Kum Saati (Yalçın HAFÇI)

Neyi savunduğunu bilmek, neye karşı olduğunu bilmekten daha önemlidir. Aynı şekilde neyi kuracağını bilmek, yıkmak istediğinden daha çok önemlidir. Doğru yolu bilmiyorsan, bir yolun yanlış olduğunu bilmek hiçbir şey ifade etmiyor. Tarih bunun olumsuz örnekleriyle doludur. Günümüz de bundan çok farklı değil. Zamanımız, tarih denen yaranın kabuğundan başka bir şey değildir. Tüm bunların kökeninde ise felsefenin bir dogmaya dönmesi ve karşıtına dönüşme kolaycılığı vardır… Elbette, bu ifadelerin hepsi soyut durumlardır. Ancak somutlandığında hissederiz gerçeğin etkisini. Bunun içinse edebiyat biçilmiş bir kaftandır.

Nevzat Güngör’ün yeni romanı “Özgür Ölüler”, bize yeni bir dünya arayanların bu kadim trajedisi anlatıyor işte. Roman ilk başta fantastik bir dünya izlenimi veriyor ama yavaş yavaş bunun bir distopya olduğunu anlıyoruz. Her tarafı sonsuz çöllerle kaplı bir ülkede, kendi içinde katmanlardan oluşan ve Esmerler Sistemi denilen katı bir egemenlik hüküm sürmektedir. İsimsizler olarak isimlendirilen en aşağı sınıf durumundaki çoğulluk ise açlık ve sefalet içinde yaşamaktadır. Ülkenin kutsal kitabı Yıldızların Kanı’na göre, bu ülkeyi çeviren çöller sonsuzdur ve bu ülkeden, bu hayattan başka bir hayat yoktur.  Ama bir şekilde o ülkeye başka bir dünyadan gelmiş olan Demirci adlı biri, yeşil bir ülkeden bahseder onlara. Sonsuz bilinen çöllerin ötesindeki harikalar diyardır burası. Önce kimse inanmaz ona, lakin iktidar ciddiye alır onu ve gözlem altında tutmaya başlar. Sonunda imkânsız gibi görünmesine karşın işler yolunda gider ve iç çelişkilerden de yararlanan parya konumundaki İsimsizler isyan ederler. Ardından da Demirci’den aldıkları harita rehberliğinde, o güne kadar sonsuz bilinen çölde bir yolculuğa çıkarlar. Bu isyanın başarısı hususunda asıl sınav da bu uzun yolculuk olacaktır.

Özgürlük Yürüyüşü

Bu noktadan sonra bir dizi soru gelir aklımıza: İsimsizler için özgürlük ne anlama gelecektir, onu nasıl yaratacaklardır, özgürlüğü hiç bilmeyenler onu nasıl ete kemiğe büründüreceklerdir, acaba köleler özgürlüğü efendileri gibi olmak şeklinde mi algılayacaklardır, ya da köleliğin karşıtı özgürlük müdür, bu yürüyüş kölelikten başka bir köleliğe yürüyüş müdür yoksa? Ve daha pek çok soruya yanıt aranacaktır bu uzun yürüyüşte.

Aslında yazar insanlık tarihindeki bütün özgürlük yürüyüşlerinde yaşanan olaylara ve aranan cevaplara ışık tutmaktadır burada. Sonsuz bilinen çölse asırlardır süren mücadelenin alanıdır. Çöl pek çok tehlikeyle doludur, susuzluk, açlık, gündüz kızgın güneş, geceleri fırtına ve fantastik canavarlar filan. Ama bu yolculuğa çıkanların asıl korkması gereken yine kendileridir. Bunu henüz bilmemektedirler.  Coşkulu bir bayram havasıyla başlayan bu özgürlük yürüyüşü her adımda çıkışsız bir labirente dönüşecektir yavaş yavaş ve bazıları aylarca çölde yürüdükten sonra Yeşil Ülke’nin varlığını sorgulamaya başlayacaktır. Yürüyüşün başında doğal bir lider olarak seçilen kişiye muhalefet oluşur zamanla. Buna karşın safları ve inancı sıkı tutma adına otorite ağırlığını koymaya yönelir. Bir şey başka bir şeyi, o da başka bir şeyi tetikleyince kardeşin kardeşi yediği bir dönem başlar. Artık hiç kimse yolculuğa başladığı kişiyle aynı kişi değildir. Yeni bir biçimde eskinin egemenlik anlayışı, hatta dini bile farklı bir şekilde ortaya çıkar. Sayfalar boyunca süren bu çöl yolculuğunda, günler, olaylar, sözler, hatta yürüyüp geçildi sanılan yerler bile birbirini tekrar etmeye başlar. Romanın objektif anlatıcısı konumundaki Jiha halkı olarak bir yerlere gerçekten gidip gitmedikleri konusunda şüphe duymaya başlar ve lider konumundaki eski arkadaşının nasıl da başkalaştığını gözlemlemeye koyulur. Kendini tekrar edip duran karanlık ve şizofrenik bir yazgı söz konusudur artık. Çöl, bir dolup bir boşalan bir kum saatine döner sanki.  Tıpkı yüzyıllardır insanlığın özgürlük mücadelesinde bir nihayete erişememesi gibi. Yüzlerce insanın çıktığı bu yolculuk, en sonunda yola devam eden kırk kişinin kalmasıyla sonlanır  roman. Bu da akla hemen bizim mistik kültürümüzdeki “kırklara karışmak” deyimini getirmektedir.

Eleştirel Bir Alegori

Nevzat Güngör, bu romanında ayaklanmalar tarihimizin eleştirel bir alegorisini sunmaktadır bize. Bir bakıma devrimci eylemin geçmişten beri üzücü bir biçimde başarısızlığa uğramasını irdeliyor ve otoritenin yerinin değil biçimini değiştirirken otorite paradigmasının tuzağına takılıp kaldığımızı anlatıyor. Muhafız değişikliklerin özgürlük getirmeyeceğini çarpıcı bir kurgu ve kesin bir dille vurguluyor. İktidarı bir kez alaşağı etmekle bir devrimin bitemeyeceğini ve kurumlaşan her özgürlük hareketinin karşıtına dönüşeceğini söylüyor. Hele hele bir özgürlük ve eşitlik hareketinin içinde efendilik kurumunun nasıl da hızla oluşabileceğini ve bunun açık bir biçimde efendi olan sistemlerden daha kötü olabileceğinin uyarısını görüyoruz. Çünkü insanlar kendinden gördüklerine karşı etkin bir mücadele vermezler. Şeklen otorite yıkılsa bile kategorik olarak otorite bertaraf edilmediği sürece her şeyin birbirini tekrar ettiği çöl yolculuğundaki kısır döngüye hapsolacağımızı belirtiyor. İşte tam bu noktada romanın negatif çağrışımlı ismi keskin bir anlama bürünüyor: Özgür Ölüler. Bunu günümüz dünyasındaki mevcut pratikler doğrultusunda düşününce, hem liberal sistemler için hem de sözde sosyalist olan yozlaşmış sistemler için de söyleyebiliriz.

Bilindiği gibi edebiyat ve düşünce alanında bazı ütopyalar ya da distopyalar varolmayan toplum düzenlerini anlatarak yaşadığımız dünya hakkında hem çok kapsayıcı ve doğru bir tasvir yapabilmişler, hem de gelecekteki toplum düzenlerinin ruhunu öngörebilmişlerdir. Örneğin Orwell 1984’le otoritenin insanı nasıl çepeçevre kuşatacağını anlatırken, Huxley ise asıl tehlikenin şartlandırılmış insanın özünde olduğuna dikkat çekmiştir. Bugün yaşadığımız dünya da bu iki tespitin arasında bir yerdedir.  Nevzat Güngör’ün distopyası ise hem otoriteye hem de insanın özündeki hükmetme hastalığına ışık tutarken, her türlü kurumlaşmanın tehlikesine işaret etmektedir.

Sonuç olarak yazar, bilhassa son yüzyılda yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz siyasal, insani ve ahlaki bir trajedi üzerine, oldukça akıcı bir hikâye üzerinden son derece çarpıcı yüzleşmeler yapmaktadır. Çünkü asıl trajedi, trajedimizin ne olduğunu bilmemektir.

ÖZGÜR ÖLÜLER, Nevzat Güngör, Ayrıntı Yayınları, 2014.

Atmosferini Bulmuş Bir Külliyat (Şâmil YILMAZ)

Bir yayınevinin tiyatro kitapları basması zor iş. Alanla özel bir ilişkiniz yoksa ya da siz özel bir okur değilseniz, kitapçıların tiyatro raflarının önünde pek vakit geçirmezsiniz. Oyun metinleri ve tiyatro üzerine kuram kitapları çoğunlukla alanın uzmanları ve tiyatro bölümü öğrencileri tarafından okunur. Dergi ya da gazetelerin “Bu Yaz Plajda Okuyacağınız On Tiyatro Oyunu,” gibi listeleri yoktur mesela. Ya da hiçbir tiyatro kitabı kitapevlerinin en çok okunanlar rafında durmaz. Tiyatro performans sanatlarından biri sonuçta; bu yüzden de kendini gerçekleştirdiği alan kitap sayfalarından çok sahne. Matbu halinden çok canlı hali tercih ediliyor yani. Bu yüzden de tiyatro kitapları basan yayınevlerinin bir tarafıyla ticari anlamda Don Kişot’luk yaptıklarını söyleyebiliriz. Özellikle büyük yayınevleri, uzun vadede satacağı garanti olan klasik oyunların dışındaki tiyatro metinlerine çok yaklaşmazlar. Bir Shakespeare basmak, hazretin sadece tiyatro değil genel olarak edebiyat tarihine katkıları düşünüldüğünde, “bir Shakespeare basmak”tır. Özel ad, bu bağlamda, türsel sınırları aşan bir güç ve enerjiyle parlar. Shakespeare, Shakespeare’dir, oyun metni ise oyun metni. Bu ikisini birbirine ‘o kadar da’ karıştırmamak gerekir— hiç değilse yayıncıların gözünde.

Peki, istisnalar yok mu? Var kuşkusuz; sektörün büyük isimlerinden Can Yayınları örneğin, özellikle Çağdaş Drama Klasikleri adı altında bastığı oyunlarla, bu genellemenin dışında durur. Hwang’ın “M. Butterfly”ı, Puig’in “Örümcek Kadının Öpücüğü”, Havel’in oyunları gibi birçok çağdaş klasiği bu seriden okuma şansı bulmuştuk. Ve hâlâ birçok tiyatro bölümü öğrencisi sahaflarda bu seriden çıkmış kitapları arar. Hatta sınırlı bir çevrede de olsa tüm seriyi tamamlamış olmanın kendince bir itibarı bile vardır. 

Teatral Bir Jest

Can Yayınları geçtiğimiz günlerde teatral bir jest daha yapıp varoluşçu dramın kurucu isimlerinden Albert Camus’nün oyunlarını toplu halde yeniden bastı. Camus kuşkusuz herhangi bir oyun yazarı değil; felsefi metinleri, öyküleri ve romanlarıyla birlikte düşünüldüğünde hayli yüklü bir külliyatın ağırlığını taşıyan özel bir yazar. Düşüncesini neredeyse tüm yazma biçimlerinin içinde sınamış bir isimle karşı karşıyayız. Haliyle ona ait herhangi bir metin, çok daha büyük düşünsel bir projenin tamamlayıcı parçası olarak çıkıyor karşımıza. Bu noktada artık mesele oyun metni okumayı sevmekten ya da sevmemekten başka bir şeye dönüşüyor. Camus’yü seviyor ya da hiç değilse ilgileniyorsanız —ben ikinci kategoriye giriyorum—, yazdığı her şeyi okumak bir “ödev”e dönüşüyor.

Buradan bakıldığında yayınevleri için risk taşıyan bir isim değil Camus. Hemen değilse bile uzun vadede bastığınız metinlerin elinizde kalmayacağını, hiç değilse kemik bir okur kitlesi tarafından alınıp okunacağını bilirsiniz.

Yazarın Sesini Yakalayan Çeviri

Fakat Can Yayınları elindeki yazarın sadece ismiyle bile önünü açtığı kolaycılık tuzaklarına düşmeden çalışmış. Bir kere oyunların çoğu tükenmiş eski baskılarının yayın haklarını toplayıp yeniden basmamış— ki yapabilirdi. Bunun yerine metinlerin hepsini yeniden çevirtmişler. Çevirmen olarak da Ayberk Erkay’ı seçmişler. Erkay, çok az ismin hakkıyla becerebildiği bu alandaki gerçekten özel birkaç çevirmenden biri. Her şeyden önce onun çevirdiği oyunları okurken, tek ve nötr bir sesin yarattığı o ‘kuru’ boşluğa düşmüyorsunuz. El attığı her yazar, kendi sesi ve atmosferiyle çıkıyor karşınıza. Dildeki en küçük nüansı bile kaçırmayan, karakterlerin seslerini birbirlerinden ayırmak için özel bir çaba sarf eden, oyun çevirmenin, daha doğrusu bir oyunu ‘iyi’ çevirmenin ne kadar güç bir iş olduğunu hatırlamamızı sağlayan nadir çevirmenlerden Erkay. Bu da “Adiller”deki “teröristlerin” dilsel özellikleriyle “Caligula”daki saray erkanının dilsel özellikleri arasındaki farkın çok daha görünür olduğu çeviriler okuyacağız demek oluyor artık. Ya da “Sıkıyönetim”in sürreel dili ve atmosferiyle ilk kez doğrudan bir karşılaşma yaşayacağız.

Atmosfer meselesi özellikle önemli. Oyun metni dediğimiz şey, diğer metin biçimleri gibi dünyasını tasvir bolluğuyla inşa etmez. Tüm malzeme konuşan seslerin yarattığı etkidedir. İyi bir oyunda bir karakter konuşmaya başladığında sadece anlam evrenini açık etmemekte, aynı zamanda o sesi açığa çıkartan tüm koşullara birden ses vermektedir. Karakter konuşurken içinde yaşadığı tarihsel dönem, toplumsal çevresi, geçmişi, yaşadığı şehir ve siyasi kültür de onunla birlikte konuşur. İşte iyi oyun çevirisinin yaptığı tam da tekil seslerdeki bu çok sesli zenginliği yakalamaktır. Ayberk Erkay, Camus’nün metinlerinde bu sesleri ustalıkla yakalamış. Şimdi elimizde kendi dilsel bütünlüğüne kavuşmuş, atmosferini bulmuş bir külliyat var anlayacağınız, hem Erkay’a hem de Can Yayınları’na ne kadar teşekkür etsek az yani…

Son bir şey daha; diziden çıkan oyunlardan “Caligula”, “Adiller”, “Sıkıyönetim” ve “Yanlışlık” daha önce zaten çevrilmişlerdi. Fakat yazarın iki arkadaşıyla ortak yazdığı “Asturya’da İsyan”ı Türkçe’de ilk kez bu dizi sayesinde okuyacağız. İyi Camus okurlarını, sevdikleri yazarın oyunun hangi kısımlarını yazdığını tahmin ederek geçirecekleri hoş saatler bekliyor yani, ilgilisine duyurulur… 


CALİGULA, Albert Camus, Çev.: Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2015.
ADİLLER, Albert Camus, Çev.: Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2015.
SIKIYÖNETİM, Albert Camus, Çev.: Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2015.
YANLIŞLIK, Albert Camus, Çev.: Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2015.
ASTURYA’DA İSYAN, Albert Camus, Çev.: Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2015.


“Direniş de Küreselleşiyor” (Engin Günay ile Söyleşi: Haydar KARATAŞ)

Engin Günay ile romanı Parkta Gölgeler üzerine konuştuk.

Bir akşam karanlığında Bahar sokağa çıkar. Nereye gideceğini, onu nasıl bir hayatın beklediğini bilmez.  Siz Bahar’ı nasıl bir hayata götürmek istiyordunuz? Başlarken ne düşünüyordunuz, kitap bittiğinde Bahar bize ne gösterdi?

Romanı tasarlamaya başlarken şöyle bir meraktan yola çıktım: Zürih’te farklı dillerden, farklı kültürlerden çok sayıda genç insanla tanışmıştım. Birçoğunun hayatlarını yakından tanıdım, hayatlarının içinden geçtim diyebilirim. Hayat hikayelerini bildiğim bu çocukların gelecekte nasıl bir yaşamları olabileceğini tahayyül etmeye çalıştım. Romandaki bütün karakterler değil, ama içlerinden bazıları bu hikayelerden esinlenilmiştir. Romanı yazmaya başladıktan sonra, kurgu ilerledikçe bu karakterler kendi bağımsız kişiliklerini kazandılar ve hayat hikayelerini kendileri yazmaya başladılar. Sonuçta benim başlangıçta hiç öngörmediğim yerlere geldiler. Bir anlamda kuşaklar boyunca kendilerine aktarılmış kaderlerine isyan ederek, kendilerini kuşatan koşullar içerisinde kendi yaşam yollarını çizmeye çalıştılar.

Sorunun başına dönecek olursak, Bahar evini terkettiğinde kafasında bir tek şey vardır; ona dayatılan hayat tarzını ne pahasına olursa olsun kabul etmeyecektir. Nereye gidebileceğine dair en küçük bir fikri yoktur. Fakat karşısına çıkan rastlantılar ve kendine yeni bir yaşam yolu çizme konusundaki güçlü arzusu kendisinin de, benim de hiç ummadığım sonuçlara götürecektir onu.

Roman karakterleriniz gelişmiş batı toplumunun; mesela düzgün sokakların, konuşur gibi duran binaların, ne bileyim mesela dışarıdan bakarken kusursuz görünen bir hayatın dışarı kustuğu insanlar gibi görünüyor. İtirazları neye bu insanların, neden bu düzenli hayatı reddediyorlar?

Dünya üzerinde bir refah ve güvenlik adacığı gibi duran bir sistemin bile kendi içine almadığı insanlar var elbette. Bu insanlar bu sterilize edilmiş toplumun, bu mekanik yaşamın küçük bir parçası, minik bir dişlisi olmayı reddediyorlar. Her kesimin, her grubun kendi meşrebince muhalif, alternatif, aykırı bir duruşu var. Bunlar o mükemmel gibi görünen toplumun pek göze batmayan veya görmezden gelinen diğer bir yüzü.
Romanda toplumun her iki yüzünü de göstermeye çalıştım. Lüks bir villada yaşayan, toplumun parlak yüzüne, kaymak tabakasına mensup bir çift de var romanda. Onların hayatına yakından bakınca dışarıdan göründüğü gibi parlak olmadığı anlaşılıyor. Bu sistem insanları mutlu etmeye yetmiyor yani. Başka türlü sorunlar üretiyor. Uyuşturucu kullanımının ve intiharların bu toplumda bu kadar yüksek olması da bunun kanıtı değil mi? Diğer taraftan işgal evlerinde, az çok komün tarzı yaşanan kollektif evlerde insanlar daha mutlu olabiliyor. Önemli olan insanın ütopyalarını yitirmemesi, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna dair inancın yaşatılabilmesi.
 
Kitapta sıkı bir göçmenlik hikayesi de var, 19. Yüzyılın sonlarında Latin Amerika’ya göç etmiş İsviçreliler ile, 20. Yüzyılda Türkiye, Lübnan, Brezilya, Kolombiya, Hindistan, Afrika gibi ülkelerden batı Avrupa’ya göç etmiş insanların hikayesi bir arada veriliyor?

19. Yüzyılın ortalarından Birinci Dünya Savaşı’na kadarki dönemde İsviçre nüfusunun önemli bir kesiminin Latin Amerika’daki plantasyonlara, pampalara çalışmaya gittiklerini, oralara yerleşip kaldıklarını bugün sokaktaki sıradan İsviçreli pek bilmez. Bu, toplumun hafızasından adeta silinmiş bir gerçekliktir.  Göç tek yönlü bir olay değil ve tarihin her döneminde yaşanmış. Bugün ise neredeyse göçmen bir dünyada yaşıyoruz. Küreselleşmenin bir yanı da bu. Kitapta kökenleri farklı coğrafyalara uzanan karakterler kendilerini göçmen olarak görmüyorlar, onlar bu toplumun insanları. Kendilerini Zürihli olarak tanımlıyorlar, kuşaklardır yaşadıkları toplumun dilini konuşuyorlar.

Kitabın bir yerinde sanırım Jörg’tü, Seattle’den bu yana bütün Küresel hareketleri izlemeye çalışıyorum, diyor. Sizin roman karakterleriniz aslında bir yanıyla terk edilmiş binalarda, gelişmiş, her şeyin parayla döndüğü bir dünyada komün hayatı yaşıyorlar. Ne diyorsunuz, bu radikal reddediş bir yanıyla çok küresel, dünyanın öbür ucunu merak ediyor, diğer yandan yerel, gettolara sığınmış. Ne oluyor?

Küreselleşmenin diğer yüzü bu. Sadece sermaye küreselleşmiyor. Küresel sisteme karşı olan hareketler de küreselleşiyor. Romandaki karakterler “Küresel Köyün Çocukları” aynı zamanda. Arap Baharı denilen sürecin başlangıcında Zürih ölçülerine göre küçümsenmeyecek bir boyuta ulaşan Occupy Zürich’i başlatmışlardı bu insanlar. Altında bankaların para kasalarının bulunduğu meydanda haftalarca toplanıp gösteriler yapıldı. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir direniş, bir isyan anında başka bir yerde yankısını buluyor. Bunun son örneği Yunanistan’daki Syriza hareketinin iktidara gelmesinden sonra İspanya’da iktidara yürüyen Podemos. Avrupa’da ve dünyanın başka yerlerinde bunlar yeni bir umut olarak heyecanla karşılanıyor. Lokal hareketler, o gettolarda yaşayan insanlar aynı zamanda birbirlerini yakından takip ediyorlar. Küresel kapitalizm çok acımasız. Buna karşı olan insanların da küresel bir ütopyaya ihtiyaçları var.

Kitabın kapağı okura Gezi Parkı’nı hatırlatıyor, romana Gezi Parkı’nı hayal ederek mi başladınız? Tuana neden birden başını alıp İstanbul’a bir isyana gitti?

Romanı yazmaya başladığımda Gezi Parkı direnişi ortada yoktu. Gezi direnişi tam da ben son bölümü yazarken patlak verdi ve romanın kaderini değiştirdi. Eğer Haziran yaşanmasaydı bu roman oldukça karamsar bir şekilde sonuçlanacaktı.  Hepimiz için olduğu gibi roman kahramanları için de bir umut oldu. Neredeyse eşzamanlı olarak patlak veren Sao Paolo’daki ayaklanma da az önce söylediğim şeyi doğruluyor. Tuana da bütün umutlarının tükendiği, tümüyle dibe vurduğu bir anda kendi sözleriyle; “Hayat bana bir şans daha tanıdı” diyerek bir ütopyanın peşinden gidiyor İstanbul’a.
Kitabın kapağında yer alan resmi, Gezi sonrasında görsel malzemeleri araştırırken görmüş ve çok sevmiştim. Resmi yapan sanatçı sayın Seha Can da farklı bir projenin parçası olarak tasarladığı bu resmi sonradan Gezi’ye atfetmiş. Romanın kapağına almamıza izin verdiği için buradan kendisine teşekkürü borç biliyorum.

Edebiyat’ın yazara bir getirisi yok, bir roman iki üç yılda yazılır. Bunu hazırlamak, arka okumalarını yapmak daha uzun bir zamanı alıyor. Zaman yeme makinesi gibi birşey bu hayal dünyasının içinde yaşamak, neden yazıyorsunuz? Okur da parçalanıp dağılıyor, yazmalı mıyız?

Evet, bir roman yazmak çok zamana maloluyor. Ama bunun kaybedilmiş bir zaman olduğunu düşünmüyorum. Benim açımdan roman yazmanın şaşırtıcı bir süreç olduğunu söyleyebilirim. İnsanın önce kendini didiklemesi, senin deyiminle parçalayıp dağıtması, sonra bu parçalardan başka birşey yaratması gerekiyor. Eğer yazar benzer bir etkiyi okur üzerinde de yapabiliyorsa amacına ulaşmış demektir. Bence içinde yazma güdüsü olan insanlar yazmalı elbette.


PARKTA GÖLGELER, Engin Günay, Belge Yayınları, 2014.

Protagoras Üzerine (Yaşar ÖZTÜRK)

İç karartıcı şeyler yaşanıyor. Tecavüz, cinayet, hırsızlık, haksızlık... var etme, var olanı büyütme, güzelleştirme, yarına ulaştırma yerine yakıp, yıkma yok etme... Yaşananlar karşısında bir tarafta öfke, diğer tarafta korkunun damarları kabarıyor. Akıl tutulmasına yol açıyor. Oysa bize yaşanabilir dünyanın perdesini yine ancak akıl sunabilir. Akıldışı duygu, durum, düşünceler bilinç duvarına çarpıp durabilir, durdurulabilir.
Dünyada giyim, kuşam, yiyecek, içecek için yapılan harcama ve yatırımın yanında akıl için ayrılan pay kırıntı bile değil. Aklı büyütmenin, egemen kılmanın yolu özgür yaratıcı eğitimden, öğretimden, okumadan, okutmaktan, (kitaptan değil) kitaplardan geçiyor.

Tüm olumsuzluklara rağmen dünyada barış, huzur, sağlık ve esenlik yolunda ilerleyiş sürüyor. Bu ilerleyişte kilometre taşlarından biri Platon’dur.

Kısa bir süre önce kaybettiğimiz değerli felsefeci Ahmet Cevizci, Furkan Akderin’in çevirdiği Platon’un Bütün Yapıtları’na yazdığı sunuda bize Platon’u şöyle anlatıyor: Platon düşünce tarihinin çok okunan, üzerinde çok sayıda araştırmanın yapılmış olduğu, etkili ve önemli düşünürlerinin hiç kuşku yok ki en başında gelir. Bunun en önemli nedeni Platon’un hocası Sokrates ve öğrencisi Aristoteles ile birlikte, etkisini modern zamanlara kadar devam ettirecek olan temel düşünce geleneği olarak Sokratik geleneğin veya teolojik dünya görüşünün kurucu düşünürü olmasıdır. Platon, bunun dışında düşünce tarihinde adı pek çok “ilk”le birleşen, yani pek çok şeyi ilk kez gerçekleştirmiş bir filozoftur. Bu “ilk”lerden biri, onun felsefede yazılı geleneği başlatmış olmasından ya da daha doğrusu tüm eserleri günümüze ulaşmış ilk filozof olmasından meydana gelir... Platon’un adıyla birleşen bir diğer “ilk” ise, bu kez onun felsefeyi ve felsefi araştırmayla felsefe eğitimini kurumsallaştıran ilk düşünür olması(...) satın aldığı bir bahçenin etrafını çitlerle kapatıp üzerine derslikler inşa ettirmiş ve böylelikle tarihin tanıdığı ilk yüksek öğretim araştırma kurumu olarak Akademia’yı vücuda getirmişti(...) felsefe tarihinin tanıdığı ilk büyük sistemin kurucusu olmuş olması...” Tarih nasıl Sümerlerle başlıyorsa, felsefe de Platon ile başlıyor.

Platon, Protagoras adlı diyaloğunda Sokrates ile Protagoras’ı karşılıklı konuşturarak erdemin ne olduğu ve öğretilebilir olup olmadığını tartışıyor. Protagoras insanın kökeni uzun uzun anlatırken, erdemin hem devlet hem de tek tek kişilerce öğretilebileceğini savunuyor.

Sokrates soruyor, sorguluyor. İnsanların hekimlik, heykeltıraşlık, şairlik, ressamlık için ustalarına para ödediklerine işaret eden Sokrates sofistlik için Protagoras’a para verilmesini tartışıyor. Meslek sahibi olmakla özgür bir insana yakışır şekilde bilgisini artırmak arasındaki ince keskin hattın sınırlarını çiziyor.

Birbiri ardınca düşüncelerini de sıralıyor Sokrates, Protagoras’tan ders almak isteyen gençlere: “Bilgelik karşılığında para vermeyi düşünüyorsun. Peki, onun kim olduğu hakkında bir düşüncen var mı?” “Ruhunla bir sofist ilgilenecek ve bu sofistin kim olduğunu biliyorsan tamam fakat bilmiyorsan yani ruhunu kime teslim ettiğinin farkında değilsen bu insanın sana iyilik mi, kötülük mü yapacağını bilmiyorsundur.” “Sofistler ruhun beslenmesi için gereken ürünleri satan tüccarlar değil mi?” “Sofistin de malını satarken beden için gerekli malların satışını yapanlar gibi bizi kandırmasından korkmalıyız. Tüccarlar sattıkları şeylerin bedenimize yararlı mı yoksa zararlı olduğuna bakmazlar. Fakat yine de ellerindeki malları övüp dururlar.” “Şehirlerde bilgilerini satmak için dolaşanların da bunlardan pek farkları yoktur.” “Bilgi satın almak beden için bir şey satın almaktan daha tehlikelidir. Eğer birinden yiyecek bir şey satın alırsan , o aldığın şey bir kaba konur. Evde hemen yenmeyip, bunun ne zaman ve ne miktarda yeneceğini bundan anlayan birine sorabilirsin. Bu nedenle de satın aldığın anda büyük bir tehlike olmaz. Ancak bilimleri kaba koymazsın. Eğer parasını ödeyip o bilimi satın aldıysan artık ruhun daha güçlüdür ya da güçsüzüdür.”

"Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez" diyen Sokrates ile "İnsan her şeyin, var olan şeylerin var olduklarının ve var olmayan şeylerin var olmadıklarının, ölçüsüdür” diyen Protagoras karşılıklı konuşurken Apollon Tapınağı’nın önünde Delphoi’de toplanan bilgelerin dillendirdikleri “Kendini bil, ölçüsüzlükten uzak dur” sözü ışık oluyor.

Erdem ile başlayan tartışma, cesaret, doğruluk, dindarlık ve bilgelik konularına yayılırken okur da kendine düşen payı alıyor. İki bilgenin insanca tartışması, karşılıklı sevgi ve saygının zarafeti iletişim devrimlerinin doruğundaki insanların acımasız, yok edici ve kıyıcı yaklaşımları, davranışları ile kıyaslandığında insan ister istemez soruyor: Kim daha erdemli? Kim daha uygar?

PROTAGORAS, Platon, Çev: Furkan Akderin, Say Yayınları.

Guantanamo Günlüğü Hakkında (Hatice EROĞLU AKDOĞAN)

Guantanamo tutsaklarından biri olan Mohamedou Ould Slahi’nin –kitapta kısaltılmış olarak MOS-  hapishanede tutmayı başardığı günlüklerinin yayımlanacağı haberi kamuoyunda oldukça heyecan yaratmıştı. Çünkü içinde bulunduğumuz 21.yüzyılda da tekellerin sözcülüğü rolünü sürdüren ABD’nin “terör” bahanesiyle “özgür dünya”sında insanlığa karşı işlediği suçları nasıl bir boyuta taşıdığı merak ediliyordu. Ebu Graib’deki işkence fotoğrafları dışarı yansıdığında daha Guantanamo’da bir hapishane olduğu bile dış dünyada bilinmiyordu. Sonraki yıllarda baştan aşağı turuncu renkli çuvallara konulup ardı ardına zincirlenmiş insan kafilelerinin fotoğraflardaki varlığı Guantanamo’da neler olabileceğinin ipucunu vermiş oldu.  

Guantanamo,  ABD’nin uluslararası boyutta başta Afganistan, Irak olmak üzere değişik ülkelerde gözaltına alıp özel sorgulama timlerinin emrindeki uçaklarla kaçırdığı insanların hapsedildiği bir yer olarak gündeme geldi. Slahi’de kaçırılıp son durak olarak Guantanamo’da tutulanlardan biridir. MOS, ülkesi Moritanya’da elektrik mühendisi olarak çalıştığı 20 Kasım 2001’de çağrılı olduğu polis merkezine kendi aracıyla gider; Gidiş o gidiş… Bundan bir hafta sonra da CIA Slahi’yi Moritanya’dan alır ve hapishane uçağıyla Ürdün’e taşır.  7,5 ay sorgulandıktan sonra bu kez hapishane uçağı onu Ürdün’den alır.  “Elbiseleri çıkarılır, gözleri bağlanır, altına bez bağlanır, zincirlenir ve Afganistan’daki ABD Bagram Askeri Hava Üssü’ne getirilir. Guantanamo Günlüğü’ndeki olaylar bu sahneyle başlar.” Her şey yasadışı ve gizlidir; Moritanya’nın kendi vatandaşını gizlice ABD sorgucularına teslim etmesi, hapishane uçağının Kıbrıs üzerinden Amman’a geçişi vs.  Oysa MOS’un ailesi hiç haberleşemedikleri ama gözaltına alındığı Nuakşot’daki  hapishanede olduğunu düşündükleri oğullarına para bırakıyorlardı. Ta ki MOS’un Almanya’daki kardeşinin, 28 Ekim 2002’de Der Spiegel’de ağabeyinin Guantanamo’da bir tel kafeste oturduğunu okuyuncaya kadar.

Yıllara yayılıp ardı arkası gelmeyen sorgulamaların Slahi açısından geldiği sınır hep “Ben ülkenize karşı hiçbir suç işlemedim ki beni neden tutuyorsunuz?” noktasına dayanırken, sorgucular cephesinde ise “Bak elimizde, seni aklına gelen her şeyle ilişkilendiren raporlar var. Gerçekteyse suçlama için hiçbir şey yok.”, “İşbirliği yapmazsan sen bir deliğe tıkacağız ve adını gözaltı veritabanından sileceğiz” döngüsündeydi.
     
Uzun, Kalın Karanlık Bir Yol

Guantonoma’da bir hapishanenin varlığı açığa çıktığında ABD işkencesinin renginin de alabildiğinde karanlık olduğu anlaşıldı. Slahi’nin günlüğü  karanlığın içinden karanlığı gösterme açısından oldukça çarpıcı. ABD’nin yeni dönemde önceki yüzyılların işkence metotlarına ekledikleri yenilikler(!)  de her şeyi karanlıklaştıran bu tür işkenceler olsa gerek. 1.80 x 2.40 ebatlı hücre ya da tel kafeste ağır tecrit eşliğinde zorla çok yemek yedirip, çok su içirtip tuvalete çıkartmama ya da su içirmeme, yemek vermeme, uyutmama, zamanda kaybetme duygusuna boğma, mekana ilişkin işaretleri yok etme, kadın sorgucu eliyle cinsel taciz ve aşağılama, kliması soğuğa ayarlı odalar  vs. 

Yetmiş gün boyunca uyumanın ne kadar tatlı bir şey olduğunu unuttum: Günde 24 saat, günde üç, bazen dört vardiya halinde sorgu.”
 

“Bir gardiyan bana üç dakikan var ‘ye!’ diye bağırır, sonra yarım dakika geçmeden tabağı çekip alırdı. ‘Bitti’. Sonra bir başka aşırılık: Bir yığın yiyecek getirilir ve bir gardiyan hücreme girip hepsini bitirmem için zorlardı.”
 

“Ne var ki nefes alabilmem için inlemem zorunluydu. Ayaklarım uyuşmuştu; çünkü zincirler el ve ayaklarımda kan dolaşımını kesmişti. Yediğim her tekmeye şükrediyordum; çünkü pozisyonumu ancak böyle değiştirebiliyordum.”

İşkenceciler MOS’a “Seni hemen öldürseydik olmazdı. Seni üç bin kere öldürmeliyiz” de demişler ve 7 yıl süren sorgularla bunu gerçekleştirmişlerdi. 

Üç bin kere öldürmeyi sağlamak için gereken şeylerden birinin de doktor muayenesi olması gerekir. “Doktor bana bir kez daha bir grup ilaç verip kaburgalarımı muayene etti. ‘Hepsi bu orospu çocuğu’ diyerek kapıya yöneldi ve kıçını gösterdi. Bir doktorun böyle davrandığını görünce şok oldum. (…)  İçimden burası ne rezil bir yer, çünkü tek tesellim şu piç Doktor dedim.”

Günlüğün Gün Yüzüne Çıkma Serüveni

Hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 yıllık gözaltı ve tutsaklık yaşamında MOS günlüğünü 2005 yılında kaleme alır. Avukatları da 6 yıl süresince günlüklerin açığa çıkarılması için mücadele verir.466 kitap sayfası günlüğün 2600 sözcüğü Guantanamo gibi karanlık altındadır. Günlükleri yayına hazırlayan yazar  Amerikalı Larry Siems eserin karanlık noktalarının ancak MOS’un özgürlüğüne kavuşmasıyla gerçekleşeceğini belirtmektedir.
Kitap 2014 yılında Amerika, İngiltere, Brezilya, Fransa, Almanya başta olmak üzere 21 ülkede eş zamanlı olarak yayımlandı ve yayımlandığı her ülkede çok satanlar listesine girdi.

New York Times karanlıktan karanlığa bakış olarak nitelendirilen Guantanamo Günlüğü için “…karanlık bir başyapıt” yorumunu yaptı. Kuşkusuz bu karanlık tutsaklık ve işkence yöntemlerinin en belirgin yanı Guantanamo gibi bir yerdeki tutsağı ondan daha kötü bir yere sevk etme tehdidiydi. “Bense başıma çuval geçirildiği için kendimi şanslı hissediyordum. Birincisi; etrafımda olup biten bir yığın şeyi görmekten kurtuluyordum. İkincisi gözlerimin bağlı olması bana daha güzel günlerin hayalini kurmamda yardımcı oluyordu.”

MOS, günlüğünün son paragrafına şu cümlelerle başlıyor: “Amerikan halkı ne düşünüyor? Öğrenmek için can atıyorum.”  Slahi Guantanamo’da salıverilme umuduyla yaşarken, bu tarafta günlükleri yayına hazırlayan Larry Siems ise “Bu eserin bütününü okuyabileceğimiz günleri dört gözle bekliyorum”  diyerek kamuoyunun düşüncesine tercüman olmaktadır.
 GUANTANAMO GÜNLÜĞÜ, Mohamedou Ould Slahi, Çev. Alican Çakıroğlu, Belge Yayınları, 2015.

Rengi Gri Bir Kitap: Marksizm ve Türkiye Solu (Metin Çulhaoğlu ile Söyleşi: Günnur AKSAKAL)

Metin Çulhaoğlu’nun Binyılın Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu adlı kitabının yeni basımı Mart ayında Yordam Kitap tarafından yapıldı. Marksist yayıncılığa katkılarıyla öne çıkan bir yayınevi ile ülkemizin önde gelen Marksist yazarlarından Metin Çulhaoğlu’nun buluşması okur açısından oldukça heyecan verici. Kitabın yeni basımı vesilesiyle, Metin Çulhaoğlu ile yaptığımız röportajda, Türkiye’ye Marksizm penceresinden bir bakış atmaya çalıştık.

Kitabın ilk basımını 1997 yılında yaptığını biliyoruz. 2015 yılında yapılan bu üçüncü tekrar basımda kitaba önsöz dışında hiçbir ekleme yapmadınız. Bunun sebebi nedir?

Basitçe şöyle açıklayabilirim:
Marksizm söz konusu olduğunda bir öğrenme, bir sindirme, bir de geliştirme dönemleri olduğunu söyleyebiliriz. Öğrenme döneminin en azından belirli bir kuşak açısından epey gerilerde kaldığını varsayarsak yaklaşık 20-30 yıldır “sindirme” dönemindeyiz. Benim kitabım da sindirme dönemine ait bir çaba. Devrim dâhil yeni ve sarsıcı pratikler olmadan sindirme döneminin kapanıp geliştirme döneminin açılabileceğini düşünmüyorum. Bu nedenle bir ek yapma gereği duymadım.  

İlk bölümlerde bir aydın tanımınız ve bu aydını değerlendirmeniz söz konusu. Ülkemizdeki 12 yıllık AKP iktidarını ve bu iktidar dönemi “aydın”larını düşünürsek, sizce aydının konumu, değişimi için neler söylenebilir?

Gerçi kitabın ilk basımı AKP iktidarından önceydi; ama bu ülkenin aydınlarının, kimi Marksistler dâhil, AKP iktidarına epey önceden “hazır edildiklerini” söyleyebiliriz. Tipik aydın bir yanıyla halkın dışındadır; düşünceleri, beğenileri, tercihleri daha titiz ve gelişkindir. Ama öbür yanıyla da içinden bir ses ona hep “halk” der, “halkla beraber, onun içinde ol” der. AKP ilk çıkışında ve sonraki dönemde bu aydınların karşısına çıkıp “işte, ben halkım” dedi. Aydınlara kendilerini “halkın içinde olarak” tatmin edebilecekleri bir fırsat sundu. Türkiye aydınının en acınası, en yüz karası dönemidir. Standartların düşmesi açısından aydınların Kemalizme, tek parti ideolojisine vb. kapılandıkları dönemden de geri ve düzeysizdir.

Kitapta üzerinde durulan noktalardan biri sol’un Marksizmi okurken düştüğü yanılgılar ve takındığı kestirmeci tavır desek yanlış olmaz sanırım. Sizce, 2015’ten bakıldığında, Türkiye solu Marksizmle arasındaki mesafeyi kapatabilmiş midir? Genel görünüm nedir?

Mesafeyi kapatabilmiş değildir. Ama en azından bir furyanın sonuna gelinmiş, bir dönem geri gelmemecesine kapanmıştır. Önceleri, liberal fikirler Marx’ın şu ya da bu sözüne atıfta bulunularak, elbette bu görüşler çarpıtılarak piyasaya sürülebiliyordu. Şimdi bu yok. Artık yapamıyorlar. Liberal olmayan, kendilerini Marksist olarak tanımlayan kesimin bu bakımdan ciddi bir ilerleme gösterdiğini söyleyemeyiz. Ama en azından bir tür “bekçilik” yapabilmiş, bir yerden sonra “yok artık, o kadar da değil” diyebilmiştir. Şöyle söylenirse belki daha iyi anlaşılabilir: Türkiye solunun diri kalabilen kesimleri ellerindeki Marksizmi daha gelişkin kılmamış, ama ne kaldıysa onu da verip kurtulmak gibi bir yola da gitmemiştir.

İdeolojik mücadeleyi bugün soldan pek çok özne öncelikli mücadele alanı olarak belirliyor. Hatta AKP’nin bu kadar başarılı olmasını ideolojik mücadeledeki üstünlüğüne bağlayan insanlar da azımsanmayacak derecede. Pek çok soldan devşirme aydının AKP’nin ideoloğu olduğunu da süreç içinde gördük. Hatta bunlardan bazıları çok izlenen TV programlarında artık Marksizmin öldüğünü rahatlıkla söyleyebiliyorlar. Durum gerçekten böyle midir?

İdeolojik mücadelenin “öncelikli alan” olarak belirlenmesi bence yanlış bir sıralamanın sonucudur. Yalnızca günümüz ve Türkiye için değil, tarihin her dönemi ve her ülke için yanlıştır. Temelde idealisttir: Önce ideolojik mücadeleyle insanların kafalarındaki tortuları, yanlış düşünceleri giderecek, belirli bir alanı bu anlamda temizleyeceksiniz, sonra bu temizlenen alanda mücadelenizi vereceksiniz… Bu anlayış yanlıştır. İdeolojik mücadele elbette önemlidir, elbette verilmelidir; ama bir, genel anlamda siyasal mücadelenin, iki, örgütlenme çalışmalarının ayrılmaz bir parçası, desteği olarak gündeme gelmelidir. Örneğin, Lenin’in “dışardan bilinç” vurgusu bence doğrudan doğruya ideolojiyle, ideolojik mücadeleyle ilgilidir. Böyledir; ama siz ülke bütünlüğünde bir siyasal mücadele vermeden ve sınıf içinde örgütlenme çalışmaları yapmadan bu “ideoloji”yi kullanamazsınız. Elinizde kalır ve ne yapacağınızı bilemezsiniz.

Hâlâ güncelliğini koruyan Kürt meselesi olarak adlandırabileceğimiz ulus-devlet ve kimlik alanında Marksist açıdan yaklaşıyorsunuz. Bugün bu bakışta ısrarcı mısınız?

Elbette ve bütünüyle… Marx, ulus devleti herhangi bir fikrin, “milliyetçi” ideolojinin değil kapitalizmin gelişme dinamiklerinin bir sonucu olarak ele alır. Bundan vazgeçmek için herhangi bir gerekçe göremiyorum. “Kimlik politikaları” ise Ellen Meiksins Wood’un deyimiyle “sınıftan kaçışın” sonucudur. Dünyada ve Türkiye’de sınıf hareketi yeniden güçlenip süreçlere damgasını vurduğunda insanlar “kimliklerini” büsbütün unutacaktır, demiyorum; ama sınıf mensubiyeti bir kez daha diğer bütün kimliklerden önce gelecek, insanlar kendilerini en başta ait oldukları sınıfla tanımlayacaktır.

Yine büyük bir bölümü devlet-iktidar-hükümet kavramlarına ayırdığınız görülüyor. Bugün devlet kavramını nasıl açıklarsınız? AKP’nin kendi devletini kurmakta olduğu fikrine katılıyor musunuz? 

Evet, katılıyorum. Marx, kendi devlet teorisinde devleti kapitalizmin gelişkinlik düzeyine göre çeşitli yerlere oturtmuştur. Süreç, egemen sınıfların üzerinde rekabete giriştikleri devletten tam hâkimi oldukları devlete doğru bir seyir izler. Ama sürecin en gelişkin, sermaye sınıfının devlete tam hâkim olduğu dönemde bile burjuva demokrasisi, genel oya dayalı seçimler vb. yollardan devlete bir ölçüde esneklik tanınır. Marx’ta Bonapartizm kavramı vardır, “Prusya devletine” ayrı bir yer tanınır, ama örneğin “faşizm” yoktur. AKP ise bugün “milli iradeyi arkasına alan devleti de istediği gibi şekillendirip temellük eder” anlayışındadır ve faşizmden fazla farkı yoktur.

Yine devlet-hükümet-iktidar bağlamında AKP’nin kurmakta olduğu sermaye devletinde artık laik sermaye-İslamcı sermaye arasında bir gerilim olduğunu düşünüyor musunuz? Bu Türkiye’ye özgü durumun kuramsal açıdan bir açıklaması var mıdır?

“Gerilim” denilen şey arızidir; bir dönem vardır, sonra yumuşar, sonra yeniden artabilir. Ama mesele, Türkiye’nin geleceğine ilişkin vizyon ve kaygılardan çok eldeki imkânlardan (finansman, pazar, rant vb.) kimin nasıl yararlanabildiğiyle ilgilidir. Bu bakımdan, gerilim vardır ve olacaktır; ama çelişki yoktur. Bana göre bugünkü gidişat, “İslamcı sermayenin” sekülerleşmesi yönünde değil, “laik sermayenin” gidişata ayak uydurup belirli yerlere kadar dincileşmesi yönündedir.

Özellikle Gezi Direnişi ile Marksist olsun olmasın pek çok insanın sivil toplumculuğa, sivil inisiyatiflere sempati ile baktığını, umudu burada görmeye başladıklarını gözlemledik. Kitapta Gramsci’nin sivil toplum kavramı üzerinden bu konuyu inceliyorsunuz. Peki, Türkiye’de sivil toplumculuk için neler söyleyebilirsiniz?

Türkiye’de birtakım çevrelerin “sivil toplumculuğa” sempatiyle bakması Gezi Direnişi’nden çok önceleri ortaya çıkan bir durumdur. Asıl faktör, Türkiye’nin AB sürecine girmesi, bu arada “AB fonlarından” yararlanma hevesidir. Ayrıca ekleyecek olursam, bu sivil toplum ve sivil toplumculuk meselesi bugün örneğin 15-20 yıl öncesindeki kadar yaygın ve etkileyici bir olgu değildir. Benim açımdan “sivil toplum”, meta ilişkilerinin devlet dâhil siyasetin doğrudan müdahalesi olmadan serbestçe işleyebildiği alandır. Yok, eğer sivil toplum diye hükümet dışı kuruluşların ve sivil toplum kuruluşlarının var oldukları ve faaliyet gösterdikleri alan kastediliyorsa bu alan öyle sanıldığı gibi gül bahçesi değildir. AKP’nin bu alanda en az başka alanlardaki kadar ağırlığı, hegemonyası vardır. 

Binyılın Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu yazıldığı dönemde bir polemik kitabı olmadığı ısrarla vurgulansa da kaçınılmaz olarak pek çok polemiği beraberinde getirdi. “Marksizmin muhafızı” ilan edildiniz. Bu kitabı ilk kez ya da yeniden okuyacak okurların çıkarımlarından biri bu mu olmalıdır? Açarsak, Marksizmi nasıl bir tehlikeye karşı muhafaza ediyorsunuz?

Artık “Marksizm muhafızlığı” yapmanın gereği yok! Çünkü kitabın yazıldığı ve yayınlandığı dönemde Marksizm her niyete yenen bir muz gibiydi. Böyle bir dönemde Marksizmin ne olup olmadığı konusunda belirli bir muhafızlık gerekiyordu.  Kitabın başlarında yazıldığı gibi, muhabbet tellalı çok olan bir şeyin muhafızının da olması doğaldır. Bugün insanlar böyle şeylere kalkışmadıklarından muhafızlığa da pek gerek olduğunu sanmıyorum. Elbette hep böyle gidecek değil. Bakarsınız bir gün gelir, Marx’ı aştığını düşünenler “işte, en hakiki sosyalizm budur ”diye birtakım fikirlerle ortaya çıkabilirler. O zaman “muhafızlık” yeniden gerekli hale gelir.   

BİNYILIN EŞİĞİNDE MARKSİZM VE TÜRKİYE SOLU,  Metin Çulhaoğlu, Yordam Kitap, İstanbul 2015.

Yüksek Tepelerin Çocukları (Sacide ALKAR DOSTER)

Birbiri ardına basılan öykü kitapları, yayınevlerinin değişen yayın anlayışı, tartışmalara neden olan öykü seçkileri. Tüm bunlar “öykünün” altın çağını yaşadığımızın işareti gibi. Hakkı İnanç, ilk kitabı “Bozuk” ile 2013 yılında Selçuk Baran Öykü Ödülünü almış ve birçok okurun dikkatini çekmeği başarmıştı. “Mübadele Öyküleri”, “Karla Karışık Kış Öyküleri” ve Murathan Mungan’ın hazırladığı “Merhaba Asker ve Kadınlar Arasında” seçkilerinde yer alan Yazar, öykü serüvenine hız katarak devam ediyor.

Bozukta okuduğumuz iç içe geçmiş öyküler bu kez birbirinden bağımsız ve farklı biçimlerle karşımıza çıkıyor. Hakkı İnanç öykülerinde nesnelerin önemli bir yeri var. Sehpa, kanca, demir bilyeler, motosiklet... Karakterlerin ve olayların nesnelerle bağlantısı metinleri daha da güçlendirmiş. Kasaba hikayelerini, aile yaralarını, çocuk gizlerini, hayal kırıklıklarını anlatan öyküler, ilerledikçe, okundukça renk değiştiriyor, okurun kendi cümleleriyle yeniden şekilleniyor.

Şirinler’i Gören Çocuk, bir çocukluk hikayesi. Kaybedenlerin dünyasındaki üç arkadaşın yaşamını ve büyüme sancılarını anlatan öykü, okuru yüksek tepelerden alaşağı ediyor.

Yoksul semtler, içlerinde debelenenler bir kez olsun dünyaya yüksekten bakabilsinler diye mi tepelere kurulur?

Kanca, emekli Mahmut Bey ve Sultan Hanım’ın evliliklerindeki çıkmazın cinnet halini anlatır. Mahmut Beyin takıntılı ruh hali evin duvarındaki kancayı fark etmesiyle başka boyutlara ulaşır. Başı ve sonu itibariyle ülkemizdeki birçok kadının yaşamını hatırlatan öykü, kadına dokunan sonuyla daha da hüzünlü.

Pinokyo, düşle gerçeğin arasında gidip gelen ve yazarın diğer öykülerinde de hissedilen üslupla şekillenmiş. Öyküyü diğerlerinden ayıran en önemli yan dilindeki şiirsellik. Kitaba adını veren “Ateş Etme Silahsızım” Pinokyo öyküsünün bir notası.

Yaşamak da takla atmaya benziyor biraz. Ben ikisini de beceremediğimden öyle sanıyorum ya da. Sık sık ölümü düşünüyorum bu ara. Polisiye filmler seyrediyorum. Yok yere üzülüp yastıkları dişliyorum, bazen de yumruk gibi sevinip sonra yine kederleniyorum. Ne saçma ömür öyle ya da ne böyle tükeniyor. Ne “Eller havaya; bu bir soygundur!” ne de “Ateş etme; silahsızım!” diyebiliyorum zamana.

Halının Altı, okura çok yönlü bakış açısı sunan gerilimi yüksek bir öykü. Kadın olma, herşeyi olağan sayma güdülerine, temizlik takıntısı eşlik eden anne, diğer taraftaysa annesinin yalnızlığını ve ele güne karşı yaşama, dik durma uğraşını kanıksamış bir çocuğun gözünden kurgulanan gerçeküstü bir öykü.

Ne Kadar Uzaksın Yakından, aşkı mektup yoluyla aktaran bir öykü. Yazarın bu yöntemle riskli bir yol seçtiği söylenebilir. Çünkü mektup öykülerinin diyalog barındırmamaları ve tekdüzeliğe yatkın oluşları zorlayıcı olabilirken, yazarın öyküye kattığı felsefik anlam keyifli bir okuma sağlıyor.

Puhuda, hayatındaki tek dostu Muhittin ve yalnızlığına tutunarak varolan İsmet’in, evinden çalınan tablo sonrasında yaşadıkları anlatılır. Çünkü ismet için çalınan sadece bir tablo değil içinde varolduğunu düşündüğü kuşun da kaybıdır. Kuşun sesini duymadığı için uyuyamaz ve paronayalarla baş başa kalır.

Şingilaylo, aile kavramının sorgulandığı ve eril dilden uzak söylemiyle de takdir edilesi bir öykü. Zorunlulukların sınırlarını, mutsuz bir kadın ve kendi içine dönen çocuğun gözünden aktarıyor okura. 

Son Söz, insanların suskun bir yaşama mahkum olduğu, iç seslerle donatılmış bir öykü. Sıradan bir günde başlayan ölümler, konuşmayı yasaklamış ve söylenen her söz ölümü getirmiştir. Sessizliğin sesini ise sevmediği halde Ahraz Zehra ile evlenen anlatıcıdan duyuyoruz. Esasen özgün bir konusu olan Son Söz, gerçeküstü anlatımını okura geçiremiyor ve uzun cümleler nedeniyle öyküden kopuşa neden oluyor. Okur, öykü bitiminde geriye dönüp tekrar okuma-anlama gereği hissederken öykü bütünlüğünden ayrı bir yere düşebilir. “Son Söz”ün kitabın ilk öyküsü olarak seçilmesi editorün mü yoksa Yazarın seçimi mi? bilinmez ama ileriki baskılarda bu durumun değişeceğini umuyorum.

ATEŞ ETME SİLAHSIZIM, Hakkı İnanç, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2014.

Başka Yolu Yok, Direneceğiz! (Şâmil YILMAZ)

Tiyatro, daha ortaya çıktığı ilk yıllarda bile, iktidarın çocuğuydu. Tragedyanın doğuş serüveni, biraz da, kontrolsüz kır şenliklerinin site devletinin bünyesine dâhil edilip ehlileştirilmesi serüveniydi. Tragedyalardaki toplumsal enerjinin ve çatışmaların en çok tanrıların yasasıyla site devletinin yasaları arasındaki yarılmadan beslendiğini hatırlayalım. Dünya değişmekte, tarihin ufkunda beliren yeni iktidar biçimi eskisini medeniyet sahnesinin gerilerine itmektedir. Modern devlet biçimlerinin ilk nüvelerinin atıldığı bu dönem, aynı zamanda, bir sanatsal disiplinin de doğuş hikâyesini anlatır. İktidarın çocuğu tiyatro, neredeyse tüm çağlarında, ebeveyniyle her çocuğun kuracağı gerilimli bir ilişki kurmuştur; hem ona yaslanır hem de ondan kopmaya çalışır, hem onun temsil ettiği yığınlarla arasına bir mesafe sokmaya çalışır hem de o yığınların bilinç düzeyiyle kendi bilinç düzeyi arasında bir ortaklık kurmaya çalışır. Bu gerilim, bugün bile, kitlelerle ilişki kurmaya çalışan tiyatro yapma biçimlerinin temel gerilimlerinden biri, belki de en önemlisidir. Soru şudur; bilinci bana öncel ve tehlikeli bir güç merkezi tarafından belirlenmiş kitlelere hikâyemi nasıl anlatacağım? İletişimin temel düzeyde işlemesi için nelerle uzlaşmalı nelerden yüzümü çevirmeliyim? Ateşe atmak zorunda kalacağım değerlerle iktidar tarafından ateşe atılmış değerleri kurtarmak arasındaki o çelişki nasıl aşılır, ya da gerçekten aşılabilir mi?

Bu sorular sadece tiyatro için değil bütün bir sanat için kadim sorular. Aşağı yukarı tiyatro içinden üretim yapan her önemli yazar ve yönetmen tarafından da farklı biçimlerde cevaplanmışlar. Burada bu cevapların dökümünü yapmak mümkün değil. İktidarı aklımda tutarak tiyatroya başka bir soru sormak istiyorum ben, tam da şunu:

İktidarla hep netameli bir ilişkisi olduğunu bildiğimiz tiyatro, yine kendi ontolojisinde, iktidara direnebileceğimiz çatlaklar barındırır mı?    

Shakespeare “Dünya bir sahnedir,” dediğinde kast ettiği yukarıda hepimizi izleyen bir tanrı olduğu düşüncesiydi. Bizler, o Büyük Yönetmen’in izlediği geçici oyunculardık. Bugün ise bu cümle kendi tarihsel bağlamı dışında çok daha ürkütücü bir anlama geliyor; “Dünya bir sahnedir,” fakat insan dışında hiçbir metafizik odak tarafından izlenmez. Biz oyuncular, bu sahnede, var oluşumuzun çıplak ürkütücülüğüyle baş etmeye çalışırız. Ve dünyanın zeminini bir sahne olarak tasavvur ettiğimizde, tüm değerlerin, kimliklerin, anlatıların kısmileştiği, hadi adını koyalım “tarihselleştiği” bir gerçekliğin diliyle düşünmeye başladığımız o kopuş mekânına gireriz. Dünyanın gerçeği de, tıpkı sahnenin gerçeği gibi, yapılan, inşa edilen, tasarlanan bir gerçekliktir. Biz dünyada yaşayanlar dünyayı yapanlarızdır da. Oynamayı öğrendiğimiz bir yerdir dünya; vatandaş olmayı, evlat olmayı, arkadaş ya da öğrenci, sevgili veya eş olmayı oynamayı öğreniriz burada. Tekrar ve ikrar arasındaki ilişki de, oynadığımız rollerin rol değil de kendilik gibi göründüğü o ideolojik boşluğu açar.
Tiyatro gerek gündelik hayatla kurduğu konvansiyon ortaklıkları, gerek gerçek zaman ve mekâna bağlı bir sanat oluşu, gerekse insan varlığıyla Kısacası ciddi oyunların  özneleriyiz, öyle değilmişiz gibi davranmanın bir anlamı yok.    

Sahnede anlam üreten araçları çıplaklaştırıp bakışa açan, bunu yaparken gündelik hayatı da gizeminden arındıran Brecht kuşkusuz bunu biliyordu. Asıl teatralliği dilinin şiirselliğinde, meselelerinin görkeminde değil de kurduğu oyun içinde oyunlarda gizli olan, birçok oyununda oyuncuların oynadıkları karakterlere birer rol daha oynatarak teatral baş dönmeleri yaratan Shakespeare de öyle. Varoluşun koşullarıyla sahnenin fiziksel koşullarını eşitleyen Beckett, ya da maskeler, yani roller dışında bir gerçeklik olmadığını iddia eden Genet de öyle.             

İktidar kendi tarihselliğini kabul etmez; neredeyse her çeşidi metafizik bir tarih üstülük iddiasıyla çıkar tarih sahnesine. Kendi meşruiyetini kabul ettirebilmesinin, gücünü ve hakimiyetini daim kılabilmesinin en büyük koşulu budur. Bu yüzden de insanı hep belli bir merkezden tarif etmesi gerekir. Tiyatro iktidarın bu biçimi için araçsallaştırıldığında sahnede mutlaklaştırılmış bir temsil döngüsü başlar. İktidar için ideal insan modelleri üreten bu aygıt, teatral ontolojinin boşluklarını sürekli olarak doldurarak gündelik hayatı mümkün kılan o boşluğu da doldurur. “İnsan tam olarak şudur,” der bu aygıt bize— tebaadır, köledir, uysal vatandaştır, onurludur, emeğidir, şudur budur. Oysa kendi ontolojik boşluğu üzerinde sürekli olarak yeniden tanımlanan insan, bunların hepsidir ve hiçbiridir. En fazla kısmî bağlanmalardan, tarihsel yakınlaşmalardan, geçici adanmalardan bahsedebiliriz. 

Sahnenin sahne olduğu, ‘haliyle’ başka türlü de olabileceği bilincini bir biçimde yapısal olarak îma etmeyen her türlü teatral teşebbüs, sırtını bu gerçeğe döner işte. Sahnenin tanımlanıp sabitlenmeye doymuş kimlikleriyle gündelik hayatın doygun kimlikleri arasındaki bu geçişlilik, tiyatrosunun doğasını inkâr ederken, eş zamanlı olarak insanın varoluş koşuluna da ihanet eder.  Burası tam da tiyatronun iktidara yenildiği yerdir. Hayatın sözde gerçekliğine karşı tek kalemiz olan sanatı bu anda kaybederiz. Tiyatronun iyisi iktidarın arka bahçesinde oynarken şımarıklıklarına göz yumulan arsız çocuk rolüne gönül indirmez. İster faşist ya da muhafazakâr, isterse liberal ya da sosyalist olsun fark etmez, iktidarın her türlüsü sanat için ancak eleştirel bir parantez içinde var olabilir.  
Direneceğiz; hem sanat, hem hayat, hem de kendimiz için, başka yolu yok!  


    

“Reklam Arası”ndan Sonra Tiyatro (Leyla Burcu DÜNDAR)

Augusto Boal, bir klasik hâlini almış olan yapıtı Ezilenlerin Tiyatrosu’nda, insanların bütün eylemlerinin politik olduğunu ve tiyatronun da bu eylemlerden biri olduğunu söyler. Aksi takdirde ne Namık Kemal’in Mağusa sürgünü ne de iktidarın TÜSAK Kanun Tasarısı gerçek olurdu sanırım. Sanatın muhalif tavrı üzerine bugüne dek çok söz söylenmiştir. Tabii bunun aksi bir denklemi kurma çabaları da görülmemiş değildir. Buna yakın tarihli bir örnek olarak, “Muhafazakâr Sanat Manifestosu” verilebilir. İktidar eliyle girişilen bu hamle, İngiliz romancı Mary Shelley’nin yarattığı meşhur Dr. Frankenstein karakterini akla getirir. Malum, romanda bir tıp öğrencisi olan Victor, ölümsüzlük hayaliyle giriştiği deneylerin sonucunda bir ucube yaratır. Romanın alt başlığı ise

“Modern Prometheus”tur ve tanrılık hayaline kapılanların uğrayacağı hezimeti imler.
Türk edebiyatına gelince, konuya ilginç bir örnek üzerinden yaklaşılabilir. Daha çok romancı kimliğiyle tanınan Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944), Tanzimat dönemindeki muazzam değişimlerin âdeta içine doğmuştur. Henüz 20’li yaşlarında, devrin en önemli isimlerinden Ahmet Mithat Efendi’yle tanışmış, hatta onun tarafından “evlad-ı manevi” addedilmiştir. Üstadının izinden giden Hüseyin Rahmi, halk için yazmış ve bu uğurda edebiyatı araçsallaştırmaktan çekinmemiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak, yazmaya başladığı dönemde etkin olan Servet-i Fünun akımına hiç yanaşmamış ve “mutavassıtin” diye adlandırılan bir ara dönemin temsilcisi olmuştur. Bu durumu bir dönemsizlik veya dönemine uyumsuzluk olarak düşünmek mümkündür. Nitekim Hüseyin Rahmi, 1908 gibi önemli bir tarihte tüm memuriyetlerinden ayrılarak kendini bütünüyle yazmaya vermiştir. 2.Meşrutiyet’in ilan edildiği bu tarihi takip eden dönemde Balkan Savaşı, 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı gibi büyük hadiselerin yaşandığı düşünülürse, romancının hakikaten “bağımsız” bir çizgi izlediği anlaşılır. Eli kalem tutan hemen herkesin Millî Mücadele’ye destek vermek amacıyla yazdığı yıllarda, Hüseyin Rahmi’nin Toraman (1919), Son Arzu (1922), Tebessüm-i Elem (1923), Meyhanede Hanımlar (1924), Ben Deli miyim? (1925) gibi romanlar yazmayı tercih etmesi dikkat çekicidir. Zira o dönemde edebiyatçılar dört bir koldan yeni kurulan Cumhuriyet’in inşasında çalışmaktadırlar. Üstelik bu vazife, yazı masasından harp cephesine dek birçok mevkide ifa edilmektedir. Sulhün ardındansa dönemin pek çok aydınının görev yeri Meclis olurken, Hüseyin Rahmi’nin yolu buraya ancak 1936’da düşecektir.

Mizahla ördüğü yapıtlarında geleneksel anlatı biçimlerinden yararlanan Gürpınar, toplumsal eleştiriden de geri durmamıştır. Yazar, bu uğraşta mizahın kullanımına atfettiği önemi şöyle açıklar: “Ben her eserimde kari’lerimi, avamî şathiyyat arasında yüksek bir felsefeye doğru çekmeğe uğraştım!” Bu ifadeden anlaşıldığı üzere, mizah aslında okunurluğu sağlamak üzere işlev gösteren bir araç olarak algılanmıştır. Amaç ise gelenek görenekler ve batıl inançlara meyilli zihniyetin yerilip yerine Batı menşeli bir akılcılığın ikame edilmesi olarak belirmiştir. Berna Moran’ın vurguladığı üzere, Hüseyin Rahmi’nin “yüksek felsefe”si özellikle şu üç alanda kendini gösterir: Toplumsal adalet, kadın-erkek ilişkisi ve din. Bu yazıda ise, odağında kadın-erkek ilişkisi bulunan ve yapıtları içinde ayrıksı bir yerde duran bir metne değinilecektir.

Gürpınar, onlarca romanın yanısıra birkaç da oyun yazmış, ancak bunlardan yalnızca biri sahneye konmuştur. Muhsin Ertuğrul’un teşvikiyle yazıldığı söylenen Kadın Erkekleşince, 1932’de Darülbedayi’de oynanmış ve bu eserin “halk tiyatrosunun temelini attığı” yönünde yorumlar yapılmıştır. Ertesi yıl Milliyet gazetesinde tefrika edilecek olan oyun, İzmir’deki gösteriminde büyük bir infiale yol açmış ve bir daha da sahneye konmamıştır. Bunun altında yatansa, Cumhuriyet modernleşmesinin tasavvur ettiği kadın modelini açıkça eleştirdiği izlenimini doğurmuş olmasıdır.
Oyun, Mebrure Hanım ile Ali Tevfik Bey’in oğullarını merkezine alır. Geleneksel bir hayat tarzının savunucusu olan Mebrure Hanım, görücü usulü evlenen bir kuşağın temsilcisidir. Oğlu Ali Süreyya’nın zengin bir “kız” olan Memduha ile evlenmesinde ısrarcıdır. Ancak o, kendisiyle “yumruk yumruğa fikir çarpışmalarına girecek güçlü bir kadın” ile evlenmek arzusundadır. Nitekim Ali Süreyya, “zamane” neslinin temsilcisi olan Nebahat ile gizlice evlenir. Oyunda Mebrure Hanım’la gelini arasındaki çatışma şöyle açıklanır: “Geçen yüz yılın istibdat düşkünü kadın[ıy]la bu yüz yılın cumhuriyet düşüncesinden doğan yeni kadınlık çarpışıyor” (287). Bu çatışmaya rağmen Ali Süreyya ile Nebahat, aralarında eşitlik ilkesine dayanan bir evlilik anlaşması yapar ve tüm işleri bölüşürler. Ancak bu durum, yeni doğmuş bebeklerinin bakımını aksatarak ölümüne sebep olmalarıyla sonuçlanır. Aslına bakılırsa, bebeğin ölümü aynı zamanda yeni düzenin de vakitsiz ölümünü ilan eder. Kısacası, oyunda kadınların erkeklerle büsbütün eşit olma sevdasına kapılmalarının yanlışlığı ve bunun yol açacağı sorunlar işlenir. Hüseyin Rahmi, eserlerine sinmiş olan o “yüksek felsefe”yi nedense bu yapıtından esirgemiş gibidir. Gerçi oyunun sonunda Nebahat, içinde yaşadığı yüzyıl kadını erkekleştirirken, erkeğin de kadınlaşması gerektiğini söyler ve şöyle devam eder: “Artık erkeğin ev içindeki şahane sahipliğine son verilecek. Yumruğunuzu kadının burnuna dayayarak siz bu üstünlüğe gelenekçe malik olmuştunuz. Bugünkü kadın da yumruğunuza karşılık yumruk sallayabiliyor” (301). Bu görüşü dillendiren kadın karakter, cesur olmasına cesurdur; ancak bu cesaretin sonuçları vahim olur. Erken Cumhuriyet döneminde inşa edilen kadın yurttaş tasarımının “analık” vasfıyla çelişen bu son yüzünden, ne Kadın Erkekleşince bir daha sahnelerle buluşur ne de yazarı oyun türünde sebatkâr olur.

Söz konusu oyun bugün, “reklam arası”ndan sonra, sahnelense nasıl alımlanacağı sorusuna gelince... “Yeni Türkiye”de, toplumsal cinsiyet rollerini sorgularken netice itibariyle eşitliğin “fazlası”nın varacağı kötü sonu resmeden Hüseyin Rahmi’nin bu oyununun itibar görmesi kuvvetle muhtemeldir. Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre her yıl biraz daha gerileyen memlekette, eşitliğin zaten esamesinin okunmadığı yadsınamaz bir gerçektir. Bugün kadınların, yaşaması da doğurması da ölmesi de erkek/devlet eliyle ve şiddetiyle belirlenmektedir. Dolayısıyla, oyuna 1930’larda İzmir’de gösterilen tepkiden kaç fersah uzakta olunduğu, yanıtı “uçurum”da kaybolan bir diğer sorudur.

SEVDA PEŞİNDE-KADIN ERKEKLEŞİNCE, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Özgür Yayınları, 2006. 

Doğar Ölür, Yeniden Doğar… (Derya KARAHAN)

Tiyatro nedir tartışmalarının üzerinden çok geçti. “İnsanı insana insanla” geyikleri, kendi düzeni içerisinde dokunulmaz olanın tartışılmaz zemininde ele alındı çoğu zaman. Mesele ‘toplumun çok ötesinde’ ile ‘toplumun aynası’ arasında bir ikilemde sıkışan tartışmalarda da boğuluyor arada. Zaman zaman da para mevzuu olduğunda, Devlet ve tiyatro ilişkisi devreye girerek var olan kutuplaşmada herkesin kendi mezhebince argümanlarını sıraladığı süreçler yaşanıyor. Ama tartışmalar hemen sönümleniyor. Bu gibi kör kuyularda merdivensiz kalma hallerinde, konuya biraz mesafeli yaklaşmak, biraz başa dönmek, belki de yeniden başlamak her zaman daha keyifli ve ufuk açıcı olabilir.

Yıllarca kullandığımız argümanların gökten inmediğini ya da onların zamanla değişmiş olabileceği ihtimalini, kuramların birbirleriyle ilişkisinin her zaman tahayyül ettiğimiz kadar keskin olmadığı ve birbirlerinin içerisinde belli ihtiyaçlardan belli alanlara evrildiği fikrini, her zaman için insanın merkezde olduğu bir vurguyla aklımızın bir köşesinde taşımalıyız.

Son yıllarda tiyatro kitaplarıyla da hayatımıza giren yeni bir yayınevi olarak Habitus Kitap’ın, ‘yeni başlayanlar için’ dizisinden çıkardığı Tiyatro Tarihi işte bu ufku genişletecek bir merdiven niyetine kronolojik, ama aynı zamanda gerek oyunları, yönetmenleri, gerekse grupları, akımları ‘zoom’layarak derinleştirdiği bir kitap yayınladı: Yeni Başlayanlar İçin Tiyatro Tarihi (aynı dizinin Brecht için ve Beckett için olanları da var –tavsiye edilir). Kitap raflarında onca kitabın arasından gözden kaçmış olabilir, ancak hem resimli hem de açıklayıcı bilgileriyle göründüğünün ötesinde ‘yeni başlayanları’ aşan bir kurgu söz konusu. Özellikle de bir tarih kitabı olarak bir izlek önermesi, kuramların birbirleriyle ve zamanla geçişliliğini göstermesi açısından önemli.

Burada dikkat çekmek isteğimiz konu tiyatronun tarihini aktarırken köşeli anlatımların ötesinde etki tepki, akımların ortaya çıkışı gibi, aslında tiyatronun gündelik hayatın, toplumun, bireyin ihtiyaçlarına göre şekillenmesi, gelişmesi, evrilmesi, dönüşmesinin yanı sıra; oyunculuk yöntemleri, laboratuvar tiyatrosu, savaşlar, sokak hareketleri, ajitasyon, propaganda, deneysellik vs derken, tiyatronun bütünsel olarak tarihsel süreçteki karşılıklarını da görmemiz. İşte o zaman mesenle sponsor, tanrı ile kral arasındaki bağı kurar, devletle vatandaş arasındaki tartışmada bir yön tayin edebiliriz. Bu anlamıyla Antik Yunan’daki Zincire Vurulmuş Prometeus’tan Jarry’nin Zincire Vurulmuş Übü’süne görünmez bir bağ vardır. Tıpkı Euripides’ten günümüz performans tiyatrolarına, Shakespeare’den Brook’a, Brecht’ten Boal’e olduğu gibi… Shakespeare’in krallarının birbiri ardına ölümüyle birlikte yankılanan “Kral Öldü, Yaşasın Yeni Kral” sloganı, bu sürekliliğin ve güncel hayatın bir replikası değilse nedir? Kim kişisel hırsların toplumsal olandan azade olduğunu söyleyebilir? Tek başına bir kötülük mümkün müdür acaba? Hamlet’in boyun eğmekle isyanı arasındaki ikilemi bugünün modern insanının ikilemlerinden ne kadar farklı acaba. Ölümle yaşam arasındaki mücadele bugün kadının kendi kimliğinin bir parçasıysa eğer Medea’nın çığlığı kime çarpar? Ya da hala Godot bekleyen yok mu acaba?

İktidarın her daim sorgulanması ve aynı sertlikteki kahkahalarla alaya alınması iktidar sahibinin korkusunu oluşturuyorsa, tiyatro hâlâ bir aura dışında toplumsal olana temas ediyor demektir. Ne kadar form ve üslup değiştirirse değiştirsin, krala övgü bile bir kahkaha nesnesi olarak doğar bir yerlerde… Hareketin hiç de saf olmadığının bilincinde olarak; bir sanat olmanın ötesinde ‘tiyatro’ yaşar.

Boal’in toplumun göbeğindeki bir politik özne yaratma arzusu bir tiyatronun ötesinde bir tartışma forumu gibidir. Ne katılımcı katıldığını bilir ne de sahne bilinir; ne başrol ne de replik vardır. Tiyatro artık görünmez olur, toplumun içinde çözüm üreten, katılımcı bir sürece dönüşür.
Hayat dönüşür, tiyatro da; hayat direnir tiyatro da, insanlar varsa tiyatro da…  Yeni başlamak, yeniden başlamak her zaman iyidir; yeniler, kendisi yenilenir. Absürd kadar gerçekçi, Brecht kadar masalsı bazen…

Biz de bize yeniden başlamamız için fırsat imkânı sunan kitabın finaliyle kapayalım, Eugenio Barba’nın dediği gibi: “Buz dağının kütlesini oluşturan münzevi bireyler, henüz bilinmeyen tiyatrolar ve anonim gruplar, kaçınılmaz olanı çizmek için ellerindeki küçük aletlerini –mesleklerini- aralıksız bilerler.”

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN TİYATRO TARİHİ, Nerio Tello , Alejandro Ravassi, Çeviri: Deniz Eyüce, Habitus Kitap, 2012.

“Teatral” Bir İnadın Serüveni (Duygu ÇELİK)

• Siz ne iş yapıyorsunuz?
• Tiyatrocuyum.
• Burda Kürtçe Hamlet oynuyor biliyor musunuz?

Tabii ki biliyordum. Aralık 2012. Yolum Amed’e düşmüş. Havaalanından Dağkapı’ya giderken minibüs şoförünün “Kürtçe Hamlet” gururuna şahit oluyorum. Oyunu seyretmemiş daha; ama önemli buluyor Hamlet’in Kürtçe oynanmasını. Biliyorum ki; şoförün umrunda değil Hamlet’in eylemsiz eylemsiz tiyatro sahasında salınması. O, oyun boyunca bir türlü harekete geçemeyen Hamlet’in Kürtçe konuşmasından pay çıkarıyor bölgede yıllarca süren eylem hallerine. Sahnede Kürtçe konuşmak bir eylemdir Hamlet’in eylemsiz bedeninde, önemsiyoruz minibüs şoförüyle. Önemseme konusunda yalnız değiliz diye düşünüyorum. Şimdi isim verip rencide etmek istemiyorum. Geçmiş ama izi kalmış bir zamanda, “İsmi lazım değiller” toplanmışlar ve Kürtçe’yi o kadar çok önemsemişler ki yok saydıkları bu dili yasaklamışlar. Bunlar hep çok önemsemekten işte (!). Aragon abimiz boşuna dememiş,  “...ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi”. Çok kırmışlar, kızdırmışlar,...öldürmüşler. Ve ölenlerin hiçbirinin hayaleti görünmemiş ortalıkta, derseniz Hamlet’te hayalet var, o bir oyun sonuçta.  Ama “Kürtçe Hamlet” sadece bir oyun değil aslında. Varolma biçiminin “teatral” inadı. Bu inadın serüvenini ben anlatmayayım, anlatan çok önemli bir çalışmayı tanıtayım izninizle, dilim döndüğünce;

“Şanoya li Jêrzemînê“ (Yeraltındaki Tiyatro): 1991-2013 yılları arasında Türkiye’de oynanan Kürt Tiyatrosu afişlerinin derlendiği bu önemli çalışma, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Yayınları tarafından 2014 yılında basıldı. Bu önemli çalışmanın başındaki isim, Destar Tiyatro’nun kurucularından olan Mîrza Metîn. 2012’de 1. Amed Tiyatro Festivali kapsamında tiyatro afişleri sergisinin açılmasından sonra bu projenin kitaplaştırılması gündeme geliyor. Mîrza Metîn, MKM (Mezopotamya Kültür Merkezi) bünyesinde çıkarılan Jiyana Rewşen dergisinin arşivinin 50 liraya kağıtçıya satılmasının kendisine hissettirdiği kızgınlıktan, acıdan güç alıyor ve Kürt tiyatrosu tarihinin Türkiye’deki belleğinin tozunu bu önemli derlemesiyle bir nebze almış oluyor. İçeriğinde 29 tiyatro grubu, 1 dans grubu, 104 oyun, 111 afiş ve 1 afiş eskizi bulunan çalışmada dikkat çeken bir nokta oyun künyelerinde bazı insanların soyisimlerinin olmaması. Metîn, bunun sebebini “Kürtçe” tiyatro yapmaktan kaynaklı olarak kod isim kullanılması ya da hiç soyisim kullanılmamasına, diğer yandan sadece hafızaya dayanarak yazılan künyelerde soyisimlerinin hatırlanmamasına bağlıyor. Çalışmanın bir dikkat çekici yönü de; oyun özetlerinden anlaşılacağı üzere; Kürt tiyatrosunun, Kürtlerin yaşadıkları sorunlardan kopuk olmadığını kanıtlar nitelikte olması. Bir anlamda; tiyatro yapma motivasyonunu Kürt olmaktan alan bir anlayışın serüvenine tanıklık ediyoruz. Gruplar hakkında bilgiler, grupların oynadığı oyunlar ve oyun özetleri, oyun künyesi gibi bilgilerin toplandığı kitabın içindeki afişler de serüvenin karanlık seyrine eşlik edecek şekilde sergileniyor. İktidarın tahakkümcü sesini duyduğumuz dönemden birileri sesleniyor bu kitabın içinden. 1991’den 2013’e,... Evdirrehîm Rehmî  Hekarî’ye, Celadet Ali Bedirhan’a, Musa Anter’e, 1990’dan sonra gerilla saflarına katılan tiyatroculara ve nicelerine selam gönderiyor, bu kitap. Kürt tiyatrosu deneyiminin 20 yılına şahitlik etmeye çağırıyor. Metîn, bu kitabı, yıllarca yok sayılmış, yasaklanmış bir dilin yurdunu tiyatro mekanında arayanlara ithaf ediyor;

Ji bo bîranîna,
kesên xwe ji xweliya xwe xuliquandine...
kesên li jêrzemîn û li jozermînê ne…
kesên xeyalên xwe kirine şirîkên azadiyê…
û  kesên ku bi laş û  deng û bêjen xwe agirê şanoya li jêrzemînê gur kirine…
*
Kendini kendinden doğuranlara…
Yeraltındakilere ve yeryüzündekilere…
Hayallerini özgürlükle birleştirenlere…
Bedenleri, sesleri ve sözleriyle yeraltındaki tiyatroyu büyütenlere...

Kürt tiyatrosunun perdesini iktidar kapatmış yıllarca. “Oyun bitti, dağılın!” demiş, gözaltına almış oyuncuları; ama oyun hiç bitmemiş. Kürt inadı! En sevdiğim. Bizim de selamımız inadına Kürtçe tiyatro yapmışlara, yapanlara olsun. İnadınız daim olsun, umarım ki; yeraltından gelen sesleri bir gün herkes duysun.

ŞANOYA Lİ JÊRZEMÎNÊ (YERALTINDAKİ TİYATRO), Mîrza Metîn, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Yayınları, 2014.

Yaşasın Halkların Hiciv Kardeşliği (Selcan ÖZGÜR)

Komedya, Atina'nın Altın Çağı’nın (MÖ 480-430) ürünüdür. MÖ VI. yüzyılda tarıma bağlı küçük bir toplum, Peisistratös'un ve Solon'un Atinası; MÖ V. yüzyılda Perslere karşı kazanılan muharebenin ardından büyük bir ticari güce ulaşmış, aristokrasi yerini demokrasiye bırakmıştı. MÖ V. yüzyılın Atinası büyük bir sanat ve tarım merkezi olmuştu. Toplumu ilgilendiren hemen her konuya ilgi duyan, yaşamın içindeki her gündeme dair duyarlılığı gelişmiş bir toplumdu bu. Sanattan siyasete, spordan dine, cinsellikten felsefeye ve bilime her konuda sürekli teati ortamı vardı. Ama bu yüzyılları okurken aklımızda tutmamız gereken belki de en önemli şey  “birey” olmaktan çok “yurttaş” olma fikriydi. İşte tam da bu dönemde,  tarihsel olarak “yüce” tragedyanın üzerine bir söz söylendi: Komedya. Bu dönem, evreleri bakımından Eski Komedya olarak anılır. (Ardından, “Orta” ve “Yeni” Komedyayla günümüze uzanıyor komedyanın serüveni.)

Zaman ilerlemeye devam ederken yıllar ve yüzyıllar da geçmeye devam eder. Peloponez Savaşı gelip çatmış, “barış pazarlığı” çoktan başlamıştı. Zor günler yaşanıyordu. Atina demokrasisinin gerilemeye başladığı ve çürümenin yayıldığı bu dönemi yalnızca içinde yaşamış ve aktarma fırsatı bulmuş büyük ozan Aristophanes'in günümüze ulaşabilen komedyaları, yani Lysistrata (Kadınlar Savaşı), Barış, Sipahiler, Kömürcüler, Bulutlar, Eşek Arıları, Kuşlar, Kadınlar Şenliğinde, Kurbağalar, Kadınlar Meclisi ve Servet Tanrısı Plutos aracılığıyla biliyoruz.

Pek çoğunun hikâyesini bilmeseniz de yabancılık çekmeyeceğinize emin olabilirsiniz, çünkü tiyatrolarda oynanmaktan yorulan, filmlere konu olmaktan bıkan ve hâlâ toplum için belki de “aynı” şeyleri ihtiva eden komedyaların, bu kadar alıntılanmakta şüphesiz ki ne bir suçu, ne de sorumluluğu var. Tarihte egemenlerin sığ algı ve gestus tekerrürü karşısında komedyanın bile çaresiz kaldığı zamanlar olageldi maalesef. (Bkz. cihanda Charlie Hebdo katliamı, Misak-ı Milli’de işini yaptığı için dava açılan onca karikatürist.)

İşte aşağı yukarı yüzyıllardır devam eden tüm bu sıkıcı tekrar içerisinde yıl 1981’i vurduğunda aradan yüzyıllar geçmiş, dünya fırfır olup dönmüş, yasalar ve şehirler yapılıp yıkılmış, devletler filan kurulup dağıtılmış, yeni savaşlar mavaşlar olmuştu. Bunları gören iki Yunan kafadar Tasos ve Yorgos da, bahsi geçen Aristophanes Komedyaları’nı çizgiromana uyarlayarak yeniden üretmeye böyle karar vermiş olmalıydılar…

Yapısal çelişki, doğa ve meseleleri bugünün ayna aksi olan politikanın, binaltıyüzküsür yıl önceki hicvedilişini güncele uyarlama gibi zor bir işin altından –doğru ve ince bir zekâyla– o kadar iyi kalkmışlar ki, bugün Türkiye’de istos yayın sayesinde Türkçede de okuyabileceğimiz bu nadir ve incelikli çizgi roman serisi çıkmış.

Bağımsız bir yayınevi olan istos, yaklaşık elli yıllık bir kesintinin ardından İstanbul Rum Yayıncılığı’nın genç çocuğu olarak 2011’de dünyaya gelmiş yeni bir yayınevi. Rumların ve şehrin tarihi, kültürü ve hayatına dair çalışmalara bir katkı koymak, on yıllarca kesintiye uğramış bir yayın geleneğini canlandırmak ve 'nostalji'yle yetinmemek muratları.

istos yayın; “Aristophanes Komedyalarının modern bir biçimle yeniden sergilenişine imkân veren ve yazarın bin yılları aşan öngörüsünü ifade edecek biçimde çağdaş göndermelere alan açan çizgi roman versiyonları” olarak adlandırdığı bu dizinin yukarıda isimleri sıralı, tüm komedyalarını bizlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Halihazırda ise, seriden çıkan ilk iki çizgiroman olan Lysistrata ve Barış’ı ilgili raflarda görmek ve edinmek mümkün. Metin-Uyarlama için Tasos Apostolidis, Çizimler için Yorgos Akokalidis, Türkçe Söyleyen Berivan Bazencir ve Yayıma hazırlayan Seçkin Erdi’ye teşekkürler…

Peloponez Savaşı devam ederken… ya da “Süreç Hewal…”


İstos’un anlatımıyla… Lysistrata, Aristophanes’in MÖ 411 yılında Atina sahnelerinde oynanan üçüncü oyunuydu; Peloponez Savaşı’nı hemen durdurup anlaşmaları için Yunanlara bir çağrı yapıyordu. Az sayıda sağduyulu insan durumu bütün yönleriyle görüp barıştan bahsediyordu. Fakat savaş yanlıları daha güçlüydü, dış tehdit lafzını ağızlarına sakız edip aslında savaşın tozu dumanı içinde iktidar ve para peşinde koşuyorlardı...

Aradan 11 yıl geçti. Savaş bitmedi, Barış mücadelesi de elbette: “MÖ 422 Sonbaharıydı ve Peloponez Savaşı 10 yıldır devam ediyordu! İki rakip artık dirençlerinin son demlerine gelmişlerdi. Savaş âşığı iki komutan, Kleon ve Brasidas’in öldürüldüğü Amphipolis Savaşı’ndan hemen sonra müzakereler için çalışmalara başlandı. Aristophanes’in “Barış” arzusu, Büyük Dionysos Şenliği’nde sahneye konacak olan aynı isimli eserinde ifadesini buluyordu. Aristophanes bu eserinde savaşın nedenleriyle ilgili derinlemesine bir analiz yapıyor ve tarihin her döneminde aynı olan suçluların maskelerini düşürüyor…”  

Acaba Aristophanes gelip geçen savaş dolu yıllar içinde kaç kez yeise düşmüş, toplumun yaşadığı sefalet, akamete uğrayan barış girişimleri karşısında kalemini bırakmayı, sahneyi kapatmayı düşünmüştür. Ama bırakmadı, komedyalar sergilenmeye devam etti. Eserleri bir yandan da daha önce tamamen sulu şakalar ve aşağılama üzerine kurulu komedyaya, yepyeni toplumsal bir boyut kazandırdı. Kendisine kulak verelim, Barış 35 ve 36. sayfalarda halka sesleniyor kendisi:





Elbette komedyanın orijinalinde böyle bir tirat yok. Ancak işte mevzubahis uyarlamanın gücü de burada. Aristophanes komedyasına döneminde konu olan gerçek siyasetçiler, felsefeciler, yargıçlar, toplumun önde gelenleri ve para babaları ve izleyen herkesin anlayabileceği gündelik hayattan göndermeleri bağlamına sadık kalarak günümüze taşıması. Metin ve oyun aktıkça, karşımıza çok tanıdık sloganlar, olaylar, sözler, haller, yalanlar ve şarkılar çıkıyor!

 


“Üşüyoruz Promete reyiz”

Bu kadar Antik Yunan konuşmuşken meşhur ateşi çalma faslıyla kapatalım oyunumuzu. Âlemimizin sevdiği bir mitolojik hikâyedir tanrılardan çalınan ateş meselesi. Lakin unutmamak gerekir ki ateşi çalan ve insana bahşeden de başka bir tanrı, Olympos’un iktidar mücadelesi içindeki Promete’dir. Aristophanes Komedyaları bize binyılların içinden insanı ve insan olmayı hatırlatıyor. Kendi ateşini kendisi yakacak, kurtarıcılardan medet ummayacak, kaderi ellerinde olan insanı!


LYSİSTRATA-Aristophanes Komedyaları-1, Metin Uyarlama: Tasos Apostolidis, Çizen: Yorgos Akokalidis, Çeviri: Berivan Bazencir, İstos Yayınevi, 2014.

BARIŞ-Aristophanes Komedyaları-2, Metin Uyarlama: Tasos Apostolidis, Çizen: Yorgos Akokalidis, Çeviri: Berivan Bazencir, İstos Yayınevi, 2014.

Gülen ve Ağlayandan Öteye Geçer “Maske” (Fatma ONAT)

İndirildiği vakit koca bir hakikati ortaya çıkaracak kadar güçlü bir örtü olarak da vardır maske. Gerçeğe hükmetmenin sembolüdür bir yanıyla. Gündelik takınılanla sahne üzerinde kullanılanın niyetleri ayrışsa da, vardıkları, hakikati gölgelemekle, gizlemekle ilişkili bir yerdir çoğu zaman. İktidarını sonsuz kılmak isteyen bu sembol, tiyatroda farklı türlü bir temsiliyete dönüşür. İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü tarafından 2013 yılında gerçekleşen “Uluslararası Disiplinlerarası Tiyatro Buluşması: ‘Maske’ Sempozyumu” kavramın anlamını büyüten önemli bir akademik etkinlik olarak geçti kayıtlara. Birçok akademisyenin farklı başlıklarla katkı sağladığı etkinliğin ana konuşmacısı Heiner Goebbels’di. O sempozyumdaki bildirilerden oluşan içeriğe sahip bir kitap çıktı geçtiğimiz aylarda: “Maske Kitabı”

Beş bölümden oluşuyor kitap. Sunuşun ardından “Maskenin Etimolojisi” ile açılıyor. Oğuz Arıcı, bir varolma temsiliyeti olarak ele alıyor maskeyi. Batı düşünce geleneğinin bu sembolü “hakikati gizleyen bir metafor” olarak değerlendirmesinden, Platon’dan bu yana sanatın bilgiyle olan tartışmasına uzanıyor. “Oyuncunun sahneye çıkma eyleminin ya da genel anlamıyla maske takmasının hakikatle ilgisi nedir?” makalenin önemli sorusu. Beliz Güçbilmez ve Bedia Demiriş’in dahil olduğu bu ilk bölüm, sözcüğün günümüze dek geçirdiği süreçleri sözcüğü odağa alarak sorunsallaştırıyor.

Kitabın “Oyuncu ve Maske” başlığı taşıyan ikinci bölümü biraz daha türsel ve performansa dayalı bir yerden ele alıyor kavramı. Antik Yunan Tiyatrosu ve Commedia dell’Arte’de oyuncunun maske ile kurduğu ilişki üzerinde duruluyor. Duygu Çelik, Çin Pekin Operası’nda maskenin işlevini anlatıyor. Kerem Karaboğa, modern oyunculuk yöntemlerinde maskenin yeniden keşfi üzerinde duruyor. Bu keşfin, oyuncunun yaratıcılığına yapacağı katkıları da ele alarak bir değerlendirme yapıyor.
“Edebiyat ve Maske” adlı üçüncü başlıkta Samuel Beckett, Nikos Kazancakis, Necip Fazıl Kısakürek ve Ahmet Muhip Dıranas’ın eserlerinde maskenin işlenişine dair sunumlar var. Bu bölümün dikkat çeken bir makalesi de Yavuz Pekman’ın Osmanlı’dan günümüze tiyatro edebiyatındaki kimlik sorununu maske üzerinden değerlendirmesi.

Dördüncü bölüm küresel sorunlarla ilişkili bir yerden kurulmuş bir başlık. “Kültürel Kimlik ve Maske”, göç olgusunun, mülteci sorunlarının, küreselleşme karşıtı protestoların da dahil edildiği, çoğu zaman zorunlu bir kimlik inşasının hangi “gerçek”i ya da “sahte”yi görünür kıldığına dair bir değerlendirme. Öyle ki, bir protesto eyleminde kullanılan maskenin hükmetmeye çalışana karşı bir “direniş”e, direnişi baltalamaya çalışana karşı bazen bir kalkana dönüşmesi de söz konusu. Bu bölümde Hasibe Kalkan Kocabay ve Erol İpekli “göç” teması olan oyunlardan hareketle “benliği gizleyen maskeler”e dair de bir değerlendirmeye giriyorlar.

Gündeliğin neredeyse hakikate dönüştürdüğü, ataerkil söylemin güçlendirdiği maskeleri indirmenin vaktinin geldiğini hatırlatan makaleler var son bölümde. “Toplumsal Cinsiyet ve Maske”, erkek egemen söylemin ürettiği cinsiyetçi önyargıları feminist kuramın gücüyle açığa çıkarıyor. Kadın ve erkeklerin cinselliklerini maskeler ardında saklamaları bu bölümün sorunsalı. Fakiye Özsoysal bu sonunsalı, İstanbul’da yerleşik feminist tiyatroların üretimleri üzerinden ele alıyor. Feminist bir bakış oluşturmaya çalışan bu toplulukların deneyimlerine eleştirel bir bakış atıyor. Çağımızın önemli tiyatro insanlarından biri olan, sempozyumun ana konuşmacısı Goebbels’in makalesi de çeviri metinlerden biri olarak kitabın son bölümünde okunmak için bekliyor.

Makaleler okundukça tiyatronun en önemli araçlarından birinin sanat içindeki anlamı kadar, sanat dışına taşan anlamının da çerçevesinin genişliğine ve yoğunluğuna hayret etmek mümkün. Sahne üzerinde özellikle gülen ve ağlayan ikizleriyle sembolize edilen maskenin, oyuncu bedenindeki ve toplumsalın içindeki kudretini görmek birbiriyle çatışan yorumlara götürüyor insanı. Bu kudret kimileyin gerçeği örten aldatıcı bir iktidara, bazı bazı da hakikati açığa çıkaran bir sembole dönüşüyor. Kullanıcısı, taktığı maskenin kılığına benliğini de bürüyebiliyor bazen. Marifet, hakikatle aldatma arasında sıkışırken yeni bir varoluş sergileyerek maskenin iki karşıt anlam arasına sıkıştırılmayacak güçte olduğunu gösterebilmekte. Sahnede de, hayatın içinde de.

MASKE KİTABI, Kerem Karaboğa, Oğuz Arıcı, Habitus Kitap, 2014.

Devrim! Hemen, şimdi… (Melih Pekdemir ile Söyleşi: Serap ÇAKIR)

Onlar kahkahalarından ve hayallerinden vazgeçmeyen bir kuşak olarak kazındılar hafızamıza. Türkiye’nin yakın tarihine damga vurdular. Devrimin hayalini kuran en önemli isimlerden sevgili Melih Pekdemir’le kitabı “Devrimcilik Güzel Şey Be Kardeşim” üzerinden, 70’li ve 80’li yıllara uzandık. Devrimci Yol hareketini anımsadık ve Spartaküs’ten başlayarak işçi sınıfına bir selam gönderdik.

- Neden günlük tarzını tercih ettiniz Melih Bey?

Devrimci Yol’un gayri resmi de olsa tarihini kaleme almayı amaçlamamıştım, bunun yerine Devrimci Yolcuların hikâyesini anlatabilmek daha önemliydi.  Gerçi Batı dillerinde, mesela Fransızcada  “histoire”, Almancada “Geschichte” hem tarih hem hikâye demektir; yani hikâyelerimizi anlatırken aynı zamanda hem Devrimci Yol’un hem ülkenin o dönemki tarihini de anlatabilmiş oldum. Bu dönemi de sanki o yıllarda günlük yazmışım da şimdi yayınlıyormuşum gibi dile getirmek çarpıcı olur diye düşündüm.  Bildiğim kadarıyla edebiyatta böyle örnekler var, Salah Birsel’in bir yazısında işaret ettiği üzere Simone de Beauvoir “Yaşın Gereği” kitabında 1930-1945 yıllarına ait günlüklerini aslında kitabın yayın tarihi olan 1960 yılında yazmış. Ayrıca günlük tarzındaki bir anlatıda daha samimi olma imkânı da ortaya çıkıyor.

- Sizin kitabınızda 68 ve 78 Kuşağı’nın bir senfonisi var gerçekten. O yıllardan başlıyor ve kesintilerle birlikte neredeyse 90’lı yıllara kadar uzanıyor. Siz bu süreci yenilmezlik senfonisi olarak açıklıyorsunuz. İddialı değil mi biraz, çok fazla yenildik ve hep yenildik gibi geliyor bana.

Pek öyle değil sanırım. 40 yıl kadar önce, 12 Eylül öncesinde Türkiye, Fatsa komüncülüğü ve Maraş katliamcılığı olarak ikiye ayrılmıştı: Bir yanda tüm Türkiye’yi Fatsa yapmak isteyenler; diğer yanda tüm Türkiye’yi Maraş yapmak isteyenler vardı. Türkiye’yi Fatsa yapmak isteyenler bunda başarılı olamadılar; ama Türkiye’nin bir Maraş haline getirilmesini de önlediler.  2010 referandumunun 12 Eylülcüleri de Türkiye’yi yeniden Maraşlaştırmak istiyorlar. 40 yıl önceki 12 Eylül’cüleri en çok korkutan sembollerden biri Fatsa'ydı. Kenan Evren, “biz darbe yapmasaydık burada Fatsa'dakiler oturacaktı” diyordu. 40 yıl sonraki 12 Eylül referandumunun Sivil Paşası da “Geziciler bana darbe yapacaktı” demedi mi?  Dil aynı dil, başımızdaki dert aynı: faşizm. 12 Eylülcüler sadece Devrimci Yol’u değil Fatsa’daki toplum projesini de imha etmişlerdi. Şimdiki 12 Eylülcüler de Gezi’deki toplum projesini, toplumun Haziranlaşmasını imha etmek istiyorlar.  Devrimci Yolcular elbette bugünkü gibi bir geleceği tahayyül etmiyordu. Ama elbette 2013 Gezisindeki ve şimdiki Haziranlaşma çabasındaki bir gelecek tahayyülü tam da o günlerden mirastır.

“Kahkahalarımızdan vazgeçmedik”

- Devrimcilik Güzel Şey Be Kardeşim kitabında, ilk olarak yanılmıyorsam Vedat Demircioğlu’nun ismi geçiyor devrimci şehitler arasında ve ondan sonra hız kesmeden devrimciler öldürülüyor. Listelemeye çalıştım ve eksik fazla  olabilir, 53 gencecik insanın ölümü isim isim geçiyor kitabınızda. Nasıl katlandınız bu kadar acıya ve bunca olana rağmen neden bitmez ki devrime olan inanç?

İç savaş kuşağıydık. Sabah evden çıktığımızda dönemeyeceğimizi, yan yana yürüdüğümüz arkadaşımızı yarın görmeyebileceğimizi biliyorduk, her türden ihtimale hazırlıklıydık. Sanırım biraz acıyla yoğrulduk. Bunun sonucunda katılaştığımız, hissizleştiğimiz sanılmasın. O acılar nedeniyle aslında aşırı duygusaldık. Ama şunu da söyleyeyim. Hiç asık suratlı olmadık, en zor günlerimizde bile kahkahalarımızdan vazgeçmedik. Çünkü yaptığımız fedakârlıkların hiç boşa gitmediğinin bilincindeydik. Dedim ya, en azından Türkiye’nin Maraşlaşmasını önleyen bir kuşak olduk! Bizler direnmeseydik Türkiye’de Endonezya katliamının benzeri yaşanabilecekti. Bilirsiniz, 1965 ve 1966 yılları arasında Endonezya’da yaklaşık 500 binden fazla insan, sol muhalefeti tasfiye gerekçesiyle sağcı güçler tarafından öldürülmüştü.

- Oğuzhan Müftüoğlu’na soruyorsunuz: “Devrim ne zaman olur” diye. “Beş yıl sonra filan olur herhalde” diyor. Yıl 1976. Üzerinden 39 yıl geçti ve aynı soruyu ben size sorsam? Devrim ne zaman olur?

O soru elbette yirmili yaşlarda sabırsız bir gencin naif bir sorusu. Cevabı verenin lakabı “ihtiyar” ama o da henüz otuzunda! Şimdiki ve her zamanki cevabımız ise: “Devrim! Hemen şimdi…” Çünkü devrimi şimdiden örgütlemeye başlamazsak, o niyeti taşımazsak, kısa ya da uzun hiçbir vadede devrim yapamayız ki.

- Devrimci Yol’u nasıl tanımlıyorsunuz? Bir hareket mi, bir örgüt mü, halk kalkışması mı, neydi?

Üçü birden: hem hareket, hem örgüt, hem halk kalkışması.

- Gelelim Devrimci Gençlik Dergisi’ne. 20 Kasım 1975’te başlıyor serüveni ve siz de içine dâhil oluyorsunuz. Baskısı, dağıtımı çok zor şartlarda gerçekleşiyor ama Devrimci Yol dergisiyle 150 binlere varan muhteşem bir tiraj yakalıyorsunuz. Bu ivmede bir dergi var mı şimdi Türkiye’de?

Yok tabii ki. Ama şimdi koşullar çok farklı. Tirajla değil internette tıklama sayısıyla ölçülebiliyor yaygınlık! Günümüzde başarı hikâyesi olarak BirGün gazetesinin geldiği noktaya işaret edilebilir, 30 binlere yaklaşan tirajı çok önemli bence…

- 70’li yılların sonunda Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Sivas, Erzincan gibi illeri dolaşıyorsunuz. Oradaki devrimci örgütlenmenin içinde yer alıyorsunuz. Sanıyorum merkezden çok farklı bir bakış açısı olduğunu görüyorsunuz. Neyi, hangi noktayı kaçırıyor o dönemin devrimcileri?

O bölgeye gittiğimde kısa süre öncesine kadar içinde olduğum “merkez ilişkilerini”, yani adıyla sanıyla cismiyle bildiğim insanlar tarafından oluşturulan beşeri ilişkileri, ben de hemen oradakiler gibi bir takım soyut, isimsiz insanları kastederek ifade etmeyi öğrenivermişim:  “Ankara’dakiler şöyle diyor,” filan…  Bu anonimleştirme gizli örgüt kurallarından çok kolektifliğin, ortak aklın varlığının da bir ifadesiydi aslında. Kendi payıma, Ankara’dayken işlerin kötü gitmesine taşradakilerin inisiyatifsizliği gibi gerekçeler bulabilirdim, oysa bölgedeyken artık Ankara’dakilerin merkez olmayı beceremeyişini de konuşur olmuştum, tıpkı oradaki arkadaşlarım gibi.  Yani örgütlenmemizi farklı açılardan görebilmek, hepimize önemli tecrübeler kazandırmaktaydı.

“Haziranlaşmak şart”

- 1977 tarihli günlüklerinizde Erbakan’ı inatçı, komik ve tehlikeli olarak tanımlıyorsunuz. Peki ya Erdoğan?

Şimdi onun hakkında sarf edilen her çeşit hakiki ve isabetli sıfatlar dahi hakaret olarak görülüyor, bunu hatırlatsam yeterlidir sanırım.

- 80 darbesi ortamını Kafkaesk bir atmosfer olarak tanımlıyorsunuz, neden?

Böyle bir atmosfer toplumun belli kesimlerinde ve hatta bir vakitler emek mücadelesi içinde yer alanlarda dahi ortaya çıkmıştı. Mesela 12 Eylül cuntası sendika yöneticilerine teslim olmalarını duyurunca birçok sendikacı hemen Selimiye Kışlası’nın önünde sıraya girdi ve öyle bir izdiham yaşandı ki cezaevindeki görevli subaylar “artık bugün sıranız gelmez, yarın sabah erkenden yeniden gelin” diyorlardı. Tıpkı Kafka’nın ünlü Dava romanında olduğu gibi, “Kuşkusuz tutuklusunuz, ancak bu durum işinize devam etmenizi engellemez. Gündelik yaşantınızı sürdürmenize kimse karışmayacak”  gibi bir durum.  O romandaki Josef K gibi birçok insan faşizmi sorgulamadığından, direnmediklerinden ötürü kaçınılmaz bir sonu kendi elleriyle hazırlamış oldular.  Tıpkı Josef K gibi “kafkaesk bir atmosfer” yarattılar kendilerine, gerçek ile kâbusun birbirine karışıp ayırt edilemediği bir anlam ve mantık yüklediler faşizme. Düşündüler ki, o faşizm günlerinde başlarına gelenler ne denli saçma ve zalimce olursa olsun, değiştiremiyorlarsa kabulleneceklerdir.  Sanırım yaşadığımız şu günlerde de hepimizi böyle bir kafkaesk atmosfere sokmak istiyorlar ki buna karşı elbette Haziranlaşmak şart.

- Mahkemeye çıkıyorsunuz ve son sözünüz soruluyor. Ne demiştiniz mahkemeye bir kez daha söyler misiniz, içimiz aydınlansın. 

Evet, 26 Nisan 1989 tarihinde Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde görülen 1982/50 Esas No’lu Devrimci Yol Davasında son sözlerin söylendiği duruşmada şöyle demiştim: “Son sözü söylememiz istenmiştir. Dünya tarihinde ilk sözü Spartaküs ve köleler söylemiştir ve Anadolu topraklarında kendi tarihimizde ilk sözü Şeyh Bedrettin ve yoksul köylüler söylediler. Bu sözler her çağda yankılanarak, vurgulanarak, yetkinleşerek Paris Komünarlarından Petersburg proletaryasına ve günümüze Filistin’in küçük generallerine dek ulaştı geldi. Çağımızda söz sırası artık proletaryanın ve ezilen halklarındır. Ve uluslararası proletarya söz hakkını bütün dünyanın ezilen halklarına sömürü ve zulme karşı Devrim çağrısı yaparak kullanıyor. Türkiye’de Devrimci Yolcu olmak demek Spartaküs’ün, Bedrettin’in, Marks’ın, Lenin’in sözlerine sahip çıkmak, proletaryanın çağrısına uymak demektir. Devrimci Yolcular iç savaş günlerinde Çeltek’te ve iş yerlerinde, Fatsa’da ve Anadolu’nun dört bir yöresinde, Tuzluçayır’da ve tüm gecekondu semtlerinde, ODTÜ’de tüm üniversitelerde işçilerle, köylülerle, öğrencilerle, Kürtlerle ve emekçi halklarımızla faşizme karşı söylenmesi gerekenleri söylediler, ama söyleyecekleri bitmemiştir. Devrimci Yol bu direnişin sözcüsü, Devrimci Yol bu direnişin öncüsü oldu. Devrimci Yol bayrak oldu. Biz şimdi burada Devrimci Yol’da yürümekle suçlanırken,  şimdi dışarıda yüz binlerce işçi devrimci yolda yürümeye devam ediyor. Buradaki bir avuç insanı yargılamak, suçlamak, cezalandırmak kolay, ama dışarıdaki yüz binleri, milyonları yargılamak, suçlamak, cezalandırmak, hiç kolay değildir.1980 sonbaharında bütün gazeteler Devrimci Yol’da yürüyenleri çirkinleştiriyor, karalıyorlardı.1989 ilkbaharında yine aynı gazeteler Devrimci Yol’da yürüyenleri güzelleştiriyor, aklıyorlar. Sonuç bir Devrimci Yol güzellemesidir. Bu çirkinliklerin karşısında gerçek seçeneğin bir Devrimci Yol güzellemesi olarak ortaya çıkmasıdır. Mahkemenizin kararı ne olursa olsun tarih hükmünü şimdiden bu Devrimci Yol güzellemesi ile vermiştir. Ve şimdi bizden son sözü söylememiz isteniyor, ilk sözü binlerce yıl önce Spartaküs ve kölelerin isyanı söylemiştir, son sözü ise sosyalizm ve işçi sınıfı söyleyecektir.”

DEVRİMCİLİK GÜZEL ŞEY BE KARDEŞİM, Melih Pekdemir, Ayrıntı Yayınları, 2014.