık örttü mü içindeki mağarayı/Yarasalar kana susar!” (S. 37).

“Dansa Kaldırılmayan Kadın” şiirlerinin belirgin özelliklerinden biri de uyaklı söyleyişlerin yoğunluğu… Ancak bu uyaklı söyleyiş, Volkan Hacıoğlu’nun ‘modern şiir’ tarzına gölge düşürmediği gibi, akıcı, anlaşılması kolay bir şiirin tadına ulaşmamızı sağlıyor. “Geçmiş Zaman” adlı şiirin ikinci dörtlüğü, bu durumu en açık şekilde yansıtıyor:

“(…)// Belki ateşle yaklaştım/Gözlerinin petrol kuyusuna/Acılarımı gecelere sattım/Çocukluğum yarısına// (…)” (S. 17).

“Kızılderili Şarkısı”nda, toplumsal sorunlara duyarlı, muhalif bir şairle karşı karşıyayız… “Kızılderili Şarkısı”, aslında tüm insanlığın hüzünlü bir şarkısı… Slogandan uzak, şiire yakışır bir söylem:

“Dağ vurmuş gözlerine/Tütün içer Kızılderili/Ay ışığı, kurt gölgesi/Yakamozda tüyleri//Bütün gün avlamış/Birer birer güneşleri/Oklarını bitirmiş/Balta tutar elleri//Beyaz adam gelince/Çadırlar sökülecek/Atların yelelerine/Kan lekeleri düşecek// (…)” (S. 48).

Volkan Hacıoğlu’nun şiirleri, izlek olarak çok katmanlı bir yapıya sahip… Ölüm, doğa, yalnızlık, aşk, kentsel yaşamın günlük trafiği bu katmanlar arasında sıralanabilir.

“Dansa Kaldırılmayan Kadın”ın diğer özelliklerinden biri; şairin ‘çevirmen’ kimliğinin rahatlıkla hissediliyor olması… Birçok şiir, önemli dünya şairlerinin ve düşünürlerinin dizeleriyle/sözleriyle başlıyor: Arthur Rimbaud, Emma Goldman, Charles Dickens, Pythagoras, Rabelais, Isidore Ducasse, Nietzsche, Anton Çehov, Philip Larkin.

Ancak alıntıların bir kısmı orijinal; Türkçeye çevrilmemiş… Bir kısmının altında ise, kime ait olduklarının notu düşülmemiş… Bu durumu, Hacıoğlu’na anımsatmak için not alıyorum.

Şiirlerini başarıyla kurduğuna inandığım Volkan Hacıoğlu’nun sözcük dağarcığı oldukça varsıl… Başka şiirlerde karşılaşmadığımız, kendisine ait eğretilemeler oldukça dikkat çekici. Bunlardan birkaç örnek:

“Bir kadın göğüslerini açarsa Rhodara/Ah! Ortaçağ biter, Rönesans başlar!.. (Açık Saçık Çiçekler, S. 24).

“Bütün gün sürdü ölümü güneşin/Çekildi görüntülerden renklerin saltanatı” (Uçurum Yankısı, S. 42).

“Gözlerimde büyüyen yaş/Asal sayısı gövdemin” (Asal Sayı, S. 77).

“Nazar” adlı şiirde, genç bir şairin aforizmalarını/bilgeliğini görüyoruz. Gerçek şairlerin aynı zamanda ‘düşünür’ olduklarına dair bir gönderme:

“Köpeklerin gözlerine uzun uzun bakma/Kan gölgesi düşer aklına/Sonsuz bir ağaç olur korku/Gökyüzü yasaklanır çocuklara//Suçluların gözlerine uzun uzun bakma/Kin gölgesi düşer ardına/Sonsuz bir deniz olur pişmanlık/Umut yasaklanır insana//Kadınların gözlerine uzun uzun bakma/Kor gölgesi düşer alnına/Sonsuz bir gece olur yalnızlık/Aşk yasaklanır dünyaya//Ölülerin gözlerine uzun uzun bakma/Kör gölgesi düşer uzağına/Sonsuz bir an olur karanlık/Yaşam yasaklanır zamana” (S. 55).

Volkan Hacıoğlu’nun şiirlerine dair, söylenecek daha çok şey var. Çünkü onun şiirleri, bir şiirde olması gereken tüm özellikleri barındırıyor; yarına kalacak şiirler… Klasik şiir tadı veren bir modern şiir örneği…

‘Ben bir işçiydim, bir muavin olarak roman işçisi’ (Burak Fidan'la Röportaj: Ozan Can ÖZÜBAL)

“Az Roman derin bir kuyudur, suyu çok soğuk olan bir kuyu. Kendimi konumlandıramıyorum. Az Roman’ın ekseninde neyim ben? Romanın yazılışına yakın bir tanık mı, Orhan Duru’nun dostu mu, romanın ortak yazarı mı, yoksa romanın içinde bir roman kahramanı mı? Hepsi ve hiçbiri.”

Kitabın henüz başında “hazırlayanın notu” bu cümlelerle başlıyor. Bu sebeple Burak Fidan’dan, Az Roman hakkındaki sorularıma her bir soruya, ilgili role tek tek girerek cevap vermesini bekleyeceğim. Tanık, dost, yazar, kahraman, hepsi ve hiçbiri olan Burak. Bense sorularımı kitabı Orhan Duru ile yan yana sergilenme onuruna erişmiş genç bir yazar olarak ve aynı zamanda sıradan bir okuyucu olarak soracağım.

»Az Roman’ı okuyordum ve ortalarında bir yerindeydim. 75 yaşında bir adamla yan yana, boğazda rüzgârlı bir havada koştuğumuzu fark ettim. Öyle bir hızla akıyordu ki anlattıkları bir an için durup dinlenmek istesem de yapamadım, yaşımdan utandım. Dışarıdan bakıldığında ihtiyar sanılabilecek bu yazarın kondisyonuna şaşırdım ama sonra anladım ki bir hayaletle koşuyormuşum zaten. Çağının hızını bu kadar iyi yakalayan bir yazarla dost olmak nasıl bir duyguydu?


Gözlerinden iyilik akan bir adam düşün, kötülük düşüncesi hiç yok. İnsan olmanın meşalesini sonuna kadar taşımış, hiç kirlenmemiş dost biri. Biliyorsun, 50 kuşağı yazarlarından. 50 kuşağı deyince, öyküde yenilikler getiren yazarlar gelmiyor benim aklıma. Kıskançlık fesatlık duygularının olmadığı, birbirlerini omuzlarında taşıyan dost adamlar geliyor. Bunu böyle yazması kolay, Orhan Duru’yla olan birlikteliğimizde bu dostluğun nasıl yüksek bir yerde seyrettiğini gördüm. Kendimi hem çok şanslı hem de çok yalnız biri olarak buldum. O zamanlar, bu yazarları tanıdıkça arkadaşlarımın boğazını sıkar küfrederdim, biz neden birbirimize böyle bağlı değiliz diye. Çağının hızını yakalayan bir yazar dedin değil mi? Bu çağın hızını tek başına yakalayabilmenin imkânsızlığına inandım Orhan Duru’yla birlikte. Onunla dost olmak, birliktelik duygularını beraberinde getirdi, müthiş bir şeydi.

»Az Roman’da her şeyden az az var. Bir yerinde şöyle diyor Duru; “Yazılacak şeyleri önceden yazmaya hazırlanıyorum ve onları Kıyak Otel’in odasında yazılmış olarak buluyorum. Önceden söyleyip anlatıyorum her şeyi. Bir de bakmışım Burak önüme koyuvermiş az pilav gibi.” Kitabın hazırlanışından yazar Burak olarak bahseder misiniz?

Orhan Duru o müthiş mizahıyla beni ‘‘muavinim’’ diye tanımlardı bazen. Bir minibüs düşün. Nereye gideceğimizi Orhan Duru biliyordu. Yolcular da birtakım hayaletlerdi. Hayaletlerle birlikte anılar, düşünceler, olaylar ve düşler de vardı minibüste. Ben bir işçiydim. Bir muavin olarak roman işçisi. Ayrıcalıklı bir işçi. Çünkü gün bitip de yolcular gidince ikimiz kalıyorduk minibüste. Bu çok ama çok güzel deneyimdi.

»Kitapta hayaletler var. Gerçek olanlar ve birlikte hayal ettikleriniz var (belki de gerçekten gördükleriniz). Pavarotti’den Erbakan’a, Müjde Ar’dan İlber Ortaylı’ya kadar birçok ismin hayaletleri görünüp kayboluyor Az Roman’ın içerisinde. Bu hayalet konusu sıradan bir okuyucu olarak benim kafamı karıştırdı. Yaşamının sonlarında olduğunu düşünen bir yazarı okuyormuşum gibi hissettim ve hayaletlerin aslında onun “boşluğa” geçişinde ona yardımcı olacağı gibi bir fikre kapıldım. Her şeyden az az söz ederken sadece gerçek bilgileri okuyoruz gibi gelse de yazarın anılarından detaylara rastlıyoruz. Yazarının hayatını film şeridi gibi izleten bu kitap yazılırken siz bir tanık olarak böyle bir duyguya kapıldınız mı?

Az Roman’da şöyle bir cümle var: ‘‘Bu bir savaş gibi bir şey. Bellekle bilincin teknikle içselliğin dövüşü.” Bu cümle Az Roman’ın her bir satırında bir hayalet gibi dolaşır yorumuma göre. Boşluk, Orhan Duru’nun tam olarak belleği ile bilinci arasında açılmıştı. Hayaletler, anılarla birlikte burada varlık gösterirler. Benim bu süreçteki, bu yaşamı bir film şeridi gibi izlerkenki duygum hayranlıktı. Görkemli bir son izledim ben. Yazınla ulaşılabilecek en yüksek noktayı, ölümün sanatçı tarafından nasıl öldürüldüğünü gördüm.

»“Güncel hayatta yaşanan saçmalıkların yazında devam ettirilmesi” diyorsunuz Az Roman’daki çabanız için. Örneğin siz Burak Fidan olarak kitabın hazırlanması sırasında kırmızı bir Ferrari satın almış olsaydınız bunun doğrudan kitaba tesir edeceğini biliyordunuz. Belki de Orhan Duru’yla o gezegendeki pikniğe kıyak arabanıza atlayıp gidecektiniz. Bir roman kahramanı olarak kitabın akışına müdahale etmeye yeltendiğiniz oldu mu?

Güncelin bilincinde, onun saçmalıklarından kurtulmak için bir kaçış çizgisi olarak Az Roman! İşte bu teknikle içselliğin dövüşünden, hastane personelini astronotlara, MR cihazını da UFO’ya benzeterek çıkarsın. Az Roman’ın akışına müdahalem söz konusu değildi çünkü yaşamın akışı Az Roman’ın akışıyla paralel bir biçimde ilerliyordu. Yeni bir güne uyanıp da çalışmaya başladığımızda ne oluyorsa Az Roman’da da aynıları oluyordu. Dolayısıyla bir roman kahramanı olarak kendimi yaşamımın bir roman kahramanı gibi hissediyordum.

»Kitabın başından beri tanımaya ve keşfetmeye başladığımız o Kıyak Otel odasının Az Roman’ın sona yaklaşmasıyla birlikte yarının hemen yarına bağlandığı, zaman geçirmeyen bir odaya dönüştüğünü görüyoruz. “Somut bilgiler edinmek istiyorum. Karamsarlık kendiliğinden oluşuyor” diyor Orhan Duru. Birçok kısımda da onun kılavuzluğunda bu karamsarlığa biz de girip çıkıyoruz. Sonuçta ise kitap yazarın yaşamı tarafından tamamlanıyor. Hepsi ve hiçbiri olarak bu kitabı Orhan Duru’nun hayatında ve kendi hayatınızda nereye konumlandırıyorsunuz?

“Zaman uzuyor, sönüyor, sarkıyor enerji nakil hatları gibi” diyor bir yerde. Zamanının bu kimyası boşluk duygusuyla ilişkiliydi bence. Karamsarlık, Orhan Duru’da saçmayı tokatladığı kadar vardır, kara mizahla yapar bunu. Onunla ilk tanıştığımız gün, anlattığım bir hikâye üzerine, bana bir hikâye borçlu olduğunu söylemişti. Sonunda bana büyük bir hikâye armağan ederek gitti. Az Roman benim için, bir kitap olarak belki tamamlanmış bir roman ama içimde sürekli, azar azar çoğalan ve hiç bitmeyecek bir roman olarak kaldı.